Ercan CİFCİ, Hüküm Dergisi 83. Sayı, Makaleler

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ PROJESİ -2- “AKADEMİK SAHTEKÂRLIK”

Son bir asırdır köşe başını tutmuş sosyologlarımız, entelektüel hukukçu ve siyasetçilerimiz Batı sosyolojisine bağımlılık derecesinde teslim olmuşlardır. Batı sosyolojisinin terimleri, kuramları, teorileri ve metodları ile Türk toplumunun yapısını incelemeye, analiz edip neticelendirmeye çalışmakta ve bununla ictimâî sorunlara çare bulacaklarına inanmaktadırlar. Oysa böylesi bir yaklaşımla değil problemlere çare olmak, bizatihi problemin kendisi olmak söz konusudur. Çünkü içinde yaşadığımız toplumun problemlerine Batı sosyolojisinin kavramları, ideolojileri ve kuramları ile yaklaşmak kendi toplumunu hiç tanımadığını ilan etmekten başka bir şey değildir. Kaldı ki köklü bir DoğuBatı çekişmesi/çatışması şeklinde gelişen ictimâî varoluş süreci ve bunun oluşturduğu kültür birikimi böylesi bir rastgeleliğe izin vermez. Yazımızın önceki kısmında bu istikamette bazı ifadelerde bulunmuş ve Toplumsal Cinsiyet Kuramı’nın da cemiyetleri dönüştürmek için proje bir kuram olduğunu vurgulamıştık. Devam edelim.

Cinsiyetsiz Toplum ve Yeni Rol Modeller

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği üzerinden üretilen tanımlamalar insanın biyolojik yapısını yani doğuştan erkek ve dişi oluşunu atıl bırakarak ona yeni bir kimlik tedarik eder. Bu yeni kimlik ferdin kültürel ve cinsel etkileşimleri neticesi ortaya çıkmış, sonradan edinilmiş bir kimliktir. Kadına karşı şiddeti önleme şeklinde mâsumâne bir dil kullanan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği savunucuları, bu kimliği oluşturmak için her çeşit telkin vasıtasını kullanırlar. Sinema, gazete, dergi gibi ana akım medyayı kullandıkları gibi; Facebook, Instagram, Twitter, Youtube gibi sosyal medyayı da kullanırlar. Buralarda yapılan paylaşımlar, çeşitli kurumların davetleri, sanat ve edebiyat dünyasında tanınmış kişilerin şovları, dernek ve kulüp faaliyetlerinin teşhiri vs. kitlelere ulaşmakta oldukça önemli unsurlardır. Öyle ki sırf bu proje için özel sanatçılar, müzisyenler, yazar ve aktörler yetiştirilerek milletin önüne çıkarılır. Bunlardan biri olan BTS’in yapısı ve formu oldukça ilginçtir. BTS; Bangtan Boys. Big Hit Entertainment tarafından oluşturulan Güney Koreli K-Pop (Kore Pop Müziği Kültürü) grubu. Daha çok kadını andıran ama belli bir cinse mensupmuş imajı vermeyen BTS grubunun erkek üyeleri aracılığıyla toplumlara cinsiyetsiz bir yaşam biçimi alternatifi sunulur.

Makyaj yapan, kadın elbiseleri giyen, kadınsı davranışlar sergileyen, saçlarını rengârenk boyayan, röportajlarında kendilerini “Tüm cinsiyetlere eşit mesafede” olarak tanımlayan BTS grubu, cinsiyetsiz toplum oluşturma gayesi içinde olan odakların bilhassa gençleri etkilemek için sürekli gündemde tuttukları bir gruptur. BTS’in dinlendiği her yerde eşcinselliğe duyulan sempati artarken henüz çocuk yaşta, hayranlık üzerinden eşcinsel kimliğin temelleri atılmaktadır. Dînî değerleri red kapısı aralanmakta, ahlâkî kaygıları ön yargı olarak niteleyen, eşcinselliği meşrulaştırmak için sosyal medyanın ve modanın gücünü kullanan bu gruplar vasıtası ile gençlik kültürel saldırı altında kalmakta, dînî, millî ve ahlâkî değerlerden hızla uzaklaşmaktadır. Uyuşturucu, fuhuş, erkekken kadınlar gibi dudak boyama, göz/ kaş boyama gibi davranışlar edinilmektedir. ARMY gibi gruplara dâhil olmak da örgütsel hipnoz tesiri ile zihnen yönetilebilir ve güdülebilir bir etkileşime girmektedir.

Kadınsız yahut Erkeksiz Aile

Toplumsal Cinsiyet projelerinin ana hedefi kadına şiddet değil, ailedir. Nihayetinde her yıl yüz binlerce kadın ticari meta olarak alınıp satılmakta, 11-12 yaşında kız çocukları yasal olarak her çeşit tecavüze ve şiddete açık hâle getirilmektedir. Irak, Suriye, Libya ve bazı Afrika ülkelerinde her gün Batılı sömürgecilerce on binlerce kadın ve çocuk tecavüze uğramakta, öldürülmekte yahut yetim bırakılmaktadır. Toplumsal Cinsiyet Kuramları üzerinden proje geliştirenlerin, bu kadınların uğradığı tecavüz ve şiddete dair herhangi bir planları olmadıkları gibi görmezden gelinerek şiddete ve tecavüze çanak tutmaktadırlar. Açık konuşmak gerekirse Toplumsal Cinsiyet Projeleri’nin içeriği kimin kimle çiftleşeceği noktasında sapkın yaşam tarzlarına zemin arayışıdır. Açıkçası bunların derdi cemiyetin “topluluk hakikati” çerçevesinde yükselişi ve mutluluğu değil; erkek erkeğe, kadın kadına, insan hayvana yahut bebekle cinsel birleşme derdidir. Cinsel yönelim, cinsel tercih gibi süslü kelimeler bu sapkın ve azgınlaşmış cinsel arzuların üstünü örtmek için kullanılmaktadır. Anneleri ile cinsel ilişkiye girmek, ensest anlamda kardeş kardeşe cinsel birliktelik yaşamak vs. onların aileye düşmanlıklarının da sebebidir. Klasik aile tipini geleneksel yahut dini diye reddetmeleri, gerici yaşam tarzı diye aşağılamaları hep kendilerinin eşcinsel aile oluşturmak istemelerindendir. Çünkü bu sapkın yaşam tarzlarının önündeki en büyük engel ailedir. Bütün bu sapkın fiillerine karşı kendi ailesini korumak isteyen ve bunun için fikir üreten kimseleri hatta cesaret edip itiraz edenleri insan korkusu (homofobik) ile damgalayıp, linç etmeye çalışırlar. Edep ve ahlak sahibi kimseleri edepsizlikle, ayrımcılık yapmakla suçlarlar. Cinsiyetsiz, kimliksiz, babasız ve annesiz toplum. Evde iki erkek yahut iki kadın, belki yalnız, kimliği belirsiz aileler. Batı, bu hâli bütün çıplaklığı ile gözümüzün önünde yaşamaktadır. Bu durumu Jack Goody şöyle betimlemektedir: “Paris ve Londra’da hanelerin çoğunda, tek bir kişi yaşamaktadır. Bu azalma, ev ihtiyacında da büyük bir artış yaratır. Bu durum, kapitalizm koşullarında aile konusunda teorileri de köklü bir şekilde etkiler. Küçük, tecrit edilmiş çekirdek aile yerine artık daha küçük, daha dağılmış ve parçalanmış aileler vardır.” (Goody 2004: 203)

Goody’nin bahsettiği mevzunun istatistiklerine daha geniş bir perspektiften bakalım: AB istatistik ofisi Eurostat’ın yayınlamış olduğu verilere göre AB ülkelerinde 1964 yılında 3,3 milyon evlilik gerçekleşirken bu sayı 2014 yılında 2,1 milyona gerilemiştir. Aynı süre zarfında boşanan çiftlerin sayısı 330 binden 1 milyona yükselmiştir. Bu ise 1960’lı yıllarda her 100 evlilikten 10’unun, günümüzde ise 50’ye yakınının boşanma ile sonuçlandığını göstermektedir. Bu verilere paralel bir şekilde evlilik dışı doğan çocuk sayısında da artış gözlemlenmiştir. Şöyle ki; 1960’lı yıllarda AB ülkelerinde doğan her 100 çocuktan sadece 5’i evli olmayan anneler tarafından dünyaya getiriliyorken bu oran günümüzde %40’ın üzerine çıkmıştır. Bu oranın en yüksek olduğu Avrupa ülkeleri İzlanda, Bulgaristan ve Estonya’dır. Avrupa’da evlilik dışı çocuk oranının en düşük olduğu ülkeler ise Yunanistan, Kıbrıs ve İsviçre’dir. (Eurostat Database)

OECD tarafından yayınlanan verilere göre ise evlilik dışı doğum oranı 1970’li yıllarda ortalama %10’un altında seyrederken, söz konusu oran 1995’te %24’e, 2014’te ise %40,5’e yükselmiştir. OECD’nin verilerini yayınladığı ülkeler arasında evlilik dışı doğumda en yüksek oranlara sahip olan ülkeler sırasıyla Şili, Kosta Rika ve İzlanda’dır. En düşük oranlara ise Kore, Japonya ve Türkiye sahiptir. (OECD, Family Database) ABD’de de tablo pek farklı değildir. 1975 yılında %14,3 olan evlilik dışı doğum oranı 2015 yılında %40,3’e yükselmiştir. Gençler arasında bu oran %90’lara kadar çıkarken, anne olma yaşının artması ile evlilik dışı doğan çocuk oranının düştüğü görülmektedir. (CDC/ National Center for Health Statistics)

Böylesi bir vehamet karşısında bütün bir ülkenin ayağa kalkması gerekirken inanılmaz bir eziklik ve suskunluk mevcut. Kullanılan ezik dil sebebiyle izzetli ve iffetli kitlenin eleştiri ve tepki kabiliyeti öldürülmekte, itiraz edenler yalnız bırakılarak azgın azınlığın “özgürlük”, “homofobi”, “ayrımcılık” başlığı altına taşıdığı hem sözlü hem de fiili şiddetle etkisiz hâle getirilmesine göz yumulmaktadır. Bu ise sapkınlığın hem siyasî hem de hukûkî meşruiyet kazanmasını kolaylaştırmaktadır.

Diğer taraftan kadının iş dünyasında ve özellikle cinsellik endüstrisinde maruz kaldığı sömürü yeterince ele alınmamakta; hatta Toplumsal Cinsiyet Kuramları savunucuları tarafından kadının cinsellik endüstrisinde uğradığı sömürü “seks işçisi” kavramıyla meşrulaştırılmaktadır/tahkîm edilmektedir. Bu mantıkla “pezevenk” işveren olmakta, tecavüzcü de müşteri.

Önceki günlerde basına yansıyan şu haber mevzumuzu özetleyici niteliktedir: “Oxford Üniversitesi, öğrencileri ‘she’ (kadın) ya da ‘he’ (erkek) yerine cinsiyetsiz zamir ‘ze’yi kullanmaya teşvik ediyor. Öğrenci birliği, bir broşürde bu hareketin trans öğrencilerin rencide olması riskini ortadan kaldırmak için tasarlandığını açıkladı. The Sunday Times’ın haberine göre öğrenciler, ‘ze’ kullanımının üniversite derslerine ve seminerlerine de taşınmasını ümit ediyor. Oxford Üniversitesi davranış kurallarına göre, trans bir bireyi tanımlamak için yanlış zamir kullanılması suç teşkil ediyor. Bir LGBT hakları aktivisti olan Peter Tatchell, ‘Cinsiyet ayrımlarını ve engelleri her zaman vurgulamamanın olumlu bir şey olduğunu’ düşünüyor ve ekliyor: ‘Kullanmak isteyenler için cinsiyetsiz zamirlerin olması iyi bir şey ama bu mecburî olmamalı.’ ” (dusunbil.com)

Kadına Yönelik Şiddet

Kadın, erkek, çocuk yahut yaşlıya gerçekleştirilen hiçbir şiddet tasvip edilemez ve kabul edilemez. Bu şiddet ister fiziksel olsun ister psikolojik isterse ekonomik olsun meşru bir zemini ve karşılığı yoktur. Ancak günümüzde her geçen gün artan kadının kadına, erkeğin kadına, kadının erkeğe, erkek ve kadının çocuğa, gencin yaşlıya karşı şiddet kullanımı söz konusudur. Sosyolojik verilere ve adli organlara yansımış hâdiselerin istatistiğine baktığımızda bu şiddetin kaynağı olarak İslâm ahlâkından, geleneksel yaşam tarzından uzaklaşmaktan kaynaklanan bir tablo görmekteyiz. Alkol kullanımı, uyuşturucu bağımlılığı, işsizliğin getirdiği sıkıntı, aldatma, ahlâksızlık, iletişimsizlik vs. şiddetin en temel kaynaklarıdır. Kaldı ki karşılıklı şiddeti körükleyen bir başka unsur da bazı işgüzar avukatlar ve nafaka/tazminat alabilmek için evlenen bazı kadınlardır. Bu sahada avukat parası, tazminat, nafaka derken inanılmaz bir ticari sektör oluşmuş durumdadır. Bu sektör -iyileri tenzih ederek söylemeliyim- planlı bir şekilde, sûreti haktan görünerek aile bireylerini evden uzaklaştırmak, birbirlerine kışkırtmak, olayları haddinden fazla abartmak şeklinde bir program takip etmektedir. Bu sektörün bir başka cephesinde ise -kimden fonlandıkları meçhul- çeşitli dernekler vardır. Birçok kadın ve erkek cemiyet meydanında, uyuşturucu yahut benzer bir sektörün içinde kaybolup gider; ama bu dernekler onları değil birbirlerini sevmiş, evlenmiş ve anne babaları ile mutlu yaşamaya gayret eden Ayşe ile Hasan’ın ailesini tehlike olarak görürler.

Diğer taraftan kadına yönelik en büyük şiddet yahut taciz işyerlerinde ve sokakta meydana gelmektedir. Hatta bu şiddet bir müddet sonra sömürü ve düzenli istismar hâline dönmekte ve kadın cemiyet içerisinde mahsun bir şekilde terkedilmektedir. Meselenin îzâhını Feminist ekolün öncülerinin hazırladığı “% 99 için Feminizm: Bir Manifesto” adlı eserden takip edelim: “Bu küresel piramit yapısının aynı zamanda toplumsal cinsiyete uzanan etkileri de olduğunu eklemek gerek. Günümüzde milyonlarca siyah ve göçmen kadın, hasta bakıcısı ve ev emekçisi olarak çalışıyor. Çoğu zaman kaçak ve ailelerinden uzakta çalışan bu kadınlar hem sömürülüyor hem de mülksüzleştiriliyor. Üstelik güvencesiz bir düzende, hakları elinden alınarak ve her türden istismara açık bir hâlde ucuza çalışmaya zorlanıyorlar. Küresel bakım zincirlerinin şekil verdiği bu baskı (bazı) ev işlerinin yükünü üstünden atabilen ve zorlu meslekleri icra eden çok daha imtiyazlı kimi kadınlar için iyi koşullar sunabilir. Tabii bu imtiyazlı kadınların bir kısmının kadın haklarını savunmak adına siyah erkekleri tecavüzcü diye hapse atmayı amaçlayan, göçmenlerle Müslümanları rahat bırakmayan, siyah ve Müslüman kadınları Egemen kültürde asimile olmaya zorlayan siyasî kampanyalara destek vermeye davet etmesi ne kadar ironik!”(Arruzza 2019: 69- 70)

Ve son olarak Suriye, Irak, Afganistan, Afrika’da şiddete ve tecavüze maruz kalan milyonlarca kadın. Toplumsal Cinsiyet Kuramcıları’nın destekçisi şirketler aynı zamanda bu şiddetin failleridir.

Netice; Biyolojik Hackleme

Toplumsal Cinsiyet Projesi, insanın biyolojik cinsiyete dayalı hayatının hacklenmesidir. Bu minvalde oluşturulmuş kuramlar ictimâî anlamda bir kurtarıcı reçete değil; bilakis yok etmenin nasılının forma büründüğü bir saldırı planıdır. Bu saldırı bir ülkenin diğer ülkeye saldırısı değil, insanın yine insana saldırısıdır. Yahudi dehasının farklı versiyonu olarak seçkin toplum oluşturma girişiminin ön aşamasıdır. Kendi kendisini imha eden insan yeniden olamamanın ıstırabı ile seçkinlerin kölesi olacaktır. Her şeyin arkasında Yahudi arama mantığından azade olarak bugün yapay zekâ teknolojisi, porno ve fuhuş sektörü, ilaç ve gıda sanayi, uyuşturucu ve mafya kimin yahut kimlerin elindedir? Fuhşu besleyenle dur diyen, uyuşturucuyu üretenle uyuşturucuya karşı savaşı teşvik eden, hastalığı yaygınlaştıranla iyileşmesi için hastaya ilaç satan, barışı savunanla devletlere silah satıp onları birbirleri ile savaştıranlar aynı kişiler, aynı sermaye grupları ve çok uluslu örgütlerdir. Onların bu hâli Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifşâ edilir: “O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.”[1]

Daha söylenecek çok şey var; ancak yazımızı Salih Mirzabeyoğlu’na ait bir şiirle noktalayalım. Bu şiir aynı zamanda ne yapmamız ve ne olmamız gerektiğinin de ipuçlarını veriyor: “Erkek azdır bu devirde/ onun için erkekleşmeye çalışır kadınları/ – mertlik değildir söylemek istediğim! –o ayrı- / zira yeterince erkek olan ancak/ kadındaki kadını kurtaracak.”

Kaynakça:

Arruza, Cinzia. Bhattacharya, Tithi. Fraser, Nancy. (2019). % 99 için Feminizm: Bir Manifesto. çev. Utku Özmakas. İstanbul: Sel Yayıncılık

CDC/National Center for Health Statistics. (21.08.2017). Percentage of Births to Unmarried Mothers by State, https://www.cdc.gov/nchs/ pressroom/sosmap/unmarried/unmarried.htm

Düşünbil Dergisi. (23.04.2019). “He’ (erkek) veya ‘she’ (kadın) değil ‘ze’: Oxford Üniversitesi birliği öğrencilere cinsiyetsiz zamirler kullanmalarını öneriyor”, https://dusunbil.com/he-erkek-veya-shekadin-degil-ze-oxford-universitesi-birligi-ogrencilerecinsiyetsiz-zamirler-kullanmalarini-oneriyor/

Goody, Jack. (2004). Avrupa’da Aile. çev. Serpil Arısoy. İstanbul: Literatür Yayıncılık.

Karaman, Metin. (24.08.2017). “Yozlaşan Avrupa ‘Ailesi’ ”, https://insamer.com/tr/yozlasan-avrupaailesi_815.html

Mirzabeyoğlu, Salih. (2004). Münşeat. İstanbul: İbda Yayınları.

OECD. (22.08.2017). “Share of births outside of marriage”. Family Database, https://www.oecd. org/els/family/SF_2_4_Share_births_outside_ marriage.pdf.

Saylıgil, Feryal. (2016). Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları. Ankara: Dipnot Yayınları. Stone, Alison. (2019). Feminist Felsefeye Giriş. çev. Yonca Cingöz, Bilge Tanrısever. İstanbul: Otonom Yayıncılık.


[1] Bakara, 205.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir