Abdulhakim İMAMOĞLU, Gezi Yazısı, Hüküm Dergisi 1. Sayı

SURİYE İZLENİMLERİ

İlim tahsil etmek için gittiğim Suriye’ye İFAM’ın (ilmi ve fikri araştırmalar merkezi) “kardeşlik konvoyları” eşliğinde dönmenin heyecanı içerisindeyim. Yıkılan evler, bombalanan camiler, yol kenarlarında kurulu çadırlar, ekmek bulmakta güçlük çeken insanlar, çocuklar ve iffetli kadınlar… Manzara, ajanslardan okuduklarımdan ve Suriye’li arkadaşlardan dinlediklerimden çok daha vahim… Allâh Rasûlü’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi “Leyse’l haberu kel iy’an/görmek işitmek gibi değil.” (el-Hâkim, Müstedrek, Kitâbü-t Tefsîr, no: 3303).

Sokaklar yıkılmış, evler harap olmuş, dükkânlar kapalı, omuzlarda tabutlar taşınıyor, sürekli yeni mezarlar kazılıyor fakat İslam gençliği dimdik ayakta, dualarının ana mevzuu ise şehadet… Kararlılar, kırk yıldır devam eden rejim yıkılacak. Cihadın sonu “hıtâmuhu misk” olacak. Suriye’ye her girişimde yıkılan binaların çoğalmasına inat bu kararlılığın daha da arttığını görüyorum.

Özgür Suriye Ordusu yetkililerini “kardeşlik konvoylarının” dağıtım planını hazırlamaları için aradığımda ses tonlarında hep bir burukluk olur. Zira her gün yeni şehit haberleri alıyorlar. Bir defasında Özgür Ordunun Kızılayı mesabesindeki yardım kuruluşunda ki arkadaşı arayıp, planı sordum. Kendisinin o an bir köyde olduğunu hava bombardımanı neticesinde vefat eden şehitlerin defniyle meşgul olduğunu söylemişti. Ne zaman ararsanız benzer durumlarla karşılaşırsınız. İlgili kardeşler ya yardım dağıtmak ya hasta taşımak ya da şehitleri defnetmekle meşgul. Suriye’de acı, hüzün, umut, izzet ve direniş etle tırnak gibi…

Türkiye’den giden yardımları koordine ile meşgul olan Suriyeli bir hocamız mazlum İslam ümmetinden yana taraf olan milletimize teşekkür ve duadan sonra şu meyanda bir sitemde de bulundu. “Diğer gıda maddelerinden vazgeçtik. Şiddetli bir şekilde ekmeğe ihtiyacımız var.” Hoca bir ara maziyi yâdederken, cihattan önce Türkiye’den yüzlerce öğrenciye ders okuttuğunu, fakat şimdilerde onların bir telefon bile açmadıklarını söylemişti.” Bu yüzden Suriye uleması, yaklaşık yüz tır yardım malzemesini Bilad-ı Şam’a ulaştıran İFAM’a karşı ayrı bir muhabbet besliyor.

Biz sınırda Kızılay nezaretinde yardım malzemelerini Suriye’ye geçirip Özgür Suriye Ordusu’nun dağıtım planı çerçevesinde farklı bölgelerden gelen kardeşlerimize teslim ediyoruz. Tırlar giriyor, ambulanslar çıkıyor. Maalesef ki ambulans seferleri daha çok.

Âlimler yoğun meşguliyetleri arasında ilmi faaliyetlere de devam ediyor. Suriye ve Türkiye arasında sürekli gidip gelen bir hocamız Şam’daki evini terk ederken yanına birkaç kitap almış, onlardan bir tanesi de Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi’nin « Mevkifu’l Akl » isimli muhteşem eseri. Hoca kitabı gösterdi. Kapağın içinde Mustafa Sabri Efendi’nin kendi el yazısı var. “Bununla teberrük ediyorum” diyor.

Suriye’ye ikinci seferimde İdlib’ten bir arkadaşla tanışmıştım. Yirmibeş yaşlarındaydı. Ailesi Suriye’de kendisi ise Kilis’teki çadır kentte kalıyor, hem hafızlık yapıyor hem de çadır kentte ki çocuklara Kur’an-ı Kerim öğretiyor.

Büyük bir alimin riyasetinde Suriye Müslümanları organize olmuş, her şehirde idari, askeri birimler teşkil etmişler, yardım büroları, mahkemeleri, belediye teşkilatları var. Yeni Suriye’nin tüm kuruluşları İslami esaslara göre idare ediliyor. Özgür Ordu İslâm’a tam bağlı, her işlerinde ulemâ’ya başvuruyor. Âlimlerden oluşan bir heyet mücahitler arasında oluşan küçük çaplı ihtilafları anında çözüyor. Son karar İslam mahkemelerine ait. Kararlara mutlak itaat var.

Moralleri çok yüksek. Fakat askeri malzeme temininde sıkıntılar var. Silahın çoğunu ele geçirdikleri Suriye Ordusu karargâhlarından temin ediyorlar. Uçak savar ve ağır silahların yetersizliğinden yakınıyorlar. Emperyalist ülkelerden silah geldiği iddialarını ise kesin bir dille yalanlıyorlar. Hatta Amerikalıların Akdeniz üzerinden gelen silahlara el koyduklarını ifade ediyorlar. Bütün bunlara rağmen başta Halep olmak üzere pek çok şehirde rejimin askeri açıdan son derece stratejik öneme sahip tesislerini ele geçirdiler. Mesela Haleb’in yüzde doksanı fethedilmiş durumda.

Bir hava saldırısında ailesinden sekiz kişi şehit düşen Enes kardeşle tanıştım. Babası, annesi, ablası ve ablasının iki çocuğu şehit olmuş. Her namaz sonrasında Rabbinden şehadet isteyen merhum babasını hatırlayıp gözleri doluyor. Ama her şeye rağmen hamdediyor, “onlar şehit oldular, ebedi kurtuluşa erdiler, sıra bizde ” diyor.

Hocamızla Suriye topraklarında ilerlerken bir kardeşimiz: “Allah Tela bize rahmet kapısını açtı, elhamdülillâh. Bize şehadet nasib ediyor. Halid bin Velid Efendimiz bile o kadar cihad etmesine, onca yara almasına rağmen, çok arzuladığı şehadete ulaşamamıştı. Rabbim millet olarak bizi bu devletten mahrum etmedi.” diyor.

Suriye’nin Türkiye sınırına yakın bölgelerinde çok sayıda aile, “belki çadır kentte yer açılır da bizi de alırlar veya en azından sınır bölgesinde uçakların bombalarından çocuklarımızı koruruz” temennisiyle bekliyor. Aile büyükleri farklı büyüklükteki çadırlarda soğuk kış şartlarında bir örtünün üzerine bir kaç çocuğuyla oturmuş hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar. Baktıkça utanıyorum, rahat yataklarda yatan, evinde yorgan ve battaniye biriktiren müslümanlardan olduğum için hayıflanıyorum.

Özgür Orduya ait yardım koordinasyon merkezi çok sistemli çalışıyor. Hepsi gönüllülerden oluşmuş. Orada İfam’ın ayrı bir yeri var. Teslim tutanakları yanında bir de teşekkür belgesi hazırlamışlar. Bense bunları yapmak vazifemiz; asıl zor olanı sizler yapıyorsunuz. Eğer bir belge verilecekse onu bizim vermemiz gerekir dedim.

Sınır kapılarından itibaren Suriye’deki büyük değişimi hissediyorsunuz. Öğrencilik yıllarımda çokça geçtiğim Öncüpınar sınır kapısının Suriye tarafında artık rüşvet isteyen görevliler yok. İlgili birimlerde bombardıman altında dahi cemaatle namaza devam eden müstakim Müslümanlar var.

Sokaklarda aralarında çok küçüklerin de bulunduğu çocuklar kasetçalar ve amfi eşliğinde gösteri yapıyor, slogan atıyorlar. Çocuklar yürüyüşe devam ettikçe sayıları artıyor, bir meydana ulaştıklarında ise teşkil ettikleri yekün bir miting yoğunluğuna ulaşıyor. Bir hava saldırısında şehit olma ihtimalleri yüksek olan ümmetin bu izzetli gençleri yürüyüş esnasında, “Lebbeyk lebbeyk lebbeyk ya Esed” (Buyur, emrindeyiz ey Esed !) diyen rejim yanlılarına karşı “Lebbeyk lebbeyk lebbeyk ya Allah !” (Buyur, buyur, buyur, emrindeyiz ey Allâh’ım !) diye haykırıyorlar. Şebbiha “Kaiduna lil ebed beşşar el esed” (Ebediyen komutanımız Beşşar el Esed’dir !) derken, ümmetin çocukları “Kaiduna lil ebed Seyyiduna Muhammed!” (Ebediyyen komutanımız Efendimiz Muhammed’dir !) diyor. Mücâhitlerin moralini yükselten, halkın direnme azmini canlı tutan bu tür gösterileri sıklıkla görmek mümkün. Sokaklar hakem, sokaklar mücadelenin Hak ile batıl arasında cereyan ettiğinin en canlı şahitleri…

Yemekleri hür ordunun yemekhanelerinde yemeyi tercih ettik. Genç mücahitler silahları yanlarında yemek yiyorlar. Bir tanesi gözüme çarpıyor, tam karşı masamızda oturuyor, tek başına… Yaşı en fazla on altı, asker kıyafetiyle oturuyor, silahını masanın üzerine koymuş… Daha sonra öğreniyorum ki bu mücâhit on beş yaşındaki bir arkadaşıyla Hür Ordu’ya katılmak istemiş, başvurdukları her tugay komutanı küçük olduklarından kabul etmemiş, sonunda bölge komutanı Ebu İbrâhim’e müracaat etmişler, ricada bulunmuşlar, o da dayanamayıp kabul etmiş. Arkadaşı şehit olmuş, o ise intizar halinde.

Ziyaret ettiğimiz bir tugayda bize refakat eden Hocaefendi mücahitleri tanıtırken, “işte bunlar ırzlarımızı müdafaa eden kahramanlar” diyor. Sonra : “Ben üç tane savaşa şâhit oldum, Irak savaşına katılıp ABD’ye karşı cihad ettim, Gazze saldırılarında Hamas’la birlikteydim, bir de bu savaşı gördüm. Vallâhi, yemin ediyorum –ve Allâh katında bu yeminden mesulüm ki- Hür Ordu’daki mücahitler gibi İslam’a bağlı mücahit görmedim.” diyor.

İz’az bölgesi komutanı Ebu İbrahim… Ümmi bir komutan fakat İslam iliklerine öyle işlemiş ki, bir teftiş sırasında Özgür Ordu’ya ait bir ofise uğruyor, memurun masasında meyve dolu tabağı görünce millet ekmek bulamıyor, siz meyve yiyorsunuz diyerek ilgili memuru bir günlük hapisle cezalandırıyor. Birisi bir dükkânda sandviç satıyor. Ebu İbrahim bunu da yasaklıyor. Gerekçe şu: “burada kadınlar, çocuklar var, bunlar arasında hamileler olabilir. Sandviçin kokusunu alır, canı çeker fakat parası olmadığından alamaz. Buna müsaade edemem!”

Bir hocamız bir gün mücahitlere vaaz ederken bir genç kalkıyor ve diyor ki: “Hocam, Şam’ı yıktılar, yerle bir ettiler. Her şeyimizi kaybetsek de yine biz kazançlıyız!” Hoca : “Neden ?” diye sorunca, genç: “Çünkü Suriyeli gençlerin kalbine nüfuz eden imânı artık Allâh’dan başka hiçbir güç söküp atamaz !” diyor. O bunları naklederken ben Aliya’nın: “Savaşta Müslüman olduk” sözünü hatırlıyorum. Sonradan öğreniyorum ki bunu söyleyen genç kendisiyle fotoğraf çektirdiğim mücahitmiş.

Bir hocamız bir gençten bahsetti. Beş ay muhaberatın elinde kalmış, işkence etmişler… Sırtında sigara izleri var. İşkenceyi Beşşar’ın resmine secde etsin diye yapmışlar. Genç ise direnmiş, secde etmemiş. Özgür Ordunun teşebbüsüyle kurtulan bu gence ruhsatla amel edip secde etseydin dendiğinde genç, “Hocam, ben o güne kadar ömrümde hiç namaz kılmamıştım. İlk secdeyi Beşşar Esed’e yapsaydım, Allâh Te‘âlâ nın huzuruna hangi yüzle çıkardım? Ama o günden sonra hiç bir namazımı kaçırmadım elhamdülillâh!” Hoca anlatırken ağlıyor…

Şehirlerde fırınları vurmuşlar, açık olanların önünde ise uzun ekmek kuyrukları var. Özgür ordunun idaresindeki fırınlarda ekmek meccanen dağıtılıyor. Manzarayı görünce bizleri bu hizmete vesile kılan Allah Teala’ya hamdediyorum.

Şehirlerde çok sayıda imha edilmiş tank var. Bazı sokaklara « Makbaratu-d Debbâbât » yani tanklar mezarlığı deniyor.

Bizi arabayla Türkiye sınırına götüren Abdulkadir kardeş şunları söyledi: “Elhamdülillâh, Müslümanlar olarak kardeşiz, bize bunu ispatladınız, bizleri birleştiren söz: ‘Lâ ilâhe illallâh, Muhammed Rasûlullâh’dır.’ Türkiye’de bizim için çarpan kalplerin olduğunu bilmek bizi çok sevindirdi. Şu ana kadar Türkiye’den birçok kuruluş bizlere yardım gönderdi, fakat siz İFAM birinci sıradasınız, Allah sizden razı olsun. Kardeşlerimize selâm söyleyin, bulunduğumuz kış şartlarında Suriye’deki bebekleri unutmasınlar, özellikle teheccüd vakitlerinde dualarını eksik etmesinler.” Suriye’den her defasında geriye, ekmek kuyruklarında şehit olan yakınlarına ağlayan, soğuk kış gecelerini çadırda geçiren, fakat bütün bunlara rağmen imanlarıyla ayakta kalan müzdarib Müslümanları bırakarak dönerim. Bu yüzden bana Suriye’ye gitmek vuslat, dönmek ise gurbet gibi gelir. Ölüme meydan okuyan bu Müslüman gençler Allâh’ın izniyle muzaffer olacaktır!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir