Halid İSTANBULLU, Hüküm Dergisi 7. Sayı, İhsan Şenocak, Makaleler

TAKSİM; SOYLULAR İSYANI YA DA İDRAK YOLLARI HASTALIĞI

İdrak yolları iltihaplı olanlar da hadiseleri anlamak için cehdeder, ter döker fakat sistemdeki maraz hem gerçeğe muhatap olmalarına mani olur hem de anlama sürecine tabi tuttukları her meseleye hastalık bulaştırır. Hastalığı teşhis edip, idrak yollarını bir defa tedavi etmek, anlama sürecini bin defa yeniden başlatmaktan evladır. Ne var ki hastalık, idrak yollarında olunca hasta, derin bir “idrak krizi” içinde olduğunu idrak edemez. Bu yüzden yeniden başlayan her anlama süreciyle meselenin çözüleceğini zanneder.

Peygamberler idrak yolları hastalarını da tedavi olmaya davet ederler. Bu yolda ızdırab çeker, zulme maruz kalırlar. Onlar, kurtarmak istediklerinin tuğyanlarına maruz kalan büyük mazlumlardır. Mazlumdurlar fakat güçlerinin tesiri en kuvvetli zalimlerle kıyas dahi edilmez. Sarsılmaz imanlarıyla ateşin içinde de, Kızıl Deniz’in kenarında da irade abidesidirler. Yollar daraldığı, kapılar kapandığında “Ya Fettah” deyip ilk ve son ilticagâhları olan Rablerine sığınır, bir kişilik büyük bir ordu olurlar. Beddua etmez, intikam peşinde koşmazlar. Ümmet-i davet kadrosu içerisinde yer alan bir zalimde hidayet ışığı görünce, onu kurtarana kadar çektiği her nevi beladan zevk alırlar. Bir gül için binlerce dikene katlanırlar.

Firavun da idrak yolları hastalığına yakalanmıştı. Hastalık, ondan bürokrasiye daha sonra da Belamlar’a geçti; kısa zamanda bütün memlekete yayıldı. Hz. Musa ise en fazla mikrob üreten hastaları/sihirbazları tedavi etti, fakat salgını önleyemedi.

Firavun Musa’yı dışlaması, ibadethanelerde namaz kılmayı yasaklaması, insan haklarını ihlal etmesi noktasından idrak yolları marazının sembol ismi oldu. Ne zaman bir cemiyette bu hastalık nüksetse ilk olarak akla o gelir. Hz. Musa hasta Firavun’a sukûtla cevap verdi; Taşlı sopalı eylemde bulunmadı. Kaldırım taşlarını sökmedi. Firavun’un polislerine molotof atmadı. Araba yakmadı, çarşıpazar yağmalamadı. “Zarar vermek de yok; zarara zararla mukabele etmek de yok” dedi.

Büyük Mazlumlar Gibi

Hz. Musa, kendinden önce yaşayan Büyük Mazlumlar gibi yaptı. Evlere çekildi. Evleri, mescid/ medrese yaptı. Toprağa atılan tohum gibi yüreklerde doğmak için bir mevsim gözlerden kayboldu.

Hz. Musa, alttan alıp geri çekilince Firavun’un tekebbürü arttı. Kıpti terörü hayatın her noktasına yayıldı. Firavun kararlıydı, roller değişmeyecek, Musa’nın ümmeti müebbed köle, Kıptiler de daimî efendiler olarak kalacaktı. Bir gün kahinler Firavun’a Benû İsrail’den doğacak bir çocuğun sistemi değiştireceğini haber verince aristokrasiyi muhafaza edebilme adına doğan bütün erkek çocukları öldürme emri verdi. Kız çocukları kalacak, erkekler katledilecekti.

Efendilerin Soylu İktidarı

Firavun’a göre kendi kutsal, millet de ona hizmet etmek için yaratılan mahkur varlıktı. Kutsalı korumak için bütün bir millet feda edilebilir, erkek çocuklar öldürülebilirdi. Öyle de oldu. Kahinlerin haber verdiği gibi Benû İsrail’den dünyaya gelen çocuklar için ölüm emri çıkarıldı. Efendilerin soylu iktidarını korumak için çocuklar öldürüldü.

Marazı önlenemez kılan üstün ırk mikrobuydu. Firavun’a göre kavmi birinci sınıf insanlardan Hz. Musa ve milleti ise kölelerden müteşekkildi. Kölelerin efendilerin önüne geçmesi, onları idare etmesi, onlar üzerinde tasarrufta bulunması ehramı tersine çevirmekti. Efendileri koruma kanununa da aykırıydı. Benû İsrail’den biri, onlarla aynı mekanda ancak hizmetçi olarak yer alabilirdi.

Allah’ın Talimatları ve Mekke’nin Esasları

Mekke müşriklerinde de Firavun marazı vardı. Bu yüzden Allah’ın talimatlarını Daru’n-Nedve’nin esaslarına göre kıymetlendirip, Taif emiri Urve b. Mesud ya da Mekke eşrafından Velid b. Muğire varken Abdullah’ın yetimi Hz. Muhammed (ﷺ) peygamber olamaz dediler. Sistemleri çökünce Allah Resulü’ne (ﷺ) kendilerini “imtiyazlı Müslüman” olarak kabul etmesini önerdiler. Allah’ın talimatlarıyla, insana ait değer yargılarının son çatışması ve insana ait sistemin ağır darbe alması böyle başladı.

Allah Resulü (ﷺ), bütün şubeleri marazlanan toplum için umuttu. Fakat Mekke “Ölürüm de bu ilacı almam diyen idrak yolları hastası gibi” direndi. Her ayeti duyduğunda şiddeti artan bir yanardağ gibi kustu.

Mekke, Peygamber’den rahatsız oldu. Şu kadar zaman O’nu sürmek, öldürmek ya da zincire bağlamak üzerinde tartıştı/çalıştı.

Hastanın; doktordan, ilaçtan, hastaneden rahatsız olması nasıl bir duyguysa; Mekke’nin Allah Resulü (ﷺ), Kur’an-ı Kerim ve Erkam’ın evinden rahatsız olması da aynıydı.

Aristokrasi Hastalığı

Mekke, dağılan cemiyet yapısını yeniden inşa eden; şehrin en uzak noktasındaki yatağa mahkum hastaları ziyaret eden, kadına mirastan pay veren, “Bundan sonra kız çocuklarından utanma yok” diyen, onları diri diri toprağa gömen zihniyetin gözleri önünde torunu Umame’yi namazda kucağında taşıyan, çocuklarla oynayan, mescidi onlara açan, borçlu biri musallaya geldiğinde, “Alacaklılar çocuklarını rahatsız etmesin, bana gelsin, borçlunun mevlâsı benim” buyuran, “En hayırlınız ailesine karşı sorumluğunu yerine getirendir.” ifadesiyle aileyi kıymetlendiren, evde koyun sağan, ayakkabısındaki söküğü diken, mütevazi yaşayan, ahirete giderken namazı ve köleleri vasiyyet eden, ashabına, “Köleler kardeşinizdir. Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin.” buyuran, nimeti ashabıyla, nikmeti de ailesiyle paylaşan, hakaret edenlere hidayete ermeleri için dua eden bir Peygamber’den rahatsız oldu.

Allah Resulü (ﷺ) Mekkeliler’e ait meyhaneleri kapatmadı, evleri basıp içki küplerini kırmadı, ayyaşlara para cezası kesmedi. Zor kullanmadı. Ensardan bir sahabi, Hristiyan olan iki oğlunu Müslüman yapmak için çok uğraşınca O’na, Kur’an’ın diliyle; “Dinde zorlama yok” buyurdu. Hristiyan’a domuz eti yiyemezsin, Yahudi’ye Havra’ya gidemezsin demedi. Buna rağmen Küfür ittifakı O’ndan rahatsız oldu.

Allah Resulü’nden (ﷺ), insanlara borç verip, ödeyemeyince de onları köle yapan faiz lobisi; kadını cinsel meta olarak gören insan tüccarları; ayrıcalıklılarını kaybeden şehir eşkıyaları rahatsız oldu. Bu yüzden yoluna diken serildi. Kölelerin bile duymadığı hakaretlere maruz kaldı. Ashabına işkence edildi. Mekke’nin bu kaosa daha fazla dayanamayacağını anlayınca hicret etti. Yine de “müşrik öfke” dinmedi. Müşrikler, her defasında daha büyük ateş parçaları kusan bir yanardağ gibi üzerine geldi.

Müşrik öfke Mekke’ye sığmadı, Bedir’e Uhud’a, Hendek’e taşındı. Ağır mağlubiyetler alan müşrik öfke, savaşamaz hale gelince, yalnız kalan münafıklar yöntem değişikliğine gidip mücadeleyi maddi cepheden manevi alana taşıdı; Hz. Aişe’ye iftira etti.

İslam güç kazandıkça, müşrik/münafık öfke muhataplarının idrak yollarını bütünüyle tıkadı. Kendi değer yargılarına göre ikinci sınıf olan birinin soyluları idare etmesini kabul edemediler. Fakat ne Hz. Musa ne de Allah Resulü (ﷺ) küfür lobisi rahatsız diye Şeriat’ı cemiyete tatbik etmeyi askıya aldı.

Dua Darbesi

Allah Resulü (ﷺ) gibi ümmet de Firavun marazının kahrına uğradı. Diktatörler tarafından yönetildi. Medreseler yıkıldı. Camiler, tekkeler ahır yapıldı. Kadınların başlarından örtüler zorla alındı. Mütedeyyin insanlar içki içmeye, eşleriyle dans etmeye zorlandı. Şapka takmayanlar asıldı. Harf devrimiyle dersiâmlar sistem dışına itildi. Resmi kurumlardaki mescitler Müslüman fişleme büroları gibi çalıştı. Bütün bunlara rağmen müslümanlar sokaklara çıkıp da eşkıyalık yapmadı. Hz. Musa ve Allah Resulü (ﷺ) gibi Müslümanlar da evlerine çekildi.

28 Şubat sürecinde de benzer zülümler yaşandı. Baş örtüsü yasaklandı, Kur’an kursları basıldı, vakıf malları gaspedilip yandaş kurumlara ulufe olarak dağıtıldı, Kur’an-ı Kerim örgüt kitabı muamelesi gördü, nezarethanelerde işkenceden hamile kadınlar çocuklarını düşürdü, yargısız infazlar yapıldı, başörtülü diye anneler, çocuklarının mezuniyet ya da yemin törenlerine alınmadı. Bütün bunlara rağmen hiç biri polise taş atmadı, kamu ya da şahıs malına zarar vermedi. Onlar evlerine çekilip yerden göğe ışık hızına denk uzun menzilli dua oklarını gönderdiler. Teheccüt vaktinde seccadelerin üzerinde Hz. Musa gibi “İktidarlarını yok et, yüreklerine darlık ver Ey Rabbimiz!” diye yalvardılar.

Hz. Musa’nın eve çekilmesini zafer olarak gören Firavun gibi, cuntacılar da 28 Şubat darbesiyle İmam Hatiplerin kapatılmasını büyük bir başarı olarak ilan etti. Ne var ki Hz. Musa ve Harun’un dualarıyla yıkılan Firavun gibi, cuntacılar da aksakallıların dualarıyla yok oldu. Tanklı postmodern darbe, mazlumların “dua darbesi”ne direnemedi.

İslam karşıtları on yıl muhalefette kalınca, halk özgürleşti. Kapanan okullar açıldı. Okullara Kur’an-ı Kerim dersi kondu. Bunu varoluşsal bir tehdit olarak gören Firavun marazı infilak etti. Marazlıların kimi meyhaneden, kimi gece kulübünden, kimi namahrem kucaklardan, kimi meclisten, kimi davulla, kimi zurnayla koştu meydanlara. Yandaş medya onu yüz, yüzü bin gösterdi, kıyamet koptu diye haber yapıldı, ilk defa icad edilen yalanlar sosyal medyada en çok izlenen/ okunan haberler(!) oldu. Yobazlar ayakkabı ile camiye girdi, bira içti. “Biz üstün ırka mensup soylular olarak, Müslüman bir başbakan istemeyiz” diye nara attı. Ezan sesinden rahatsız olduğunu söyleyip, hoporlöre ayar yapılmasını isteyenler gece yarılarında tencere tava çaldı. Ayyaş bir halde kamera karşısına geçip, “Üstün ırka mensup insanlar olarak muhalefette bırakılarak aşağılandığımızı düşünüyorum. Tez önlem alınsın, Başbakan istifa etsin.“ diye demeçler verdi.

Yalan yobazları her nevi yalana rağmen istedikleri havayı yakalayamayınca uluslararası medya aracılığıyla dünyaya imdat çağrısında bulundu: “Rahatsızız! Ey Güçlerin Tanrısı ABD! Ve Sen AB! Bize Acil Yardımda Bulununuz.” Meydanlara kurulan dev ekranlardan akşam sabah NATO’nun işgal birlikleri gözlendi. Çok inanmışlardı Batılı dostlarına, mutlaka yardımlarına geleceklerdi. Çünkü sistem kurulurken onlara garanti verilmişti, devrimleri yapma karşılığında azınlık çoğunluğa hükmedecekti.

Çapulcu Tezkiyeleri

Eylemlerin zaman zaman farklı şekillerde tezahür etmesi, hadisenin dış bağlantısının hala devam ettiğini göstermektedir. Gariplik ise, bu marazın diyalogla aşılacağını zannedip, çapulcuların gönlünü almaya çalışanlarda. Çapulculuğun üstün ırk marazı olduğunu herkesten daha iyi bilmesi gerekenlerin demeçleri, maalesef ki hastalığı salgın hale getirmekten başka bir amaca hizmet etmemektedir.

Çapulcu demokrasi, insan hakkı vesaire tanımaz. Yeryüzünde bir o, bir de diğerleri vardır. Diğerleri de ona hizmet etmekle mükelleftir.

Türk Öğün, Çalış, Güven Yeni Eylem Arakla

Üstün ırk marazı her ne kadar, ciddi anlamda yıkımlara sebep olsa da, büyük çaplı bir temizlik yapması itibariyle de rahmet-i ilahidir. Firavun da, Nemrut da, Ebû Cehil de bu hastalıktan ölmüştür.

Anlaşılan Emperyalizm, bu üstün ırk hastalığının ürettiği öfke ve nefret gazını daha bir zamana kadar yıkan ve yakan bir enerji olarak kullanmaya devam edecek. Zira ortada bir meydanı hiç ikmal yapmadan iki hafta zinde tutacak bir enerji var. Eğer bu enerji tencere tavayla tüketilmeseydi, İstanbul’un bir aylık enerji sorununu çözebilirdi. İlerde olur da CHP iktidara gelirse mutlaka bu gençleri enerji santrali olarak kullanmalı. Bunlarla Türkiye dünyada enerji devi olur. İstihza etmiyorum, adamlar zerrelerine varıncaya kadar enerji dolu. Yattılar olmadı, durdular olmadı, soyundular olmadı. Yarın da sokakları açık yatak odasına çevirirler, Kemalizm’in yeni kuşağını açık havada kazanırlar. Bu da olmaz, Başbakan’ı gönderemezlerse, hep birlikte ayağa kalkar Ankara’ya doğru yönelir, “Türk, öğün, çalış, güven, Batı’dan yeni eylemler arakla” diyerek Mustafa Kemal’e tevessül eder, yeni bir tarz geliştirirler. Ya da Behçet Kemal’in Mustafa Kemal için yazdığı “Mevlid” i okurlar. Durmak yok, mikrop üretmeye ve üretileni salgılamaya devam diye and içerler.

Hasan Sabbahlaşma Sendromu

Çapulculara mensup gençlerin “Rahatsızım, özgür olmak istiyorum.” demeleri bir nevi enerji içeceği gibi. Zira bu cümleyi sarf ettiklerinde, bütün düşünme melekelerini kaybediyorlar. Bu durum tam bir Hasan Sabbahlaşma sendromudur. Aslında bu halleriyle şunu söylemek istiyorlar: “Ayyaşım, marazlıyım bu yüzden yaptıklarımdan beni sorumlu tutmayın. Bunu bir nevi şatahât hali kabul edin. Varlığım Müslümanlara hakaret etmekle kaimdir. Dolayısıyla beni bu zevkten mahrum etmeyin. Ey gece yarısında mahallesinde tenceretava çaldığım ahali! Lütfen beni mazur görün, ne dediysem, ne yaptıysam “İşte Türk genci budur” deyin, varlığımla müftehir olun. Camide bira içeyim fakat kızmayın, milleti provoke ediyor demeyin, ‘bu bir hesaplaşmadır’ diye sevinin.

” Neden Rahatsızlar?

İdrak yolları hastalığına yakalan bu çapulcular, neden rahatsız? Sahi sokakta yürürken bir ahlak polisi yanlarına gelip onlara; “Beyefendiler! Kollarınızdaki aşufteler bu halde cahiliye libasıyla dolaşamaz” mı dedi ya da devlet dairelerinde kızlarına, “Bundan sonra mesai saatleri içerisinde başörtülü olacaksınız” diye uyarı cezası mı verildi. Müslüman Gençler meyhanelerini mi bastı? Neden rahatsızlar? Yine mini etek giyiyor, yine üstsüz denize giriyor, yine aşufteler girdikleri patron odalarından sanatçı kimliğiyle çıkıyor. Yine gayri meşru çoğalıyor. Bale salonlarında çiftleşiyor. Sokakta uluyor. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü zamanında ruhsatla satılan şarabı dilediği miktarda alıyor, istediği yerde tüketiyor. Yine okulda, yolda, köprüde Mustafa Kemal’in adı, başka yerlerde anası, babası var. Gazeteler istediği gibi sövüyor. Sözcü, Cumhuriyet tarihinde hiç olmadık şekilde muhalefet ediyor.

Oysa İmam Hatip öğrencilerinin hala askeri okullara girmeleri yasak, Ayasofya ibadete kapalı, medrese ve tekkeleri kaldıran kanun yürürlükte, şeriatı anlatmak yasak, bazı okullarda örtü serbest değil.

Onların ki asırlık Firavun marazı. “Biz efendi, siz kölesiniz. Efendi ve köleler arasında niceliğe değil niteliğe bakılır. Yatak odasından icazetli bir sanatçıyla, bir Müslümanın oyu eşit olamaz. On yıl tahammül ettik. Artık yeter eski sisteme dönülsün. Büyük babamız İnönü zamanında olduğu gibi oylar açık verilsin, tasnif gizli yapılsın. Bütün bu süreç CHP merkezinde Kılıçdaroğlu başkanlığında teşekkül edecek bir heyet tarafından yürütülsün.

Efendiler! Bir Müslümanın reayası olmak, protokolde onun arkasında oturmaktan rahatsızsanız, Taksim Havası ile şifa bulamazsınız. Size sandık havası iyi gelir. Kendinizi o havaya alıştırın.

Müslümanın önde olmasından rahatsız olmanıza da doğrusu pek bir anlam veremedim. Zira siz geride olmayı erdem kabul eden bir güruhtunuz. Bu yüzden Tanzimat’tan bu tarafa hep Batı’nın gerisinde yürüdünüz. Müslümanlar hamallık yaparken dahi eşyalarını taşıdığı İngiliz Sefire; “Sen keferedensin! Dolayısıyla bir müslümanın önünde yürüyemezsin, geri dur.” derken atalarınız keferenin postallarını siliyordu.

Siz ister postal silin, ister Batı’dan yeni kaos ihaleleri alın, ister Taksim’de eski havaları arayın. Bu millet, siz öfke patlaması yaşıyorsunuz diye İslam’dan vazgeçmez. Çünkü, Müslümanlar’a aidiyeti en son Çanakkale’de tescil edilen bu ülke ayyaşlara, marazlılara bırakılamayacak kadar önemlidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir