Ercan CİFCİ, Hüküm Dergisi 86. Sayı, Makaleler

YAHUDİ, MÜ’MİN KARARLILIĞI VE İMAN

Kararlı, inançlı ve inatçı olmak; ne istediğini ve ne yapacağını bilen insana has bir tavır. İş içinde eğitim şeklinde gelişen ve sürekli kendisini yenileyen bir hâlin sahibi insanda kararlılık en güzel özelliktir. Ruh disiplini oluşturmanın yanında beden ve gaye disiplini de oluşturan bu özellik fikir ve aksiyon adamlarını yüceltirken kaçkınları, bir türlü disipline olmayan ruhları ise ayıklar, devre dışı bırakır.

İman en yüksek aksiyon. Dil ile ikrar, kalp ile tasdik ardından amel. Hâl ilmi bunun için var. İlmihâl. Muazzam bir heyecan ve vecd hâli; İman. İmanın tam olduğu yerde delile gerek yok. Delil, Allah  hakkında aklı vehim ve şüphe dolu olan için. Şüphe ve vehmi giderici argümanlar nefsin itirazlarını tatmin için.

İman, pazarlıksız kabul yani sebepsiz kabul. Daha ötesi sebepler dünyasını da içine alan muhteşem varlık tablosu karşısında hayret içinde olma, aksiyon içinde bulunma hâli… “OL” emrine binaen olma ve tam teslimiyet ile itaat. Lâkin itaatten kaçan veya itaati reddeden var! Münkir yani inkâr eden. Bu yüzden onun adı kâfir yani saklayan, gizleyen, örten, bu yüzden onun adı müşrik yani ortak koşan… Bir de inanmış gibi yapan var; Münafık!

Her insanın hâline göre zevken idrak edilecek iki muhteşem tesbit: “Kendinde olmak küfür, kendinden geçmek iman”, “Kişi kendini bildiğinde Rabbini bildi.” İman bir kıvam işidir, bir aşk ve vecd hâlidir. Dava tek; pazarlıksız Allah ve Rasûlü. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun deyişiyle: “İtikad mücerred inanma keyfiyeti… İnsanoğlunun, perdelerini açmak üzere geldiği kâinatta ulvî manalar ve üstün gerçekler manzumesini doğrulama ve benimseme şuuru… İman ise bu manzumenin merkezî mana noktasına bağlanma duygusu… İtikadın dairesi din, imanın da yaratıcı kudret… Böylece dinin tarifi de ortaya çıkıyor: Din topyekûn varlığı icad eden yaratıcı müessire bağlı itikadlar manzumesidir.” Ve devam eder:  “İman akıl işi değildir, akılsızlık işi de değildir; ona, göründüğü yerde aklın ‘ruh’ anlamı bâkî, ‘imân aklı’ da diyebiliriz. O doğrudan biliştir ve kendi nasibi içinde dînî veya dînî olmayana bakar… ‘Dînî’den kasıt, asıl yani İslâm. Saf ve pür bedahet hâlinde bir bilişle iman yanında düşüncede kendini aşma kabiliyeti vardır; insan, kuşatanı kavram yoluyla değil, varoluşan KARAR ve İMAN’la tanır.” (Mirzabeyoğlu 2007: 8,9.)

Yahudi, her devrin haini. Her devrin münafık ve zillet temsili, her devrin madde ve mana tefecisi ve dolandırıcısı… Yahudi’yi daha iyi tanımak onun hayatına daha yakından bakmakla mümkün ve yine Yahudi’den ders almak! İbretlik bir misal.

Şimon Perez, İsrail’in en önemli çapulcu başı, kan emici bir leş. Leşler ülkesinde BAŞ LEŞ. Bir söz söylemiş ki günümüz Müslümanlarının kulağına küpe… Kâfirin ağzından Müslümanların hâlini ifşa eden bir muhasebe ve muhakeme tesbiti.

Bir gazetecinin 1986’da İsrail’in baş leşi Şimon Perez’e “Kur’ân-ı Kerîm, sizin devletinizin yıkılacağından haber veriyor” demesi üzerine verdiği cevap “Kur’ân’ın bahsettiği Müslümanlar gelsin, düşünürüz.” olmuştur.

İşte bu cevap ne olmamız gerektiğini ihtar ettiği gibi İslâm coğrafyasının içinde bulunduğu zilleti de işaretlemektedir. Peki Şimon Peres’in gördüğü ve ona bu sözü söyleten Müslümanlar kim, beklediği Müslümanlar kim?

Ehl-i Sünnet Penceresi

Berrak, temiz bir camın öte yanı ve berisi. Yağmur damlalarının nakış nakış camı yoklaması ve ardından iz bırakarak kayması. İlginç şekiller ve helezonvari grafikler ile göze hitap eden bir zevk sahası açması. Pencere denilince zihne gelen ilk tedailer bunlar. Ancak mevzuu açısından ise nerede durduğunu, nereden baktığını ve ışık, aydınlık gibi unsurların nasıl etkilediğini örneklemesi bakımından mühim. İtikad ve iman bahsi üzerindeyiz. Fırka-i Naciye Ehl’i Sünnet ve’l Cemaat, bulunduğumuz pencerenin bütününü temsil eden yapı. İmam Maturudi ve İmam Eş’ari okullarının nesiller boyu yükselttiği akidevî şartlar üzerinde nizam bulmuş ve amellerimize istikamet veren İmam Azam, İmam Malik, İmam Hanbel, İmam Şafi okulları ve talebeleri ise bu İtikad temeli üzerinden binalarını inşa etmişlerdir.

Bugün idraklerde fesada uğramış İslâm zannedilen bilgiler, İslâm’ın temel kaynaklarını teşkil eden Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat nisbetinde yeniden inanç haznemize ve kültür dünyamıza yerleştirilmelidir. Yeni bir bakış, pencere camlarının temizlenmesi ve küfre yakınlaştıran bid’alardan ise küfürmüş gibi uzak durulması, bu taze-temiz din anlayışını zihinlerde etkili ve güçlü kılacaktır. Bu anlayışla yetişen topluluk, Rasûl’ün ﷺ müjdelediği ahir zaman Mü’minlerini ve yine Yahudi’nin gördüğünde korkusundan gargad ağaçlarının arkasına saklanacağı İslâm mücahidlerini temsil eder. Anlayışı yenilemek bahsi üzerinde Üstad’ın hedef gösterici şu tespiti, yapılması ve tecrid edilmesi gerekeni net bir şekilde ifade etmektedir.

 “Reformcu, İslâm’ı şu veya bu görüş ve mezhep lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil, kendi şahsî nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı kendince payandalamaya yeltenmek bakımından, İslâm’a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir ve İslâm’ı kalp ve göz yenilenmesi yoluyla koruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır; aşksız ham yobaz, duygusuz kâfir, nasipsiz reformcu… Yani ruhu, kör nefsinde kabuklaştıran, büsbütün inkâr eden ve ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan… İslâm’ı yenileyecek olan nesil, bu ruh ve madde felâketleri Türkiye’sinde son ve som, hepçi ve bütüncü tepki hâlinde zuhûr etmekle mükellef…” (Kısakürek 1994:504 )

İsrailli çapulcu Şimon Peres’in rahatsız olduğu Müslümanlar bu Müslümanlardır. Ve yine İsrailli Şimon Peres’lerin mensuplarının, içine fitne salarak çökertmek istediği yapıda bu yapıdır. Dolayısıyla bu yapının içine girmiş ve yine bu yapının pencerelerinden meseleye bakanlar, İsrail için en tehlikeli olan Müslümanlardır. Yoksa işleri tahribat ve Müslüman düşmanlığı olan Rafizî ve Haricîler değil. İsrail’in Gazze’ye estirdiği teröre karşı İran ve Lübnan Hizbullah’ının mezhep taassubuyla hasetkâr, ikiyüzlü ve katliamı seyirci tavrı, Ehli Sünnet’in güvenirliliğini bir daha göstermiştir. Bugün kendine İslâmcı diyen yalakçı takımının, itikadı bozuk yobaz gürûhunun, sözde âlim sahte sofi ve ilimde ayak takımının, faizi-zâniyi kendine kalkan etmiş, nuru nara çevirmiş hoşgörücülerin ve bilumum Haçlı ve Siyonist çapulcularının bir numaralı düşmanı Büyük Doğu’dur.

Kamuoyuna İran gösterilerek Türkiye’ye inanılmaz operasyonlar yapılıyor ve Anadolu her köşe başında işgal üsleri ile donatılıyor. Sebep belli; dünyayı sarsacak İslâm inkılâbının ana merkezi Anadolu’dur. Bu yüzden dört bir taraftan Anadolu’yu kuşatıyorlar, içteki hainleri devşirme birlikler hâlinde örgütlüyor ve bu vatanın yerli ve milli evlatlarına saldırtıyorlar. Ama artık devran döndü; Yahudi’nin korktuğu Müslüman tipi tohum olarak serpildiği topraktan fışkırırcasına çıkıyor.

İman ve Tefekkür

Sır imtihan sırrı. İman insanda sır… Derin ve gerçek Mü’minin hâli, feraseti… Mü’minler derece derece… Her bir Mü’minde aynı istikamette farklı bir hâl. Tıpkı hiçbir nesnenin, hayvanın, bitkininin, insanın; aynı ırktan, cinsten, türden olsa dahi birbirinin aynı olmaması gibi… Nazar eden hangi hâl üzere, mertebesi nerede, neyi yakaladı veya Allah’ın  ona ikramı ve lütfu ne? Bu hususta merkez şahsiyet Allah’ın Rasûlü’dür.

İslâm’ın bir manası da teslim olmak demek… Yani iradesini İslâm’a, mutlak iradeye itaatkâr kılmak. İnsanın varoluşundan yeryüzünden ayrılışına kadar devam eden mücadele içerisinde iradesini muhafaza edebilmesi bu açıdan mühim. İman-küfür mücadelesi, nasıl ki Müslümanlarla kâfirler arasında başta ideolojik, siyasi ve askeri olmak üzere birçok alanda sürüyorsa tek tek “Müslüman-Ben” özelinde bu sürer. Kişi, iman noktasında iradesini her daim taze tutmak ve son nefesine kadar bunu böyle muhafaza etmek mecburiyetindedir. Bu açıdan yeryüzünün her sahası ve insanların durumu tek tek her ferdi ilgilendirmektedir.  Müslümanlık, bir ömür boyu yapıldığında yerini bulan, gerçek anlamına kavuşan bir olgudur. Bir ömür boyu sürmeyen Müslümanlığın, “Müslümanlık olup-olmadığı” tartışılmaz bile.

Cismin kirlenmesi nasıl ki bünyesiyle ilgili olmadığında temizliği mümkün ise benzer durum Mü’min için de geçerli. İman üzere olan için kirlenme temizlikle mümkün ve o temizliğin adı tevbe. Lâkin nasıl ki cisimde ki kirlilik nazarı bozuyor, kalpleri tiksindiriyor, gözleri celbetmiyor, kendine nazarı uzaklaştırıyor; aynen Mü’mine bulaşmış günah kiri de onu nazardan uzak kılıyor, kalpleri ona karşı tiksindiriyor, bakışları ona karşı çirkinleştiriyor.

Ve yine kendi pis, “necis” yıkansa bile temiz olmaz. Bu manada necis maddenin “temizliği” mümkün değil. İnsan necaseti misali, necaset bulaştığı yeri pis ettiği gibi kendisi safi pistir, madem kendisi safi pistir ondan “temiz bir bakış” beklemek doğru değildir. Kâfir, münkir, münafık bu cüzden…

Çağın en önemli meselesi imân meselesi… Allah’a inanç zayıf, ahirete inanç zayıf, hesap gününe inanç zayıf… Bunlar zayıf olunca günahları işlemekte cesaret alabildiğince artmakta, zulüm ve haksızlık hukuk kılıfına bile girerek insanlığı tüketmekte. Kul hakkı bahsi dalgaya alınıp daha fazla kazanç ve şehevi arzu, tat peşinde mazlum ve masum insanlar sömürülmekte, tüketilmekte ve imhâ edilmektedir.

Ölüm, Şehadet ve Karar

Şehit istismarcılarını çokça duymuşsunuzdur ama “şehitlik istismarcıları”nı ilk kez duyacaksınız.  Ölmesini bilmeyen, ölmemek için Uhud’un etrafını Süveyş Kanalı’ndan dolanan bu tipler inanılmaz derecede şehitlik istismarı ve edebiyatı yaparlar. Mitinglerde konuşmacı olarak başköşeyi yer edinen bu kişiler, “şehitlik” meselesi üzerinden bir aslan kesilir ki zannedersiniz Gazze’ye, Şam’a, Roma’ya tek başına girecek. Hele birde inançlı ve inatçı bir savaş veren Afganistanlı yahut Filistinli mücahidlere seslenişi var ki sanırsınız on kez şehit olmuşta dirilmiş öyle konuşuyor. Oysa teni incinmez onun, malı azalmaz, candan geçeni seyire doymaz ve gözlerinden birkaç damla yaş akıtınca bütün vazifesini yapmış gibi zevk ve huzur içerisinde sıcak yatağına girer. Tek bir taş atmaya cesareti yoktur, korkaktır; ama şehitlik meselesini anlatırken ona hep başkalarını layık görür, başkalarına tavsiye eder. Her şeyi birbirine benzetip karıştırmak ise buna cabası. Burada bir misali anmakta fayda var:

“Üstad, Malatya davasında Ankara hapishanesindeyken hırsızlıktan mahkûm ve Kore Savaşı’na katılmış bir serseri ona şöyle demiş: “Dişlerinde altın olup olmadığını anlamak için Koreli bir şehidin ağzını açtım…” Bu muazzam kelimeyi bugünkü manasıyla kullananlar altın diş arayan Kore gazisinden (!) farklı değildir.”(Mirzabeyoğlu 1986:127)

Şehitlik mevzuu bu manada kuşanılması ve edinilmesi gereken ulvî bir gaye ve ulaşılması gereken büyük bir mertebe iken hislerin ve şuurların iptali ile ortaya misaldeki gibi acı bir tablo çıkmaktadır. Şimon Peres’in korkmadığı Müslüman tipi de budur zaten; lafı çok iş yok ve bütün hisleri tamamen iptal olmuş zavallı bir tip.

Sonuç

Yazımızı mizaç hususiyetlerini kuşanmaya çalıştığımız Hz. Ömer’e  ait, İmam-ı Azam Hazretleri’nin anlattığı bir kıssa ile nihayetlendirelim:

“Bir münafıkla bir Yahudi arasında anlaşmazlık çıkmıştı. Aralarında hakem olması için münafık, Yahudilerin reisi Ka’b el-Eşref’i istiyor, Yahudi ise Hz. Peygamber’in hakem olmasını arzu ediyordu. Neticede her iki taraf Hz. Peygamber’in hakemliğine razı olarak huzura vardılar. Her iki tarafı da dinleyen Allah’ın Rasûlü, Yahudiyi haklı bulmuştu. Münafık bu hükme razı olmadı. Ömer’e gidelim dedi, gittiler. Yahudi, ‘Rasûlullah hükmü verdi, bu adam razı olmadığı için sana gelmemizi istedi.’ dedi. Hz. Ömer münafığa: Böyle mi oldu? diye sordu. O da ‘Evet öyle, doğru söylüyor.’ deyince ‘Siz biraz bekleyin gelip kararımı bildireceğim.’ diyerek evine girdi. Kılıcını aldı, geldi. Münafığın başını gövdesinden ayırdı. Sonra da şöyle söyledi: ‘Allah ve Rasûlü’nün hükmüne razı olmayan kimseye, ben böyle hüküm veririm!’ dedi. Cebrail Rasûlullah’a gelerek ‘Ömer’in hakla batılı ayırdığını, bu sebeple kendisine -bu manaya gelen- Faruk lakabının verildiğini söyledi.” (İmam-ı Azam 2012)

Yahudinin korktuğu ve korkmadığı Müslüman tipi ve yine Yahudinin adaletine güvendiği Müslüman tipi bu kıssada bedahet ifade ederken aynı zamanda KARAR ve İMAN ölçüsünü fesada uğratan münafık soyuna tatbik edilen cezanın şiddeti ve hızı da gören göze, akleden Mü’mine, olunması ve yapılması gereken manayı işaret ediyor.

Kaynakça:

Mirzabeyoğlu, Salih, İmân ve Tefekkür: İmân ve İki Âlem, İbda Yayınları, İstanbul 2008.

Mirzabeyoğlu, Salih, Dil ve Anlayış: Dil ve Diyalektik, İbda Yayınları, İstanbul 1986.

Kısakürek, Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1994.

İmam-ı Azam Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber, Milat Yayınları, İstanbul 2012.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir