Hüküm Dergisi 5. Sayı, Murat ŞAN

TARİH KALPAZANLIĞININ SON

Tarih, sosyal ve siyasi olayların büyük bir laboratuarıdır. Yaşanan her vakanın kökleri bir şekilde tarihte mevcut olduğuna göre bugünü doğru anlamak ve geleceği güçlü bir şekilde inşa etmek için yararlanabileceğimiz yegane gözlem ve tecrübeler tarihin sayfalarındadır. Tekrarı ve telafisi mümkün olmayan hayat sürecini, bu laboratuardan edineceğimiz sonuç (hüküm) raporlarıyla tahkim etmek ve istikbalimizi sağlam temellere bina edecek hayati kodları elde etmek, tarih ilminin tarafsız ve doğru yapılmasına bağlıdır. Bu niteliği ile doğru tarih emsalsiz bir kıymete sahiptir. Aynı ölçü ile tarihin çarpıtılması ise toplumları ve devletleri yok olmaya götürecek ölümcül bir hatadır.

Üstad Necip Fazıl, Büyük Doğu idealinin dünya görüşüne bağlı “Devlet ve Cemiyet” gayesinin tahakkuku için tarih görüşünü, muhasebesini, kıymet hükümlerini, dost ve düşman kutupları, gerçek ve sahte kahramanları ilim ve fikir haysiyetine bağlı bir mecburiyet içinde tespit, teşhis ve teşhir etmiş, istikamet çizgisini de çekmiştir.

Üstad, tabiî ki bir tarihçi değildir. O bir sanat ve tefekkür adamıdır. Fakat tarihi vakaları ve şahsiyetleri konu edindiği eserlerinde, İslam’ın dünya görüşünün çağımızda tatbik edilmesinin fikir ve aksiyon mimarlığını temsil eden Büyük Doğu’nun gayesi istikametinde kıymet hükümleri ortaya koymuştur. Vakaları değil manaları hedeflemiş, eserlerindeki vakalar ve bilgiler bütününü ilmi kriterlerin teftişine açık bırakmıştır. Zaten vakalar ve bilgiler yığınından posayı atıp özü çıkaracak olan, irfan ve hikmet sahibi bir fikir adamından başka kim olabilir?

“Dünyada her şeyin sahtesi görülmüş fakat ilim ve tarihin devamlı yalancısına rastlanmamıştır.” Bu ülkede ise yahudi, dönme, mason, kozmopolit ve emperyalizm ajanlarıyla el ele olan İttihat Terakki eşkıyası ve onun genlerini taşıyan Cumhuriyet rejiminin yalan tarih imal etmiş olması, Üstad’ın istikamet çizgisini daha da önemli kılmaktadır.

Maddi ve manevi alandaki batı sömürgecileri ve bunların gönüllü-gönülsüz ajanları, bin yıllık İslam vatanı olan bu topraklardan İslam’ı topyekun tasfiye ve yok etmeye yönelik teşebbüslerinde her türlü vasıta yanında yalan ve sahte tarih imalciliğine de başvurmuşlardır. Bu kadrolar baskıcı ve zorba bir rejim vasıtası ile İslam çocuklarını tarihinden, ecdadından ve mukaddeslerinden koparmanın hatta bütün bu değerlere düşman etmenin icracısı olmuşlardır.

İşte bu korkunç çığır, mazlum ve masum Anadolu kıtasında Büyük Doğu’nun yalçın kayalıklarına çarparak paramparça olmuştur.

Üstad, kırk yıllık mücadele hayatında her cephede, çoğu zaman tek başına çarpışmış, adeta tek kişilik bir ordu gibi bu işin destanlık savaşını vermiştir. Memlekette estirilen samyelinin idrakleri kuruttuğu, zulüm kılıcı ile yorgun milletin korku dağlarıyla çevrildiği bir hengamede, “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!” ve “İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!” çığlığı ile meydan yerine dikilmiştir.

Üstad, yalan tarih imalciliği ile yüceltilen bütün sahte kahramanları ifşa etmiş, iman semamızın en parlak yıldızları olan gerçek kahramanlarımızı abideleştirmiştir.

Tarihimizin en büyük şahsiyetlerinden olan II. Abdülhamit Han’a, emperyalist efendilerinin buyruğu ile “Kızıl Sultan” yaftasını takan tarih kalpazanlarına, iman şecaatinin en üst perdesinden “Ulu Hakan” diye haykırarak ehramı tekrar temelleri üzerine oturtmuştur.

Milli kurtuluş hareketi fikrini ilk düşünen, işgale karşı Anadolu’yu ayaklandırmak için ilk hamleyi başlatan fakat sonra aldatılan, ihanete uğrayan Sultan Vahdeddin’in, “Vatan Haini değil, Büyük Vatan Dostu” olduğunu ilk olarak Bugün gazetesinde tefrika edilen ve daha sonra da kitaplaştırılan eseriyle O söyledi. Bu milletin evlatlarını gerçek tarihle O yüzleştirdi. Bu noktada bedeller ödedi. Kitapları toplatıldı, davalara muhatap oldu, hapsedildi fakat tarihi sahte kahramanlardan temizleme ödevinden hiçbir zaman vazgeçmedi.

“Son devirde yerleşen İslam nefreti ve en kuduz zulüm kılıcı ile düşürülen mazlum başların” destanını O yazdı.

Mazlum Anadolu’nun son can havliyle gerçekleştirdiği yaşama iradesini, masada şahsi iktidarları karşılığında efendilerine peşkeş çeken zulüm çetesinin “devrim” adı altında masum Anadolu halkına reva gördükleri, işgal ordularının bile yapamayacağı cinayetleri hunharca işleyen devrimbaz kodamanları O ifşa etti. Ki o günlerde Üstad’ın ifadesiyle “Müslümanlık zindanı camilerden bir hıçkırık sesi dahi gelmiyordu.”

Bugün yeryüzünün her noktasında kanayan İslam dünyası, ufuklarda onun çizdiği istikameti arıyor.

Zalime karşı cesaretin, masuma karşı merhametin, haksızlığa karşı adaletin, sefalete karşı izzetin, ihanete karşı bedelin, soysuzluğa karşı asaletin bestesini elimize tutuşturan Üstadımıza selam olsun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir