Ercan CİFCİ, Hüküm Dergisi 84. Sayı, Makaleler

YAYIN VE YAYINCILIK ÜZERİNE

Keşfedilen hakikat açığa çıktığında görünmek ve bilinmek ister. Görünmek ve bütün gönüllerde yer etmek ister. Yayın, kayıt altına alınmış bu birikimin eserler boyunca artırılıp yaygınlaşması demek. Duyurmak; ne kadar çok kişiye, ne kadar uzağa, ne kadar hızlı olursa o kadar iyi. İnsan, her daim iyi, doğru ve güzelin peşinde. İyi, doğru ve güzelin nâmı tez duyulur; amma haset edeni çok olduğundan öyle kusurlar icat edilir ki bu muazzam oluşu engelleri aşıp görmek imkânı kalmaz. Yine kötü yahut çirkin öyle bir süsler ki kendini, bütün gözlere kendini “güzel” gösterir, tâ ki ortalık aydınlanıncaya kadar. Oysa hadisten mülhem hikmettir ki doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur.

Yayın; bu aydınlanmanın, “güzel”in güzelliği önündeki pislikleri, perdeleri, süslü pohpohları, sıradan geyikleri kaldırmanın adı olarak ortaya çıkar. “İyi, doğru ve güzel” kendini, kendi keşiflerini bütün çirkinlikleri tecrid ederek insanlık hizmetine arz eder. İyi bir yayın organı, çatal dillilerin dillerini saf idraklerden uzaklaştırır ve güzelliğin şuuruna varmak isteyen insanlığın zihninin dumura uğramasına ve iğdiş edilmesine fırsat vermez. İyi, doğru ve güzele tutkun olmak yayıncı için aslî vazifedir. “Mış gibi yayıncılık” değil de “Benden kaynaklanan sebeple güzelden mahrum kalan oldu mu?” hassasiyeti ve tecridinde yayıncılık. Bu, güzele müptela samimi tavrın tenkidi iken, tenkide bile gerek olmayan çirkin ve sahtenin durumunu işaret eden ayıklayıcı bir anlayıştır. Birinde hakikatin önündeki perdeleri açıcı tavır, diğerinde perdeleri kalınlaştırcı ve sahtelikler ile güzelliği örtücü tavır. Çirkine misâl Schopenhauer’den: “İzin verin size edebiyatçılar, emektar kalem erbabları ve ucuz velûd yazarlar tarafından kullanılan kurnazca; ama mel’unca, bir o kadar da kârlı ve başarılı olduğu söylenebilecek bir oyundan söz edeyim. Bunlar büyük bir başarıyla dönemin zevki selimi ve hakiki kültürü üzerinde oynayarak zariflerin zürafanın yularını ele geçirmeyi başarmışlardır. Böylelikle hepsi a tempo okumaya alıştırılmışlardır, başka bir söyleyişle dolanıp durdukları kibar çevrelerde sohbet konusu yapacak malzeme bulabilmek için hep aynı şeyi, yani en yeni ve en son çıkan kitapları okumaya şartlandırılmışlardır… Fakat sadece para için yazan ve bu yüzden sayıları asla azalmayan; bilakis biteviye çoğalan fevkalade sıradan ve bayağı kimselerin son eserlerini takip etmeyi büyük mahâret addeden ya da buna kendini zorunlu hisseden bu tür bir okur kamuoyunun talihinden daha hazini nedir bilen var mı? Ve bu yüzden bütün çağların ve ülkelerin az sayıdaki en büyük, en seçkin kafalarının eserlerini sadece isimleriyle bilirler onlar.”(Schopenhauer 2013:41)

İyi, doğru ve güzele çağrının birçok dili vardır; biri kitapken bir diğeri gazete-dergidir bir başkası görüntülü medyadır. Her yerde nüfuz etmek insanın aksiyonuna ve isteğine bağlıdır. İnsanın istemesi ve dilemesi bu açıdan mühimdir. Zira ulvî tecrid soylusu Rasûller-Nebîler-Sahâbiler ve Veliler boyu bu isteme ve dilemenin, mevcut kemiyetleri nasıl altüst ettiği ve tecridin niteliğine ve zenginliğine göre insan aklını kıskançlıktan patlatacak kadar olağanüstü hâdiselere şahit olunmuştur. Diğer taraftan “istiğrac” şeklinde zuhûr eden zıt kutup batılda bile tecrid-dileme manasının örnekleri görünür. O zaman şu ifade ile meselemizi bağlayalım, dünyevî değerler için bir hırsız gibi keşfedilmiş hakikatleri “hakiki güzelin” ağzından çalıp kendi çirkinliklerini gizleyenler, dünya fikir coğrafyasını kirleten en öncelikli şaklabanlardır. Diğer taraftan basit ve bayağı fikir ve dil ile “çok”un üzerinden kendilerine menfaat temin edenler, zaman içerisinde “fertte toplu topluluk hakikati” nisbetinde basit ve bayağı bir toplum oluşturmuş olmanın idrakinde olacaklardır. Üstelik de mevcut bayağılıktan, çürümüşlükten, niteliksizlikten şikâyet ederek. Sahtelerin ardından bu ahmak taife de fikir haydutlarıdır, zihin imhacılarıdır.

Yayın ve yayıncılıkta bir başka zorunluluk; iyi, doğru ve güzele ayna olmaktır. İyi, doğru ve güzele ayna olmak onun güzelliğini bozmadan göstermektir, anlatmaktır. O güzelden nasiple güzelleşmektir, güzelleştirmektir. Yine o güzel nispetinde gölge misâli çoğalmaktır, yaygınlaşmaktır. Bu manaya bağlı kalma şartıyla her vesileyi her kurumu her şâhısı her tüccarı her bürokratı güzelliğin yaygınlaşmasına bahane kılmak gerekir. Bu gereklilik kimi zaman ürküten bir istismarcının “yayınevi kliklerinden” ahmak hezeyanı olabilir, kimi zaman gazete-dergi satan yerin güzele haset eden çirkinin kötülüklerinden tedirgin tavrı olabilir şu veya bu, her durumda da güzele ayna olmanın, çirkine ve sahteye hiçbir zaman nasip olmayacağı gerçeğidir. O zaman iyi, doğru ve güzele müptela yürekler herkese ayna tutmak gibi bir mecburiyet içindedirler ki asıla yol açılsın, herkes kendi güzelliği ile görünsün.

Kitap yayıncılığı açısından ise durum biraz daha farklıdır, yayıncının kitapla olan ilgisi pamuk ipliğine bağlıdır. Okur-yazar ilişkisinin getirdiği bağlılık ve güvenirlilik bu pamuk ipliğini zaman zaman güçlü, zaman zaman da zayıf kılabilmektedir. İlgi ve merak ise yer yer okur sayısının ciddi manada yükselmesini ve düşmesini sağlayan bir etmen olarak karşımıza çıkabilmektedir. Böyle bir durum eserin keyfiyeti nispetinde okurda değişim meydana getirdiğinde ‘murad edilen mana’ zuhûr etmektedir. Puzzle misâli, her bir okuru bir parça hüviyetinde ele alırsak bütünü tamamlayacak parçaların bulunmasını kolaylaştırıcı bir yayın avcılığı şarttır. Puzzle’ın parçaları tamamlandıktan sonra ise ‘Bütün Fikrin Gerekliliği’ manası idrak edilmiş, uygulanmış ve tek başına parçaya benzemeyen ‘tam’ zuhûr etmiştir. Hepçilik davası…

İhtisaslaşma – Uzmanlaşma

Tecrid; alakalardan soyarak derinleşme işi… Bir şeyin “ne ise o” künhüne nüfuz etmede izlenen yol, usûl… Bütünlük şuurunu kaybetmeden gerçekleştirilen tecrid faaliyeti ulvîlerin ulvîsine kapı aralayıcı bir keşif aracı. İçe doğu derinlik, dışa doğru beliriş.

Uzman; mütehassıs, mevzu üzerine ihtisas sahibi, bütün içinden bir parça üzerinde detay sahibi olan… Bütünü kaybetmeden parça üzerinde düşünme faaliyetine giren ve her biri farklı idrak sahnelerine şahitlik eden…

Her iki tanımı da yaparken gayemiz olması gerekini işaretlemek ve bu gereklilik üzerinden hareketle günümüzde her yanı kaplayan sahteleri bu idrak zâviyesinden hesaba çekmektir. Bir resmi oluşturan, kağıt-renk-kalem gibi unsurlardan her biri farklı farklı maddeden mürekkeb olup ayrı bir uzmanlık istediği gibi aynı zamanda, ressamın elinde bir “idrak” zuhûru olarak beş duyu melekemizi harekete geçirerek tezâhüre bürünürde zevkimize hitap eder. Dolayısıyla parçaları birleştiren bütünlük şuuru olmadığında tek başına bir parçanın uzmanlığı anlamsız kalmaktadır.

Seven sevdiği üzerine bir tecrid sahibidir, her şeyi ondan bilir ve O‘ndan ayrı görür, haset eden de haset ettiğine karşı aynı tavır içindedir. Dünya VAR-YOK misâli “zıtlar arası muvâzene” iklimine tabi ya, top yekûn bütün eşya ve hâdise de bu tecrid kıvraklığı içerisinde şekil-şema bulmakta… Dil bu tecridin tezâhür eden bir yönü, dilin ifade ettiği şekil ve mana “kendini dışarıda tutma” hâli… Bir nevi bütün dil verimleri bir tecridin diyalektiğinden süzülme… Âşık gibi, güzeli tedai ettiren çirkin… Çirkinden murad güzeldir. Güzel var diye çirkin var. “Çirkin” ne? Neye göre çirkin? Güzelin bilgisine sahip değilsen çirkin ne… Atmasyoncu on başı tavrı. Falan çirkin. Kim dedi? Öğretmenim. Ne güzel demiş. Öğrendin mi peki öğretmeninden falanı çirkin gösteren şeylerin ne olduğunu ve yerine ne konursa güzel olacağını? Yok, çok çirkin!

İhtisaslaşma bu öğrenme-öğretme ile yakın alakalı, bir mevzunuz var ve o mevzu üzerine derinleşiyorsunuz… Ve buradan devşirdiğiniz bilgileri ise kitap-dergi-yazı olarak kayıt altına alıyorsunuz. Varlık duygusu burada kendini hissettirmeye başlıyor ve birileri sizin farkınıza varmaya başlıyor ya da siz birilerine kendi varlığınızı fark ettiriyorsunuz. Tıpkı devşirdiğiniz bilgileri elde ederken geçirdiğiniz tecrid zamanı boyunca “hakikatlerin” kendini size fark ettirmesi gibi. Beni gör, bak ben “hakikat”im, ben “şuyum” falan… Her şey birbiriyle yakın ilişkili… Bakış açısına göre ve gören kişiye göre aynı eşyanın farklı özelliklerinin görülmesi bu ilişkinin en bâriz delili. İnsanın kayıt aldığı bilgilerde kendi gördükleri ile sınırlı. Öteler bir başka kalemde daha açık, bir başkasında daha da açık. Ya da tersi “her şey zıddıyla kâim” ya; bir başkasında daha kapalı, daha grift ve daha karanlık… Küfür bir yerde hakikati örtmek ya… İşte bir başka tecrid kapısı. Küfür sahibi de hakikati örtme adına bir idrak ve tecrid sahibidir ve o da bir dile muhtaçtır. Yine o da bu dil vasıtası ile biriktirdiklerini kayıt altına almak gibi bir mesuliyet hissetmektedir. Demek ki uzmanlık mevzu seçimi açısından sahibini manalı kılmakta, yüceltmekte ya da alçaltmakta… Hâlden hâle farklılıklar. Son tecridde İMAN var. İmanın olduğu yerde ayrıca ispata gerek olmadığı ise gören göze zâhir… Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun tespitiyle “İman, iman edene; bilgi, bilene; idrak da edene var; bu herkes için geçerli ve herkesin hakikati kendisi için aziz. Herkesin, karşısındakinin tezatlarını ve sağlama yanlışlarını göstermesi de tabiî; ama herkes için geçerli bir hususda, hem varlık hem de fikir olarak mutlakın işaretlenmesi gereği. İnsan aksiyonu yönünden, iman, bilgi, idrak, hep “zan”dır. Bunu mutlak hiçe, Allah’sız ruhçuluğa yahut mücerret bir Allah ve yaratıcıya takdim-doğrulayıcılık kabul edilse bile neticede bunlar da zandır. Denilebilir ki “sizinki de zan”… O zaman onlara düşen edebî sükût; biz ise bizim yönümüzden, doğrulayıcılık ve zannı, “Mutlak Fikir”den pay hâlinde, iman ve bilgi idrakimizin vericisi Allah  ve Rasûlü ﷺ, durumumuzun sağlamasını yaparak devam ederiz. Bu, dışımızdakilerin karşılığını koyamadıkları husustur. Bu mesele, meselelerin meselesidir ve bunun olmadığı yerde, ne kadar teferruatlı ince işlenmiş olursa olsun, her insan ve kâinat muhasebesi, kendi kendinden ibaret ve tümevarımın zafiyetiyle malûl sığlıktır.” (Mirzabeyoğlu 2003: 180)

Yayıncılıkta Keyfiyet – Kemiyet Önceliği

Keyfiyetten mâlum nitelik, özellik gibi özellikler murad edilirken; kemiyetten nicelik, çokluk, büyüklük, küçüklük gibi müşahhas mefhumlar murad edilir. Sayıca kişi sayısı çok hastanede bir tane “Hastayı tedavi edebilecek, hastalığı teşhis edip gidişatına müdahale edebilecek” bir doktor yok ise o hastanenin ne anlamı olur? Ya da binlerce kilometre verimsiz arazilerin sahibisiniz, ne olacak, bir ürün alamıyorsunuz, toprağınız çorak, toprağınız verimsiz. Ekilebilir bir parça toprağı bile olan sizden daha zengin ve güçlü. Hiç olmazsa onun verimli bir arazisi var. Siz mecburen ya o toprağa verim taşıyacaksınız ya da serbest bırakacaksınız. Keyfiyetçilikten kastımız ve yine kemiyetçiliğe karşı mesafeli duruşumuz böylece açık oldu. Ancak burada Büyük Doğu Mimarı’nın şu tesbiti ile mevzuyu taçlandırmak lazım gelir: “Nabzında, maddî ve mânevî her verimin ana cevherine nüfuz etmek kaygısı çarpan keyfiyetçilik, her şeyin, saf, hâlis, gerçek ve daimi cephesini arar ve saflık, hâlislik, hakikilik ve daimilik çizgilerinin kurduğu dört köşe çerçevedir ki keyfiyetin tecelli planını bulur. Keyfiyetçiliğin baş usûlü, her şeyde ana cevhere nüfuz etmek gayesi bakımından, nâmütenâhî bir tecriddir; tecridlerin en soylusundan fışkırıp teşhislerin en ihtişamlısında billûrlaşan bir ruh ve bu ruhun en derin mücerretle en katı müşahhası evlendirdiği zemin üzerinde bütün eşya ve hâdiseleriyle dünya…”(Kısakürek 1993: 350) Başlığımızdaki suâlimiz cevabını buldu sanırım. Elbette keyfiyetçilik.

Öncelik keyfiyette ve bütün bir kemiyeti kuşatan keyfiyet şuuru ile de Büyük Doğu Cemiyeti’ne koşmakta… Demek ki varlık şuuru cephesinden “Ben varım” olgunluğu  yaşatacak olan “Ben Şuuru” kuşanılmalı ve bütünün habercisi parça hüviyetinde “fertte toplu topluluk hakikati” nefislerde parıldatılmalıdır. Bir yayın organı güdücüleri topluluk hakikatine sımsıkı bağlı fertlerin her biri “Ben varım” dedikten sonra cemiyet bütünlüğünü muhafaza edecek, varlığını cem eden bütünlük şuuruna varacak ve “Sağına soluna bakmadan ben demenin” ruhi aksiyonu ve keyfiyetine sahip bir edayla “Benim olmadığım yerde kimse yoktur” kendinden zuhûr ve idrakine sahip olacak bir nesli yoğurmalıdır. Yine aynı fertler bunun şuur ve ahlâkı ile zaman idrakine, keyfiyet sahibi şahsiyete, ilim ve aksiyon zevkine, dil ve anlayışa sahip olmalıdır. Bu sebepledir ki Büyük Doğu İbda Mimarları saydığımız bu başlıkları eserleri boyunca en baş mesele olarak işlemişlerdir. Öyleyse “Ben Müslümanım” diyebilmek bu keyfiyeti kuşanmayı ve gereğini yerine getirmeyi kişiye ihtar eder. Bunun nasılı üzerine kafa patlatılmalı, tecrid terleri bu mananın çile yükü üzerinde derinleşirken dökülmeli, kavgalar “şahsiyetçilik” prensibi üzerinden gerçekleşmelidir. Ayrıca ideolojik şuuru kuşanmış bir yayın organı “mış gibi” sahteleri ayıklarken aynı zamanda iş yapan samimiye ise kapıyı ardına kadar açmalıdır.

Uzman Enflasyonu

Bilme, imanın aynı değil; bilgi, tatbik edilemeyince faydalı değil… İman; bilgisine vakıf olunana inanma durumu. Bilgi bilende tekrara döndüğünde bilme ona faydalı değil… Zekâtın malı artırmasına ve de temizlemesine dair incecik zevk idraki örneğindeki gibi, bilme ile iman aksiyon işidir. Bütün fikir babında mevzular üzerinde şuur sahibi olma ise Büyük Doğu İbda bağlılarınca ahlâk ve zamana bağlı vazife işi…

Diyet uzmanı, elektronik uzmanı, eğitim uzmanı, makine uzmanı, tıp uzmanı, asfalt uzmanı, şu uzmanı bu uzmanı, ne kadar keyfiyet mefhumu varsa bir o kadarda uzmanlık söz konusu. Öyle ki bir parti üzerine konuşulacaksa hemen biri peydahlanır falan partinin uzmanı ya da dînî-ilmî meseleleri parçalara ve bölümlere ayırıp tasavvuf uzmanı-siyasi İslâm uzmanı vs. ortaya çıkar. Sağlık problemleriniz mi var, bir uzman çıkarak der diğeri kara. Ya da futbol uzmanları vardır cahil-cühela takımından zırva uzmanları. 50 kelime üzerinden saatlerce zırvalar dururlar. Bir de aile uzmanı vardır, yapmanın değil yıkmanın üzerine kurguladığı “benlik-egoizm” duygusunda tahrik eder, sözüne itibar edenleri. Yayın dünyası bu türden uzmanların eseri ile çalkalanıp durmakta ve keyfiyeti beş para etmez eserlerin kirliliği ile berbat durumda çırpınmaktadır. Milyonluk şehirlerden “kuş beyinli” binlerce uzman zihinleri kirletmekte ve insanları saf fikirden uzaklaştırmakta, hatta biraz abartalım tiksindirmektedir. Bu tiplerin saçma sapan beyanları, kolaya kaçan popülist geyikleri yüzünden “saf fikir” gölgelenmektedir.

Okuma veya dinleme, kültürlenmek için yapılır; zevk ve keyif için değil. Madem kültürlenme için yapılmakta o hâlde dikkatli okur ve dinleyici, kapitalizmin kendisi için hazırladığı uzman-uzmanlaşma ve eser tuzağına düşmemek için tercihlerinde titiz olmalıdır. Çünkü kapitalist dünya bu uzmanlaşmayı reklam ve pazarlama bütünü çerçevesinde istismar etmekte, kişileri ruhen de kuşatmaya alarak kendi doğrusunu fertlere kabullendirmeye çalışmaktadır. Enformatik sömürgeleştirme diye adlandırabileceğimiz bu olgu yeni değildir, yüzyıllardır Batı tarafından silahsız işgalin aracı olarak kullanılmakta ve milletlerin ruhlarında ciddi tahribatlar meydana getirmektedir. Oryantalist ya da diğer adıyla müsteşrikler bu manada bilinen en meşhur uzmanlardır ya da ılıman İslâmcılık tezi üzerinden hareket eden ve “bilgi birikimi”ni İslâm’dan alan nidüğü belirsiz tipler, mensubu olmadığı toplumların sosyolojik, psikolojik ve kültürel yapılarını inceleyen toplum mühendisleri! Hep bu türden uzmanlardır.

İhtisaslaşmanın zaruretini belirttik, bayağılaşmaya ve sahteliğe karşı tahammülsüz olmanın zorunluluğunu da. Asılla sahtenin birbirine harmanlandığı böyle bir ortamda, kimin ne olduğundan ziyade kimin ne yapabildiğinin daha önemli olduğu bir şuur süzgeci, işi kökünden çözecektir. Lafı çok, karnı tok, iş yapmaz geveze tiplerin, bilgi hamalı varlıkların, köksüz-idealsiz günübirlik hayatların bu şuur süzgecine takılması, tüm maskelerinde düşmesini sağlayacaktır. Öyleyse İhtisaslaşma “mecburiyet” derecesinde zorunluluk addederken sahteleri ayıklama ve sahtelerden olmamak da o derecede ehemmiyet arz eder. İş hakiki olanla sahtesini ayırt etmekte, o ise aksiyona, yapıp etmeye ve fedakârlığa bağlı…

İdeolojik Dejenerasyon

Dejenerasyon nedir? Fransızcadan dilimize geçen dejenerasyon (dégénération): “Asliyetinden uzaklaşma, asıl özelliklerini kaybetme” anlamlarında kullanılmaktadır. Konuşma dilimizde “yozlaşma” olarak yer bulan bu kelime Tıp’ta ise dokuların normal yapılarının bozulup normal fonksiyonlarını yapamayacak hâle gelmeleri ya da getirilmeleri olarak kullanılmaktadır. Eğitimde dejenerasyon ise toplumun ictimai yapısını bozma, milleti aslî karakterlerinden uzaklaştırma ve şahsiyet belirtici tüm unsurları var oluş cehdinin dışına çıkarma olarak görünmektedir. Teknolojinin bu manada en geniş etkiye sahip olan bir araç olduğu düşünülünce dejenerasyona olan boyutu da ortaya çıkar. Batı’nın istediği gibi bir tarih anlayışı, Batı’nın öngördüğü gibi bir yaşam biçimi, Batı’nın manalandırdığı gibi bir gelecek ideali ve yine Batı’nın istediği gibi bir eşya ve araç kullanımı…

Tarihi kültüre yabancılaşma, çalışma şartlarının ağırlığına bakmadan teknik aletlere hayranlık ezikliği içerisinde emeğini heba etme, ahlâkî manada bilinmez bir çukurun meçhul denizlerine kendini bırakma vs. bu dejeneresyonun en hızlı aklımıza gelenleri… Bu eğitim sürecinden geçenlerin ortak bir aklı vardır artık ve bundan ilahi bir bilgi bir inançla bahsedilir. Bilgisayarın dediğine göre, bilgisayardan öğrendiğime göre, bilgisayarda gördüğüme göre, bilgisayar hesaplarına göre vs. Hata şansı yok sayılır. Bilgisayar çökmesi ise hata değil ölümdür artık. Çünkü hiçbir şeyi yoktur verecek ve ondan bir şeyler alanın hiçbir bilgisi yoktur dile getirecek… Çünkü Google bir hocaefendi idi onun için, bir öğretmendi, bir mühendisti. Kendini teknoloji açısından konforlu hisseden bu tipler, hiç düşünmeden bilgi diye yaygınlaştırılan saçmalıklar… Enformatik çözülmeden, çürümeden ve yeni enformatik kültürle yükselen cehaletten bahsetmek ve yine Neil Postman’ın ilginç tesbitlerinden birini aktarmak istiyorum. “Teknoloji erişilebilir enformasyon miktarını artırmaktadır. Yeni enformasyonla baş edebilmek için ek kontrol mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Ek kontrol mekanizmaları teknik şeyler ise şayet, kontrol mekanizmalarının kendisi de enformasyon miktarının artırırlar. Enformasyon miktarı kontrol edilemez olduğu yerde, ruhsal sükûnetin ve toplumsal amaçların çöküşüne şahit oluruz. Savunma olmadan insanlar tecrübe ettikleri şeylerde anlam bulamaz, hafızalarını yitirir ve mâkul yarınlar hayal etme güçlüğü çekerler.”(Postman,2004:80)

Sonuç

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun taçlanmış meşhur bir deyişi var: “Fikri yaşamak yaşamayı fikir bilmek.” Yayın ve yayıncılıkla ilgili şuurlaştırılması gereken bir söz bu. Bunun nasılına dair Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun tesbitine dikkat kesilmek gerek. Uzmanlaşma ve mevzu üzerine derinleşmede yine bu tesbitte harika bir şekilde terkib edilmiş. “Bütüne nisbetle parça aksiyonla (mevzundaki aksiyonla) bütün aksiyona katılacak olanların, bu bütün ihtilâl-inkılâb şuurundan pay alarak kendi mevzularındaki aksiyona yönelmeleri ve gerekeni yapmaları; belli bir fikir birikimiyle Büyük Doğu İdeolocyası’nın ruhunu kavrayarak “bilmeyi bilme” durumuna gelmek, oradan ilgi mevzuna yönelmek (pratik), pratiğin verileriyle vasıtanın teorisini zenginleştirme, o teoriyle tekrar pratik şeklinde “dış oluş vasıtalarını iç oluş destekleriyle beraber kuşatmak”… Yapılması gerek budur.” (Mirzabeyoğlu 2003:49)

Kaynakça

Postman, Neil. (2004). Teknopoli. Çev: Mustafa Emre Yılmaz. İstanbul:Gelenek Yayınları.

Mirzabeyoğlu, Salih. (2006). Berzah. İstanbul:İbda Yayınları.

Mirzabeyoğlu, Salih. (2003). İdeolocya ve İhtilal. İstanbul:İbda Yayınları.

Kısakürek, Necip Fazıl. (1993). İdeolocya Örgüsü. İstanbul:Büyük Doğu Yayınları.

Schopenhauer, Arthur. (2013). Okumak Yazmak Yaşamak Üzerine. İstanbul:Şule Yayınları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir