Ercan CİFCİ, Hüküm Dergisi 82. Sayı, Makaleler

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ PROJESİ “AKADEMİK SAHTEKÂRLIK”

Bilgi çağı, uzay çağı, modernleşme, uygarlık gibi kavramlar Batı barbarlığının sömürgeci ve yağmacı yüzünü gizlemek için üretilmiş süslü kelimelerdir. Bu süslü kelimelere her gün bir yenisi daha eklenmekte, birtakım ideolojik ve akademik çalışmalarla ülkelerin entelektüel gündemlerine sokulmaktadır. Bunlardan biri de “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” meselesidir. Bu mesele dış yüzde kadına yönelik şiddeti önleme, kadın erkek eşitliği gibi masum bir gerekçe ile kitlelere nüfuz etme gayesi güderken içeride büyük bir organizasyon ile aynı kitleleri cinsel dönüşüme tabi tutmaktadır. Hareket imkânı bulduğu her yerde (eğitim, sağlık, göç idaresi, üniversite, STK , medya) planlarını gerçekleştirmek için çaba sarf eden proje sahiplerinin gayesi ilmi bir temelden daha çok, ekonomik ve politik amaçlara sahiptir. Akademik araştırmalar yahut çalışmalar bu işin maskesi ve millet nezdinde kabul görmesi için birer aldatmacadan ibarettir. Büyük emekler neticesi ortaya çıkmış izlenimi verilen bu çalışmalar profesyonel algı merkezleri ve toplumu dizayn etmek isteyen çok uluslu güç odaklarınca yaygınlaştırılmaktadır. Vakıf, dernek, kulüp, medya, yazar, sanatçı, sinema, film, gazete, dergi ve sair yerler kendilerine verilen desteklerle bu projelerin tatbik ve programlama merkezleri haline getirilir. Politik anlamda birbirleri ile çok farklı cenahlarda yer almalarına karşın İngiltere, İsrail, Amerika ve Danimarka gibi ülkeler yaşadığımız dünyayı, içinde bulunduğumuz cemiyeti dumura uğratmakta, sapkın şahsiyetlerle örülü aileler yahut cinsiyetsiz toplum meydana getirme noktasında ittifak halindedirler.

Kinsey Raporu ve Akademik Sahtekârlık

Alfred Kinsey. Amerikalı zoolog. 1947’de İndiana Üniversitesi bünyesinde Rockefeller Foundation desteğiyle Cinsellik Araştırmaları Enstitüsü’nü kuran Kinsey, 1948 yılında adını “cinsel sapkınlık tarihi”ne birinci adam olarak taşıyacak olan “Erkek İnsan’da Cinsel Davranışlar” adlı kitabı ve raporu yayınlar. 25.000 adet basılan kitap birkaç ay içinde 200.000’den fazla satışa ulaşır. İlerleyen yıllarda Amerika ve Avrupa’da toplumu dizayn etmek isteyen medya ve iktidar desteği ile milyonlara ulaşır. Toplumda ciddi bir değişim ve dönüşüm başlar. Beş yıl sonra Kinsey, kitabın devamı olan “Kadın İnsan’da Cinsel Davranışlar” adlı kitabı yayınlar ancak bu kitaba tepkiler dinmek bilmez. Fakat projenin arkasında olan güçler geri adım atmaz ve Kinsey raporlarına uygun olarak kanuni düzenlemeler yapılır. O güne kadar Amerikan ceza sisteminde “suç” olarak kabul edilen zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, karı-kocaların birbirlerini aldatması ve eşcinsellik suç olmaktan çıkarılıp normalleştirilir. Kinsey, bu raporda hali hazırda birçok toplumsal cinsiyet temalı dernekte de kullanılan meşhur Kinsey skalasını yayınlar. Bu skala üzerinden insanların fizyolojik cinsiyetlerinin yanı sıra cinsel yönelimlerine göre de cinsiyetlerinin tanımlanması gerektiğini söyler. Ayrıca bu raporda Amerika’da erkeklerin yaklaşık %37’si, kadınların da %13’ünün 45 yaşlarından önce en az bir kez eşcinsel bir ilişki yaşadığı iddia ediliyordu. Erkeklerin %10’u hayatlarında en az 3 yıl boyunca genellikle eşcinsel ilişkiler kurmuşlardı; %4’ü ise kendilerini eşcinsel olarak tanımlıyordu.

Alfred Kinsey sıradan biri değildi. Houston Üniversitesi tarihçilerinden James Jones, Kinsey’in hayatını anlattığı kitapta onu iğrenç bir sapık olarak tanımlıyordu. Jones’e göre eşcinsel, mazoşist, seks müptelası, röntgenci ve sorunlu bir adam olan Kinsey, karısını başka erkeklerle sex yaparken izliyor, sapkın ilişkiler içinde olan erkeklerin fotolarını çekmekten hoşlanıyordu. Rockefeller Vakfı desteği ile yüz binlerce dolar kazanan Kinsey, bu paraları porno sektörüne yatırdı ve her kesime hitap eden porno filmler çekti. Başrolünü kendi oynadığı porno filmde kalp krizi geçirdi ve öldü. Pedofilik alışkanlıkları olan Kinsey’in hazırladığı raporlarda bebek ve çocuklarla yapılan cinsel deneyimler, orgazm sayısı ve süresi de vardı. Bu deney için yaklaşık 2000 civarında bebek kullanılmıştı. Hatta bu çocuklardan bir tanesi yıllar sonra Birleşmiş Milletler’e yazdığı bir mektupta Kinsey’in kendisi 7 yaşındayken öz babasına para karşılığı 20 seferden fazla tecavüz ettirdiğini iddia etmişti. Ester W hite adlı bu kız 12 Nisan 2014 tarihinde yazmış olduğu bu mektupta “babamı affedebildim ancak Kinsey’i asla” demişti.

Diğer taraftan Kinsey’in seçtiği denekler hiç de kitabında anlattığı gibi sıradan ve her meslek grubundan insanlar değildi. Bu deneklerin çoğu para ile tutulmuş kiralık fahişelerdi. Hatta birçoğu kendi çocuğuna tecavüz olmak üzere çeşitli cinsel suçlardan aranan kimselerdi. Bunu fark eden Liberty Counsel’in kurucusu ve Dekanı Mathew Staver’ın “Alfred Kinsey ve Kinsey Enstitüsü, işledikleri devasa sahtekârlıktan sorumlu tutulmalıdır” diyerek enstitü hakkında soruşturma talebinde bulundu. Ama toplumun yapısını tahrip ederek dönüştürmeyi gaye edinmiş güç odakları tarafından engellendi ve kabul görmedi. Kinsey raporlarının eleştiri sadece Staver ile sınırlı değildi. Uluslararası çapta tanınmış Judith Reisman gibi akademisyenlerin yanında Sui Elin Browder (2012) ve John W. Tukey gibi akademisyenler de çok sert eleştiriler getirmiş ve Kinsey’in araştırmasının önemli bir kısmının masabaşı/kriminal olduğunu söylemişlerdir. Sui Elin Browder “Kinsey’in Sırrı: Cinsel Devrimin Sahte Bilimi” adlı makalesinde şunları söylemektedir: “Kinsey, sıklıkla başvurduğu örnekleri; sıradan anneler, babalar, kız ya da erkek kardeşlermiş gibi sundu. Böyle yaparak Amerikan erkeklerinin % 95’inin onları içeri tıktıracak cinsel suçlara ilişkin kanunları çiğnediğini ileri sürüyordu. Böylelikle Amerikalılara, cinsel kabahat kanunlarının ‘gerçeğe uygun’ hale getirilmesinin zorunluluk olduğu söyleniyordu.” (Gültekin 2019:170) Öyle de oldu. Kinsey raporlarından sonra Rockefeller Vakfı desteği ile ceza hukuku değiştirildi.

Kinsey Raporu sonrası cinsel suçlarda korkunç bir artış meydana gelmiştir. Birkaç misal verecek olursak; 1969-1999 arasında tecavüz %340, 1955-1994 arasında 10-14 yaş grubunda cinsel yolla bulaşan hastalıklar %200, 1951-1996 arasında 15-19 yaş arası genç kızların çocuk doğurma oranı %215, 15 yaş altı kızların çocuk doğurma ya da düşürme oranı %150 ve çocukların cinsel istismarında %15,866 artış olmuştur. Ayrıca Kinsey raporundan sonra LGBT hareketler daha fazla aktif olmaya ve lobi çalışmaları ile çeşitli haklar elde etmeye başladılar. Aynı zamanda pedofilik bir sapkın olan örgütün kurucusu Harry Hay eşcinselleri açıktan savunan ilk manifestosunu Kinsey’in raporunun yayınlandığı yıl olan 1948’de yaptı. 1973 yılında Amerikan Psikiyatristler Birliği (APA), eşcinselliği, psikiyatrik hastalıkların sınıflandırıldığı DSM’den (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorder) çıkardı. Kinsey Raporuyla birlikte sadece LGBT hareketler değil, pedofilik hareketler de meşrulaşma fırsatı elde etmişlerdi. Kinsey’in raporları ile tetiklenen kitleler daha neye uğradıklarını anlamadan aynı yıllarda Playboy dergisi yayın hayatına atılıyor ve zihinlere erotik ve pornografik resimleri yerleştirmeye başlıyordu. Aynı dönemde Rockefeller desteği ile porno sektörü oluşuyor, kadın ve erkek fahişeler bu sektörün içinde endüstriyel bir kaynak haline geliyordu.

Toplumsal Cinsiyet ve Kimlik

Cins, Türk Dil Kurumu lügatlerinde “tür, çeşit, soy, kök, asıl” gibi manalara gelirken ıstılahi olarak “cins, birbirine benzeyen ve ortak birçok karakteri olan türler topluluğu” şeklinde tanımlanmaktadır. Cinsiyet ise birbirine benzeyen ve ortak birçok karakteri olan türler topluluğudur. Ferde, üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği, eşey, seks. Bu tanıma göre cinsiyet kelimesi biyolojik olarak kadın ve erkek arasındaki doğal farklılıklara işaret eder. Feminist gruplar cinsiyeti ikiye ayırmaktadır. Onlara göre bir doğuştan getirdiğimiz biyolojik cinsiyet (sex) bir de sonradan kazandığımız cinsiyet vardır. Sonradan kazanılan cinsiyete toplumsal cinsiyet (gender) denilmektedir. Toplumsal cinsiyet kavramı sistematik şekilde Kinsey raporlarında kullanılmış ve akademik dünyanın gündemine sokulmuştur. İnsanların, fizyolojik cinsiyetlerinin yanı sıra “yönelimlerine” göre de cinsiyetlerinin tanımlanması gerektiğini söyleyen Kinsey, yayınladığı skalada tanımladığı gibi heteroseksüellikten eşcinselliğe kadar uzanan ara formların (LGBT; lezbiyen, gay, biseksüel, trans) cinsel yönelimlerini toplumsal cinsiyet örneği olarak görür.

Kimlik, ferdin yalnızca kendine özgü tutumlarından, duygularından, algılarından, değerlerinden ve davranışlarından oluşan kendi hakkındaki görüşüdür. “Ben kimim? Ne yapabilirim? Hayattan beklentim ne?” gibi soruların cevapları gerçek kimliği; “Benim için ne değerlidir ve hayattan beklentim ne?” sorularının cevabı ise özlem duyulan “ideal kimliği” gösterir. Cinsel kimlik, ferdin biyolojik açıdan belli bir cinsten olduğuna ilişkin bilgisine ve karşı cinsin kimler olduğunu tanıma becerisine sahip olmak demektir. Cinsel kimliğin oluşumu iki yaş civarında başlar ve çocuklar bu yaşlarda kendi cinslerini tanırlar. Ancak bu tanıma, cinsellik anlamında bir tanıma değil, giyim ve rollerden kaynaklanan bir tanımadır. 5-6 yaşlardan itibaren ise dişi ve eril ayrımını rahatlıkla yapan bu çocuklar cinsel kimlik oluşturma eğilimini artırarak sürdürürler.

Toplumsal cinsiyet eşitliği meselesi bu zemin üzerinde kendine ifade imkânı bulur ve farklı kültürlerde kendine yer arar. Nihayetinde kendini “ kadın ve erkeklerin beklentilerini, değerlerini, imajlarını, davranışlarını, inanç sistemlerini ve rollerini tanımlayan fikirlerin sosyal yapılanması” olarak takdim eden toplumsal cinsiyet kuramı, kadın-erkek eşitliğini sağlamak, ayrımcılığı ortadan kaldırmak gibi süslü bir motivasyonla hareket eder. Ancak bu kelimeler toplumu dönüştürmek için kullanılan avcı yemidir. Bugün kitlelerin zihni büyük bir medya baskısı hatta diktatörlüğü altındadır. İnsanların algıları üzerinde diledikleri gibi oynandığı bu çağda her şey açıkça söylenilmiş olsa bile öne çıkarılan dışında bir şeyleri görmeme gibi bir körlük mevcuttur. Şahsımın medya körlüğü olarak kavramlaştırdığı bu hal bilmenin ötesinde bir durum değil, tam aksine bildim zannının doğurduğu bir körlüktür. Böylesi bir körleşme zihnin tümünü değil bir kısmını iptal etmektedir. Kitleler üzerinde psiko-sosyal mühendislik yapanlar, aynı yere bakılmasına rağmen her göze farklı bir sunum ikram ederler. Böyle olunca birçok fert bilmeden mevzunun akademik yaşatıcısı yahut pratik deneği olur. Toplumsal cinsiyet meselesi üzerinden geliştirilen projeler de bu çerçevede kitleleri denek konumuna sokmuş, denemelerin neticesi sosyolojik veri olarak akademik kitaplara girmiş, böylece diyalektik bir çatışma ile sürekli gündemde olması sağlanarak fikir üretimi taze tutulmuştur. Bu projelerin nihai noktası cinsiyetsiz bir toplum olmakla beraber aslında iki varlık tipini imal etmektir: Tanrımsı ve insanımsı varlık. Yahudi tezine yakın bir ideal olan bu iddia ütopik olmaktan çıkmış durumdadır.

Toplumsal cinsiyet meselesinde öne çıkan kavramlardan biri de Queer (kuir) kavramıdır. Batı kendi tezlerini tartıştırmak, aktif ve diyalektik anlamda gelişebilir kılmak için sürekli kavram üretmekte, akademisyenler(!) tarafından üzerine çalışmalar yaptırmakta, çeşitli ilmi çalışmaların sonucu gibi kuramlaştırmaktadır. Batı tefekkürü bu manada sayısız sahte kuram ve veri ile doludur. Bu yüzden Batı sosyolojisine yaklaşırken, felsefi düşünceleri değerlendirilirken, tıbbi ve iktisadi teorileri gündeme alınırken dikkatle incelenmelidir. Çünkü Batı’nın bütün bu sahtekârlığının arkasında sömürü vardır, yağma vardır, yok etme ve dumura uğratma vardır. Queer kuramı da bu çerçevede değerlendirilmesi gereken bir kuramdır. Yani aslında Queer kuramı cinsiyet kimliğinin ve cinsel yönelimlerin sabit olmadığını, heteroseksüel veya homoseksüelleri, tüm insanları belirli kimlik veya cinsiyet tanımları üzerinden genellemenin doğru olmayacağını ifade eden, cinsiyetsiz toplumu hedefleyen bir eşcinsel sapkınlık tanımıdır.

Bu tanıma uygun toplumu oluşturmak için “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” savunucuları ebeveynlerin bebeklerine pembe ve mavi giydirmelerine, çocuklarını kızım oğlum diye sevmelerine, biyolojik cinsiyete göre oyuncak seçimlerine şiddetle karşı çıkarlar. Medya ve ders kitaplarında “ayrımcılık” olduğu gerekçesi ile baba, anne, dede, nene, ata, atasözü, namus, kız, birader, kadın, hanım, hanım efendi, bey, beyefendi, bayan, hatun, bacı, bey, beyler, adam, ağa, er, dayı, amca, teyze, hala, ağabey, oğlan, delikanlı, yiğit, babayiğit kelimelerinin çıkarılmasını ve kullanılmamasını isterler. Kur’an’dan ve hadis kitaplarından kadın erkek eşitliğine uygun olmadığını düşündükleri, cinsiyet farklılığını öne çıkaran ayet ve hadislerin ayıklanması yahut yeniden yorumlanması gerektiğini söylerler. Masalların, hikâyelerin, tarihi hadiselerin içeriğinde erkek özenli anlatımlara, binlerce yıllık gelenekten gelen kadın anlatımlarına tahammül edemez, bunların yanlış olduğunu ispata girişirler. Tuvaletleri, kadın ve erkek tuvaleti diye ayırmanın cinsiyet ayrımcılığı, giyim mağazalarındaki deneme odalarında kadın erkek diye farklı oda tanımlamasının ataerkil ve gerici bir uygulama olduğunu iddia ederler. Sadece iddia etmez bunlarla ilgili yüzlerce rapor hazırlar, kitap yazar, lobi çalışması yaparlar. Firdevs Gümüşoğlu’nun “Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet”, Melek Özlem Sezer’in “Masallar ve Toplumsal Cinsiyet”, Münevver Usta ve Doğuş Aygün’ün birlikte yazdığı “Video Oyunları Endüstrisinde Toplumsal Cinsiyet Sorunsalı”, Zeynep Özlem Üskül Engin’in “Toplumsal Cinsiyet ve Hukuk” kitabı, Feryal Saygılıgil’in derlediği ve içinde edebiyattan sanata, tarihten siyasete çeşitli bilim dallarının toplumsal cinsiyetle ilgisinin incelendiği “Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları” adlı eseri bunlardan birkaçıdır.

Toplumsal Cinsiyet: LGBTİ+

Toplumsal cinsiyet meselesi kadın ve erkek eşitliği, kadına şiddeti önleme, adil iş bölümü ve sair gibi popülerleşmiş mevzuların çözülmeye gayret edildiği akademik bir proje değil, aksine toplumu binlerce yıl toparlanamayacak derecede sarsacak antropolojik, biyolojik ve sosyolojik bir mühendislik tezidir. Bu tezin en önemli fikir mimarlarından Judith Butler şöyle diyor: “Eğer toplumsal cinsiyet, cinsiyetli bedenin üstlendiği kültürel anlamlar bütünüyse, toplumsal cinsiyetin herhangi bir cinsiyetten tek bir şekilde kaynaklandığı söylenemez. Cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayrımını mantıksal olarak en uç noktasına çekersek, cinsiyetli bedenler ile kültürel olarak inşa edilmiş toplumsal cinsiyetler arasında kökten bir süreksizlik olduğu önermesine varırız. Şimdilik istikrarlı iki cinsiyet olduğunu varsaysak bile bu ‘erkekler’in inşasının erkek bedenlere mahsus olacağı, ‘ kadınlar’ın da yalnızca dişi bedenlere yorum getireceği anlamına gelmez. Dahası, cinsiyetler morfoloji ve kuruluş itibariyle sorunsuzca ikiliymiş gibi görünse bile (ki bu da sorunsallaştırılacaktır), toplumsal cinsiyetin de ikiyle sınırlı kalmasını varsaymamız için herhangi bir sebep yoktur.” (Butler 2018: 50)

İkiyle sınırlı olmayan yani çoklu cinsellik. Pedofilik ve ensest ilişkiler başta olmak üzere hayvanlarla, robotlarla hatta ilerleyen zaman içerisinde kendi kopyası ile cinsel birleşme serbestliği. Butler henüz bu kadar ileri gitmese de Butler öncesi feminist yazarlar da Butler’ın şimdiki söylemini hayal edemiyor, çok ileri buluyorlardı. Butler’ın konuşmasının ete kemiğe bürünmüş halini İstanbul Özyeğin Üniversitesi, Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin (KASAUM) destekleri işbirliği ile “erkeklik” cinsiyetini ortadan kaldırmaya yönelik bir adım olarak gerçekleştirilen “2’nci Uluslararası Erkekler ve Erkeklikler Sempozyumu”nun açılış konuşmacısı Hanken School of Economics’ten İngiliz Sosyolog , Profesör Jeff Hearn’ten geldi. Cinsiyetsiz toplum politikasını faaliyete geçirme amacını açıkça beyan eden İngiliz sosyolog , mevcut cinsiyet kategorilerinin de yok edilebileceğini ve bu çabanın mevcut olduğunu itiraf etti: “Kuir (queer- cinsiyetsiz toplum) politikası çerçevesinde ‘erkekler’in ayrıcalıklı konumları, erkeklerin de muzdarip olduğu ‘erkeklik’ rolleri ile mücadele etmek gerek. Aynı zamanda feminist politika kapsamında da erkeklerin mücadele ettiğini söylemek mümkün. Özellikle patriyarkayı (ataerkilliği), toplumsal cinsiyet kategorilerini yok etmek için gösterilen mevcut bir çabadan söz etmek mümkün.” Aynı konuşmanın sonuna doğru ise toplumsal cinsiyet projelerinin hedefini gösterici şu ifşayı yaptı: “Toplumsal cinsiyet ikiliğini yok ederek, homoseksüellik ve heteroseksüellik gibi birçok ikili karşıtlık arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak gerekmektedir.”

Bu değişim, içinde bulunduğumuz zaman diliminde ve tartışılan mevzular boyunca rahatlıkla görülmektedir. Başlangıçta “Cinsiyet Eşitliği” olan tanım genişleyerek “Cinsiyet, Cinsel Yönelim, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ne dönüştü. Yine kadın hakları, eşitlik gibi kavramlarda LGBTİ (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans) haklarına ve eşitliğine evrildi.

Toplumsal Cinsiyet’in Dayanakları ve Sözleşmeler

Kinsey Raporları ile başlayan toplumu cinsel olarak dönüştürme faaliyetleri salt bir şirket yahut devlet faaliyeti olarak kalmamış, Birleşmiş Milletler kanalı ile bütün ülkelere yaygınlaştırılmak istenmiştir. Bunun için de sözleşmeler yapılmış ve “Ulusal Eylem Planı” hazırlanmıştır. Gündemde olan İstanbul Sözleşmesi düne nisbeten nihai nokta gibidir. Çünkü toplumsal cinsiyet meselesi İstanbul Sözleşmesi’nden onlarca yıl önce yapılan sözleşmeler ile cemiyet hayatında yer bulmaya başlamıştır. Bunlardan ilki 1957 yılında Avrupa Birliği çerçevesinde imzalanan Roma Antlaşması’nın 119. maddesindeki “Kadın Erkek Eşitliği”ne dair olandır. Bu antlaşmadaki hukuki düzenlemeler sadece çalışma yaşamıyla sınırlıydı ve sosyal olmaktan daha çok “ücret eşitliği” başlığı altında toplanmış olarak ekonomikti.

Ardından 1979 yılında yayınlanan CEDAW- Birleşmiş Milletlerin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi. Bu sözleşmeyi Türkiye 1985 yılında imzalamıştır. Bu sözleşmenin temel hedefi, toplumsal yaşamın her alanında kadın-erkek eşitliğini sağlamak amacıyla, kalıplaşmış kadın-erkek cinsiyet rollerine dayalı önyargıların yanı sıra geleneksel ve benzer tüm ayrımcılık içeren uygulamaların ortadan kaldırılmasıdır.

Birleşmiş Milletler’in Pekin’de 4-15 Eylül 1995 tarihleri arasında 189 ülkenin temsilcilerinin katılımıyla düzenlediği Taahhütler Konferansı’nda (Dördüncü Dünya Kadın Konferansı) Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu belgeleri kabul edilmiştir ve Türkiye her iki belgeyi de imzalamıştır. Pekin Deklarasyonu, hükümetleri kadının güçlenmesini ve toplumsal konumunun yükselmesini sağlamak, kadın-erkek eşitliğinin geliştirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinin temel politika ve programlara yerleştirilmesi konularında yükümlü kılmıştır.

2000 yılında 189 ülkenin temsilcileri Birleşmiş Milletler’in önderliğinde bir araya gelerek Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin kabul edildiği bir zirve gerçekleştirmişlerdir. Binyıl Kalkınma Hedefleri (BKH) insani kalkınmaya yönelik olarak yoksulluk ve açlığın ortadan kaldırılması, tüm bireyler için temel eğitim, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve kadının durumunun güçlendirilmesi, çocuk ölümleri, anne sağlığı, salgın hastalıklarla mücadele, çevresel sürdürülebilirlik ve kalkınma için küresel ortaklık konularını içermektedir. (TMMOB Komisyon 2018: 18-19)

İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011 tarihinde kadınlara yönelik şiddetle mücadelede yeni ve çok önemli destek sağlayan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” veya kısaca “İstanbul Sözleşmesi” Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından imzalanarak 22 Kasım 2011’de TBMM tarafından onaylanmıştır. 8 Mart 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmasının ardından Avrupa Konseyi’ne sözleşmeye ilişkin onay belgeleri teslim edilmiş ve 1 Ağustos 2014 tarihi itibariyle sözleşme yürürlüğe girmiştir. 2018 verilerine göre 45 ülke tarafından imzalanan ve 27 ülke tarafından onaylanan İstanbul Sözleşmesi, “ kadına karşı şiddetin önlenmesinde hukuki bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası belge” niteliği taşıyor. Bu belgenin Türkçe çevirisi ile ilgili oldukça dikkat çekici iddialar söz konusu. Ankara Barosu dergisinde Prof. Dr. Kadriye Bakırcı şu tespitleri dile getiriyor: “Sözleşme’nin Türkçe metni ile İngilizce metni karşılaştırıldığında Türkçe çeviride yanlışlıklar olduğu görülmektedir. Bu durum, büyük ölçüde politik tercihlerden kaynaklanmaktadır. Sözleşme’nin orijinal başlığı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olmasına rağmen, Türkçe’ye “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olarak çevrilmiştir. Sözleşme’nin metnindeki “ev içi şiddet (domestic violence) ibaresi Türkçe’ye “aile içi şiddet’’ olarak çevrilmiş, ev içinde (domestic unit) ibaresi ise “aile birliğinde” olarak çevrilmiştir. Öte yandan “eşler veya partnerler” arasındaki “şiddet” ibaresi, “eşler veya ebeveynler arasındaki” şiddet olarak çevrilmiştir (Madde 3/b).”

Çevirideki bu hata(!) neden ve kimin tarafından niçin yapılmış meçhul. Ancak seçilen kelimelere bakılınca ailenin nasıl bir tehdit altında olduğu görülebiliyor. Kaldı ki imza çeviri metnine değil asıl metne atıldığı için kimse birçok kavramın ne manaya geldiğini, kimi yahut kimleri kastettiğini yeterince bilmiyor.

Bu projeler ülkemizde siyasi partilerin yanı sıra birçok büyükelçilik, ticari şirket ve STK tarafından da desteklenmektedir. Almanya Büyükelçiliği, ABD Büyükelçiliği, Avrupa Birliği, Ford Vakfı, Rockefeller Vakfı, Fransa Büyükelçiliği, İsviçre Büyükelçiliği, Soros Vakfı, Norveç Büyükelçiliği, Danimarka Büyükelçiliği, Nike, Coca Cola, Shell, TÜSİAD bunlardan birkaçıdır. Hatta TÜSİAD (Türk Sanayici ve İş Adamları Derneği) “adam” kelimesinin “ayrımcı” olduğu gerekçesiyle açık ismini geçtiğimiz yıl değiştirmiştir.

Medya önemli bir telkin aracı olduğu kadar aynı zamanda baskı aracıdır da. Birçok sermaye grubu yani reklam veren şirketler hem yazılı hem görsel medya üzerinde “parayı veren düdüğü çalar” hesabı ciddi bir baskı oluşturmakta ve toplum mühendisliğine kadar işi götürebilmektedirler. Bunun en güzel örneği TÜSİAD ve bünyesindeki şirketler grubudur. Bu şirketler açıktan açığa medyaya yön vermekte, hizaya çekmekte ve nelerin yayınlanıp yayınlanamayacağını söylemekte hatta dizi filmlerin senaryosuna kadar müdahale etmektedirler. 5 Mart 2018 Pazartesi günü “Televizyon Dizilerinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” başlığı altında TÜSİAD bünyesinde bir proje çalıştayı yapıldı. Bu çalıştayın açılış konuşmasını yapan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Erol BİLECİK şunları dedi: “Toplumsal cinsiyet eşitliği önündeki engellerin aşılması için zihniyet dönüşümünü sağlamak gerekiyor. Her bireyin ve her kurumun kendi etki alanlarından başlayarak bir ‘ kelebek etkisiyle’ bu dönüşüme büyük katkı sağlayacağına inancım sonsuz. Farklı alanlarda çalışmakla beraber, birbirini etkileyen ve güçlendiren işler yapan ‘iş dünyası’ ve ‘dizi sektörü’ olarak bu proje vesilesiyle bir araya gelmiş olmak çok kıymetlidir. Aslında iş dünyası ile dizi sektörünün ortak bir derdi var: Yaratıcılık ve yenilikçilik. İş dünyasının küresel rekabette ayakta kalması çeşitliliği, yaratıcılığı ve inovatif olmayı gerektiriyor ki toplumsal cinsiyet eşitliği bu yolda müthiş bir itici güç sağlıyor. Dizi sektörünün paydaşları belki de en yüksek yaratıcı ve yenilikçi yeteneklere sahip kesim ve bu yetenekleri toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyecek şekilde harekete geçirmeleri çok önemli.” (TÜSİAD)

Devam edecek!..

Kaynakça:

Bakırcı, Kadriye. (2015/4). “İstanbul Sözleşmesi”. Ankara Barosu Dergisi, http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2015-4/7.pdf.

Butler, Judith. (2018). Cinsiyet Belası. çev. Başak Ertür. İstanbul: Metis Yayınları.

Gültekin, Mücahit. (2019). Algı Yönetimi ve Manipülasyon. İstanbul: Pınar Yayınları.

Karaman, Metin. (24.08.2017). “Yozlaşan Avrupa ‘Ailesi’ ”, https://insamer.com/tr/yozlasan-avrupa-ailesi_815.html

Mirzabeyoğlu, Salih. (2004). Münşeat. İstanbul: İbda Yayınları.

Saylıgil, Feryal. (2016). Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları. Ankara: Dipnot Yayınları.

Stone, Alison. (2019). Feminist Felsefeye Giriş. çev. Yonca Cingöz, Bilge Tanrısever. İstanbul: Otonom Yayıncılık.

Tüsiad Basın Bülteni. (05.03.2018). “Diziler İçin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İlkeleri Belirlerdi, Sıra Uygulamada” başlıklı haber, https://tusiad.org/tr/basin-bultenleri/item/9944-diziler-icin-toplumsal-cinsiyet-esitligi-ilkeleri-belirlendi-sira-uygulamada.

TMMOB Makina Mühendisleri Odası İzmir Şubesi 28. Dönem Kadın Mühendisler Komisyonu. (2018). Mutlu Toplum İnşası İçin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği. İzmir: Berke Ofset.

Yeni Akit Gazetesi. (21.09.2019) “İngiliz profesör İstanbul’da ağzındaki baklayı çıkardı: Cinsiyeti yok etmek mümkün, erkeklikle mücadele etmeliyiz!” başlıklı haber, https://www.yeniakit.com.tr/haber/ingiliz-profesor-istanbulda-agzindaki-baklayi-cikardi-cinsiyeti-yok-etmek-mumkun-erkeklikle-mucadele-etmeliyiz-934258.html.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir