Hüküm Dergisi 5. Sayı, İbrahim SANCAK

TASAVVUFA TESLİM OLAN DEHA

Necip Fazıl, otuz yaşına kadar Allah ve Resulü’ne teslim olmayan bir dehanın macerasını yaşamıştır. Bir İslam ülkesinde, Allah ve Resulüne teslim olamayan bir dehanın, hiçbir şeye teslim olamayacağını gösteren bir numunedir. Bu nokta fevkalade mühimdir. İslam, Müslümanlar en geri çağını yaşadığı bir devirde bile insan kaynaklarının zirvesi olan dehalarını, yabancı kültür ve uygarlık havzalarına teslim etmiyor. Hangi iddiada olursa olsun, hangi güce ulaşırsa ulaşsın, yabancı bir kültür iklimi, Müslüman coğrafyanın orta zekalarını teslim alabiliyor, devşirebiliyor ama dehalarını teslim alamıyor. Yirminci asır Türkiye’si, İslam’ın, tarihi eserlerin kitabelerinden bile kazınmaya başlandığı ve dört koldan tahkir edildiği bir devirdir. Bu zaman diliminde bile ülkede doğan ve yaşayan birkaç dehayı (Necip Fazıl ve Bediüzzaman gibi) teslim alamamıştır.

İslam İrfanı’nın tüm hayatiyetini kaybettiği, kitaplara ve raflara mahpus edildiği, dilinin bile yeni nesiller tarafından anlaşılmayacak hale getirildiği bir çağda, Müslüman kalabilmenin iki yolu vardı. Hayata, dünyaya, gelişmelere gözlerini yuman, sadece ve sadece iman eden, iman ile aklın, iman ile hayatın arasındaki uçurumları umursamayan, İslam’ın sadece belli başlı ibadetlerini bilebilen ve ancak onları tatbik edebilen bir iman… Bu iman, yer yer yobazca bir direniş göstermiş, yer yer eklektik savruluşlar yaşamış, yer yer İslam’ı akla ve mantığa mahkum etmiştir ama direnmesini sürdürmüştür. İslam, bu tür sağlam iman ve eksik anlayışlarla Cumhuriyet’in ilk dönem zulmünden kurtulabilmiş ve bu güne kadar gelebilmiştir. Bu yolla orta zekaların bir kısmı Müslüman kalabilmiş fakat orta zekaların ciddi bir kısmı kayıplar listesine kaydedilmiştir. İkinci yol ise, dehaların, tüm hayatiyetini kaybetmiş İslam İrfan Müktesebat’ına derinliğine nüfuz etmesi, mevcut gerçekliğin ve geçerliliğin ne olduğunu umursamadan ona yeni bir ruh üfleme gayretidir. İşte Necip Fazıl budur…

Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk döneminde hiçbir İslami tedrisat yoktur. İslam’ın tüm izlerinin silinmeye çalışıldığı, “Allah ve ahlaktan bahsetmenin resmi olarak yasaklandığı” bir dönemde, Müslüman olmak ve Müslüman kalmak nasıl mümkün olabilirdi? Halka, kala kala gelenekler kalmış, Kur’an-ı Kerim, bir avuç kahraman tarafından ahırlarda ve yeraltında öğretilmeye çalışılmıştır. Tüm matbuat ve basın tarafından İslam, Müslümanlık, mukaddes kıymetler, kesintisiz şekilde tahkir, tahrif ve karikatürize edilmiştir.

Bu vasatta, Müslüman olabilmenin tek yolu olarak; horlanan, karikatürize edilen gelenek kalmıştı. Normal insanlar tefekkür faaliyetinde bulunabilmek için çaba sarfetmek zorundadır, dehalar ise tefekkürden kurtulmak için… Uykusunda bile bir “mesele” ile meşgul olan, tefekkür yoğunluğu bu kadar ileri derecede bulunan dehalar, herhangi bir gelenek tarafından zapt edilebilir mi?

Dehalarda Zekanın Zapt Edilmezliği

Necip Fazıl, zekasını zapt edemeyen bir dehadır. Sürekli zeka patlamaları yaşar. Öyle ki, zeka projektörü tüm iç alemini aydınlatıyor ve başka bir kaynağa yer bırakmıyor. İç alemine dönüp baktığında zeka parlamasından başka bir şey görmüyor. Zihni evreninde zekanın açtığı mecradan başka bir akış yolu bulamıyor. Tabii ve zaruri olarak da zekasının tatmin edilmesi gerekiyor. Bu durum çok ciddi bir meseledir ve çok tehlikelidir.

Çocukluğundan beri muayyen bir çerçevede tedrisat gören, muayyen bir mecrada akan, silsile ve usule tabi olan bir insan için zeka, ruhi (itikadi) hassasiyetlerin oluşturduğu mecrada zapt edilebiliyor. Bu sebeple İslam tarihi, ilim ve tasavvuf mecralarında dehaları istihdam edebilmiştir. Özellikle de “usul” ilimlerinin tahsili, insanın iç aleminde “akl-ı selim”i inşa ediyor, zekayı zapt eden iki şeyden birisi akl-ı selim, diğeri ise imandır. Necip Fazıl’ın otuz yaşına kadar yaşadığı hayat, herhangi bir çerçeveye dahil olmadığı için, zekası hem iman tarafından zapt edilmemiş hem de zekayı zapt edecek akl-ı selim inşa edilememiştir. İman talimi zekanın parlamasından (tezahüründen) önce gerçekleşmezse, dehaların zekası iman etmez. Zekanın bariz hususiyeti keşif istidadı olmasıdır. Zekanın tezahüründen önce iman talimi yapılmamış, yerleşik bir iman gerçekleşmemişse, zeka keşif ameliyesini bırakıp imana yönelmez.

Dünyada en zor işlerden birisi, dehanın iman etmesidir. Çocukluğundan itibaren başlayan bir iman talimi yoksa kendi başına (ve tabii ki zekası ile başbaşa) kalan deha, iman etmez. Zekanın keşif istidadı faal olduğu müddetçe iman ihtiyacı ortaya çıkmaz. Varlık, insan ve hayat bahislerindeki keşif güzergahı, bir insanın ömrünü aşar, öyle ki binlerce yıl aşar. Üstadın sürekli bahsettiği “meçhulü kurcalama” cehdi, zekanın keşif ameliyesi ve hamlesidir.

Çocukluktan itibaren iman talimi yapıldığı durumda da zekanın keşif ameliyesi ve hamlesi bitmez, sadece imanın inşa ettiği mecrada ve istikamette gerçekleşir. İslam tarihindeki “büyük zatlar”, ana rahminde iman talimine başlanan, doğumdan sonra yoğunlaşan şahsiyetlerdir. Bu sebeple istikametini şaşıran, hedefinden uzağa düşen, çerçeveyi taşan az olmuştur.

Necip Fazıl, otuz yaşına kadar “serazat” bir hayat yaşamakla, zekası ile baş başa kalmıştır. Bu durumda tek istikamet, zekanın tatmin olmasıdır. Zeka tatmin olmadan, iç alemde, başka herhangi bir şeye yer açmaz.

Otuz Yaşında Çağının Ufkunda

Otuz yaşına kadar zekası ile baş başa kalan Necip Fazıl, maddeyi erken yaşlarda aşmış, mücerret meselelere (aleme) dalmış, insanlığın yirminci asırdaki ufkuna ulaşmıştır. İnsanlığın ufkuna ulaşmak, tahsil ile mümkün değil, zira insanlığın batıda ve doğudaki müktesebatının tahsili, insan ömrünü binlerce yıl aşar. Ne var ki dehalarla orta zekalar arasındaki farklardan birisi de burada ortaya çıkar. Orta zekaların insanlığın ufkuna ulaşması tahsil ile, dehaların insanlığın ufkuna ulaşması ise “nokta derinleşme” iledir. İdrak hacimleri ve mücerret tefekkür istidatları yüksek olduğu için temel meselelerde (varlık, insan, hayat, zaman, mekan, ruh, varoluş ila ahir) mesafe almaları hızlıdır.

Necip Fazıl, yirminci asır insanlık müktesebatının batı cenahını hazmetmiş ve aşmış, o müktesebat tarafından tatmin edilememiş, açlığı azalmak yerine artmıştır. İslam irfanının diriliğini kaybetmesinden dolayı ona doğrudan muhatap olamamış, zamanın alimlerindeki seviye ile tatmin olamamış, bu sebeple İslam ile teğet bir hayat yaşamıştır. Yirminci asırda “yaşayan İslam” tortulaşmış geleneklerden ibaret olduğu için zekasını tatmin etmemiş, ne var ki batının da ufkuna ulaşmış ve aşmış, bu sebeple bir süre “berzah”ta kıvranmıştır.

Necip Fazıl’ın ve tabii ki dehaların zekasını teslim almak zordur. Kendinin sevdiği tabirle ifade etmek gerekirse, “namütenahi” bir ufuk gerekir zekasını teslim almak için… Zekasının keşfetmekten yorulacağı veya keşif istidadını kaybedeceği bir ufuk… Zekanın da bir sınırı var, tabii olarak dehaların zekasının da bir ufku var. O göz kamaştıran zekanın, kendi ufkuna (sınırına) ulaşıp anlamaz hale gelmesi, beynini patlatacak kadar zorlanması, sürekli patinaj yapmaya başlaması gerekiyordu. Bir taraftan keşfetme istidadı devam etse de, ufkun uzaklığından dolayı bir noktada yorulmaya başlayacak diğer taraftan da bir sınıra vardığında zekanın işe yaramaz, mesafe alamaz olduğunu görecek bir mecra lazımdı. Malumdur ki insan, anladığı müddetçe teslim olamıyor. İdrak zafiyetine düşmeli fakat hala keşfedilecek bir “meçhul bölge” olduğunu bilmeli ki, teslim olmanın eşiğine gelsin, yorgunluktan, acizlikten diz çöksün, yalvarmaya başlasın… Necip Fazıl, otuz yaşına geldiğinde, zekasını, kendini, hayatını bitirmiş, ya intihar etmek veya yeni bir yol bulmak arasındaki berzahta kıvranmaya başlamıştır. Çıplak zekanın varabileceği ufka ulaştığı içindir ki, zekadan başka bir alet, zekanın dışında bir şeylerin aktığı mecra aramaya başlamıştır. Necip Fazıl, zekasını tükettiği için teslim olan bir adamdır. Öyle bir dehadır ki, zekasını otuz yaşında (bu kadar erken) tüketebilen birisidir.

Zekanın müntehasına ulaşmak, zeka gerektirmeyen sıradan bir fikir yekununa teslim olmayı gerektirmez. Zekanın ufkundaki tüm menzilleri geçtiği için, ona gereken menzil, zekasının ötesindeki, maddenin ötesindeki, aklın ötesindeki, fikrin ötesindeki, “gerçekliğin” ötesindeki bir menzildir, yani hakikattir. Kelimelerin bittiği, idrak faaliyetinin tükendiği, zekanın intihar ettiği, aklın patladığı bir menzil… Hakikat, ötelerin ötesindedir. Lakin o menzile doğru hareket etmek için bir mecra, bir ilim, bir usul gerekir. Tasavvuf, “hakikat ilmidir”, “tevhid ilmidir”.

Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin, Necip Fazıl’ı, bir nefeslik zaman diliminde teslim almış olması, hem kendisinin kerametinden hem de Necip Fazıl’ın “hariçte pişmiş” olmasındandır. Tasavvuftaki engin ufuk, Necip Fazıl’ı çarpmış, sarsmış ve teslim almıştır.

İmam-ı Gazali Hazretleri ilim mecrasından gelen, ilmin zirvesine ulaşan birisidir. Hayatının başından itibaren iman talimine tabi olduğu için, çıplak zeka krizini yaşamamıştır. O, aldığı talim ve terbiye ile zekasını ilim mecrasına sürmüş, ilim mecrasının bitmez tükenmez ufkunda yormuştur. Neticede ilim mecrasında inşa ettiği “Akl-ı Selim” ile mesafe almıştır. Fakat ilmin zirvesinde, akl-ı selimin müntehasında krize girmiştir. İmam-ı Gazali Hazretleri “Akl-ı Selim” krizine yakalanmıştır, tabii ki zekası da bu krizde muharrik kuvvettir. Büyük İmam’ın misallendirdiği vakıa, ilim mecrasının da bir ufkunun olduğu, o ufka ulaşıldığında “hakikat buhranının” başladığıdır. İlim, hakikat arayışının çerçevesini, güzergahını, usulünü verir ama müntehasına kadar götüremez. Büyük İmam’ın ruhi inkişaf güzergahı, ilim mecrasından “hakikat ilmine” ulaşmak olmuştur. Necip Fazıl ise çıplak zeka buhranına yakalanmış, o güzergahtan “hakikat ilmine” vasıl olmuştur. Her iki misal de bir taraftan farklı güzergahları işaret ederken diğer taraftan menzilin tek olduğunu ispatlamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir