Hüküm Dergisi 83. Sayı, Selim SEYHAN

SON NAMAZ

Henüz çocuk denilecek yaştaydım; âilemin ve özellikle annemin telkinleriyle, anlattığı kıssalardan aldığım hisselerle ara sıra kıldığım namazı artık sürekli kılmaya başlamıştım. Hâlâ zamana direnebilen kısımlarından anlaşıldığı kadarıyla usta eller tarafından örülmüş yarı kargir, esen rüzgârın bir taraftan girip diğer taraftan çıktığı yarı ahşaptan yapılmış, inatla ayakta durmaya çalışan, şiddetli yağmur yağınca çatısından sular damlayan eski bir evimiz vardı. Uzun kış gecelerinde sobanın başından ayrılmak zorunda kaldığınızda soğuğu iliklerinize kadar hissettiğiniz bir ev. Yine böyle soğuk bir kış gecesiydi. Yatma vakti gelip yatak odasına geçtiğimde pencerede savrulan kar ve uluyan rüzgârın ninnileri eşliğinde buz gibi yatağa girip daha önce annemin üşümemem için hazırladığı iki yorganı kafama çektim. Ciğerimden gelen hoh hohlarla yatağı ısıtıp tam gözlerim uykuya dalacakken aklıma henüz yatsı namazını kılmadığım geldi. Bir yandan Şeytan aleyhi’lla’ne “Bu soğukta kalkıp nasıl abdest alacaksın, bu yatağı yeniden ısıtmak kolay mı? Hazır uykun gelmişken şimdi uyu, sabahleyin kaza yaparsın.” diyerek iğva verirken diğer yandan aklım ve rûhum “Şeytana uyma; yatak kaçmaz ama namaz kaçar.” diyerek isyân ediyordu. Bir müddet bu şekilde mücâdele ettikten sonra tam pes edip uykunun kollarına kendimi bırakacakken ani bir kararla üzerime bir dağ gibi çöken beni yatağa mıhlayan yorganları kaldırıp attım ve abdest almak için hızlıca “abdestlik” olarak tâbir ettiğimiz o günün lavabosuna yöneldim. Buz gibi suyla abdest aldıktan sonra Âlemlerin Rabbi’nin huzuruna yönelip “Şeytanı mağlûb edip de geldim Allâhım; “Allâh-u Ekber!” dedim. Namazımı kılınca üzerimden dağlar gibi bir yükün kalktığını hissettim; tekrâr yatağa dönüp gönül huzûruyla uykuya daldım.

Elhamdülillâh zorlu bir vetirenin sonunda nitekim maya tutmuştu; artık namaz kılmadığım zamanlar vicdânen rahatsız oluyor borcumu edâ ettiğim zamanlarda ise kendimi sudaki balık gibi rahat ve huzurlu hissediyordum.

Namaz Bizi Kılıyor mu?

Evet, belki Mü’minler olarak biz namaz kılıyoruz; ama o namaz bizi müttakilerden kılıyor mu acaba? İşte tam da burada namazı “edâ” etmekle “ikâme” etmek arasındaki fark ortaya çıkıyor. Şöyle ki hayâtı boyunca kronik bir rahatsızlığı sebebiyle yerlerde sürünen veya yatağa mahkûm olan bir yakınınız olsa bir gün eve döndüğünüzde sapasağlam ayağa kalkıp sizi karşıladığını görseniz hayretler içinde onun bütün hastalıklardan kurtulduğuna hükmedip sevinirsiniz. İşte farzlarıyla, vâcibleriyle, sünnet ve müstehâblarıyla, hattâ edepleriyle kılınan namaz da o meflûç hasta gibi bizi bütün maddî ve ma’nevî hastalıklardan arındırır, ikâme edip ayağa diker. Ancak böyle kılınan bir namaz, namaz ismini hak eder ve “Muhakkak ki (o) namaz (insanı) hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor”.[1]

Her gün en az beş defa huzûruna çıkıp hesap verdiğiniz, her an her adımınızı tâkip eden bir hükümdâra ihânet edebilir misiniz? Elbette hayır. O hâlde her gün en az beş defa her şeyi görüp gözetleyen Âlemlerin Rabbi’nin huzuruna çıkıp hesap veren bir kişi de değil günah işlemek Hz Ömer t gibi nasıl hesap vereceği korkusuyla tir tir titrer, hıçkırarak gözyaşı döker. Nitekim Abdullah b. Şeddâd’ın rivâyetine göre: Ben arka saflarda olduğum hâlde Ömer’in hıçkırıklarını duyardım….[2]

Narkozum Namaz Olsun

Namaz kılarken ağlayan, hâne halkını da ağlatan, Sıddîka’nın taht-ı terbiyesinde yetişmiş Sıddîk’ın torunu Urve b. Zübeyr de (t) namaz kılarken mâsivâdan mâverâya kanat vuranlardandı. O namaz kılar; kıldığı namaz da onu başka bir insan kılar, hüznüne sürûr, acısına merhem olurdu.

Nitekim Urve (t) bir gün Emevî Hükümdarı Velîd’le görüşmek için Medîne’den Şam’a doğru yola çıktı. Ne var ki Medîne yakınlarındaki bir vâdide ayağı kangren oldu; fakat bu hastalıktan dolayı başına bir musîbet gelmeyeceğini zannederek yoluna devâm etti. Şam’a ulaştığında kangren olan ayağındaki mikroplar bacağının yarısını yemişti. O hâlde Velîd’in yanına gitti. O da ayağını tedâvi etmesi için o hastalıkla alâkalı uzman doktorları topladı. Hekimler, Urve’nin ayağının kesilmesi noktasında ittifâk etti. Aksi takdirde mikropların uyluk kemiğine kadar ayağını yiyeceğini, hatta hastalığın gövdesine de sıçrayıp orayı da çürütebileceğini söylediler. Urve de (t) bunun üzerine ayağının kesilmesine râzı oldu.

Hekimler ona şöyle dediler: “Kesmeden mütevellid acıyı duymaman için sana aklını giderecek uyuşturucu bir ilaç içirelim mi?” Urve: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki kimsenin aklını giderecek ve kendini uyuşturacak bir şey yiyip içeceğini sanmıyorum; lâkin eğer bunu mutlaka yapmanız gerekiyorsa ayağımı ben namaz kılarken kesin. Çünkü o durumda acı hissetmem.”

Doktorlar -söyledikleri gibi- Urve’nin  (t) ayağını o namazdayken, vücûdunda hastalık kalmaması için mikropların yediği noktanın üst kısmındaki sağlam yerden kestiler. Doktorlar ayağını namaz kılarken kestiklerinden dolayı hiç nazlanmadı, acıdan kıvranmadı. Namazını tamamladıktan sonra Velîd, kesilen ayağı sebebiyle kendisini teselli etmek isteyince şöyle mukâbelede bulundu: “Allah’ım hamd sanadır. Benim iki elim, iki de ayağım vardı. Bunlardan birini aldıysan üçünü geri bıraktın. Eğer şimdi beni hastalıkla imtihân ediyorsan, daha önce uzun süre bana âfiyet vermiştin.”

Urve’nin (t) Şam seferinde, aralarında oğlu Muhammed’in de bulunduğu birkaç çocuğu da vardı. Çocukları arasında en çok Muhammed’ini severdi. Muhammed bir ahıra girince atlardan birinin çiftelemesiyle vefât etti. Arkadaşları yanına gelip Urve’ye (t) tâziyelerini sundular. O da: “Allah’a hamd olsun, yedi çocuğum vardı. Ey Rabbim onlardan birini aldın, altısını bıraktın. Eğer beni hastalığa mübtelâ kıldıysan daha önce uzun süre âfiyet vermiştin. Eğer şimdi benden bir çocuğumu aldıysan, daha önce uzun süre bana çocuk ihsân etmiştin.” dedi. Şam’da işini tamamlayan Urve (t) Medine’ye döndü. Hiç kimse onun, ayağından ve ölen oğlundan bahsettiğini duymadı ve bu hususta hiç kimseye de şikâyette bulunmadı.[3]

Kölenin Şartı

Bir gün Allah Rasûlü (ﷺ) Medîne-i Münevvere’de bir çarşıya uğramıştı. Siyâhî bir köle müzâyede ile satılıyordu. İslâm’la şereflenen bu köle: “Beni alacak olana bir şartım var.” diyordu. Alıcılardan biri: “Nedir o şart?” diye sordu. Köle: “Farz namazlarımı Rasûlullâh’ın arkasında kılmama mânî olmayacaksın.” dedi. Adam bu şartı kabûl ederek köleyi satın aldı. Allah Rasûlü (ﷺ) o köleyi hep farz namazlarda görürdü. Bir gün yine bakındı; fakat o köleyi göremedi. Kölenin efendisine: “Hizmetçin nerede?” diye sordu. Adam: “Ey Allâh’ın Rasûlü o, hummâya yakalandı.” dedi. Peygamber-i Ekber ashâbına: “Kalkın, onu ziyârete gidelim.” buyurdular. Birlikte kalktılar ve şifâ dilemek için ziyâretinde bulundular. Peygamber Efendimiz (ﷺ) birkaç gün sonra yine: “Hizmetçinin hâli nicedir?” diye sordular. Adam bu defa: “Ey Allâh’ın Rasûlü, onun ölümü yakındır.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Efendimiz (ﷺ) kalkıp tekrâr o kölenin yanına gittiler. Bu sırada köle vefât etti. Onun techîz ve tekfînini bizzat Peygamber-i Ekber (ﷺ) üstlendi; götürüp defnetti.

Ashâb-ı kirâm, bu durumu bir hayli garipsediler. Muhâcirler: “Biz vatanımızı, mallarımızı, âilelerimizi terk edip buraya geldik; hiçbirimiz Rasûlullah’tan şu kölenin gördüğü iltifâtı, hayâtında, hastalığında ve ölümünde görmedi.” dediler. Ensâr: “Biz de Allah Rasûlü’nü misafir ettik, O’na yardımda bulunduk ve mallarımızla O’nu destekledik; ama Habeşli bir köleyi bize tercih etti.” dediler. Bunun üzerine:

“…Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır…”[4] âyet-i kerîmesi nâzil oldu.[5]

İşte namaz bir köleyi alır insanlık ehrâmının en zirvelerine yerleştirir.

Senin de Vedân Hubeyb (t) Gibi Olsun

Gözlerini kamaştıran İslâm nûrunu söndürmeye güçleri yetmeyen Allah ve Rasûl düşmanları çeşitli hîlelere başvurmaktan geri durmadılar. Bilhassa Bedir gibi Uhud’da elebaşlarını kaybedince iyice azdılar ve intikâm hırsıyla yanıp tutuştular. Lihyanoğullarıyla anlaşan Adal ve Kâre kabîlesinden bir grup, Müslüman olduklarını söyleyerek kendilerine İslâmiyeti öğretecek öğretmenler göndermesi için Peygamber-i Ekber’e (ﷺ) müracaatta bulundular.

Allah Rasûlü, Hz. Mersed bin Ebî Mersed (t) başkanlığında Suffe Ashâbı’ndan on kişiyi bu işle vazifelendirdi.

İrşad heyeti, Recî Suyu’nun başına gelince ihânetle yüzleştiler. Lihyanoğullarından yüz kadar gözü dönmüş nasipsiz, bu masûm ve müdafaasız kimselere saldırdılar. Çok geçmeden yedi sahâbi şehîd düştü. Geriye kalan Hubeyb bin Adiyy, Zeyd bin Desinne ve Abdullah bin Târık (t), müşriklerin kendilerini öldürmeyeceklerine dâir söz vermeleri üzerine teslîm oldular.

Hâinler, bu üç sahâbiyi sıkıca bağlayıp Mekke’nin yolunu tuttular. Esir olarak götürüp satacaklarını anlayınca direnip gitmek istemeyen Hz. Abdullah bin Târık ellerini çözerek kılıcına sarıldı ve onu da oracıkta şehîd ettiler.

Hz. Hubeyb (t) ile Hz. Zeyd’i (t) ise Mekke’ye götürdüler. Hz. Hubeyb Hicret’ten önce Müslüman olmuştu, Ensâr’ın ileri gelenlerindendi. Bedir Savaşı’nda üstün kahramanlık göstermiş, müşriklerin önde gelenlerinden Hâris bin Âmir’i öldürmüştü. Uhud’da da büyük fedakârlıklar sergilemişti.

Lihyanoğulları, Hz. Hubeyb’i Hâris bin Âmir’in çocuklarına yüz deve karşılığında sattılar. Hâris’in üvey kardeşi Huceyr, Hz. Hubeyb’i câriyesi Mâviye’nin evine hapsetti. Gâyeleri, bir müddet işkence yapıp eziyet çektirdikten sonra öldürmekti.

Dünyâyı kucaklayacak güçlü bir imana sâhip olan Hz. Hubeyb (t), ilâhî takdîre boyun eğerek derin bir sabır ve tam bir tevekkül içinde Rabbine kavuşacağı günü bekliyordu. Çünkü o, Rasûlullah (ﷺ) tarafından yüce bir gâye için vazîfelendirilmişti. Yeni Müslüman olanlara Allah’ın (ﷻ) kelâmını öğretmek, İslâm’ın güzelliklerini anlatmak için yola çıkmıştı. Bu uğurda başına gelecek her şeyi tam bir teslimiyetle karşılaması gerekirdi. Hayatta kalıp vazîfesini yapsa da kârdaydı, bir ihanete kurbân gitse de kazançlıydı. Çünkü şehâdet mertebesini kazanacaktı.

Hz. Hubeyb’i (t) kaçmaması için de zincire vurmuşlar, aç susuz bir şekilde yalnızlığa terk etmişlerdi. Fakat Hubeyb’i (t), Rahîm olan Rabbi hiç aç bırakmadı. Ev sâhibi Mâviye bir gün Hz. Hubeyb’in (t) yattığı hücrenin kapısını aralayınca şaşkına döndü. Hubeyb’in elinde, dünyâda benzeri görülmeyen koca bir üzüm salkımı vardı. Sâkin bir şekilde tane tane yiyordu. Daha sonra Müslüman olan Mâviye, bu durumu şöyle anlatıyordu: “Ben Hubeyb’den daha hayırlı bir esir görmedim… O mevsimde değil Mekke’de, dünyâda dahi bir üzüm tanesi bulunmazdı. Kendisi zincire vurulmuş olduğu hâlde elinde bir insan başı büyüklüğünde üzüm salkımı vardı. Herhâlde bunu ona rızık olarak Allah veriyordu…” Mâviye bir defasında gelerek gizliden Hz. Hubeyb’e (t) ihtiyâcı olup olmadığını sordu. Hubeyb (t) asla nefsini düşünmüyordu. İmânına bir zarar gelebileceği endişesini taşıyordu: “Bana tatlı su içirip putlar adına kesilmeyen hayvanların etinden yedirmenden ve bir de beni öldürecekleri günü önceden haber vermenden başka senden bir şey istemiyorum.”

Bırakın İki Rek’ât Namaz Kılayım

Mâviye anlatıyor: “Hubeyb’in öldürüleceği gün kararlaştırılmıştı. Vallâhi ölüm haberini duyunca onun yüzünde zerre kadar bir üzüntü, en küçük bir endişe görmedim. Sadece ölmeden önce vücut temizliğini yapmak üzere benden emânet olarak bir ustura istedi. İsteğini yerine getirdim.” Bütün Mekke halkı toplanarak Hz. Hubeyb’i (t) öldüreceklerdi. İntikâmlarını vahşî bir şekilde bu masûmdan alacaklardı.

Gün aydınlanmış, sabah olmuştu. Menfûr emellerine kavuşmak isteyen bir grup Kureyş putperesti, Hz. Hubeyb’in (t) zincire vurulduğu eve geldiler. İntikâm ateşinden alev alev olmuş gözlerini Hz. Hubeyb’in (t) üzerine diktiler. Îmân çağlayanı büyük sahâbi, bir melek masûmiyeti içinde bekliyordu. Gayet rahat ve sâkindi. Üzerinde en ufak bir telaş eserini görmek mümkün değildi. Müşrikler bağlı olduğu prangadan çözerek onu hücresinden çıkardılar. Mekke’ye iki fersah uzaklıkta bulunan Ten’im mevkiine götürüp îdâm etmek üzere yola çıktılar.

Müşrikler, avını ele geçirmiş aç bir canavar gibi ilerlerken, Hz. Hubeyb de (t), mazlûm bir edâ, fakat metin ve vakûr adımlarla Allah’a kavuşacağı mekâna gidiyordu. Yolda Hz. Zeyd bin Desinne ile karşılaşmış, birbirlerini teselli etmişlerdi.

Ten’im âdeta bir panayıra dönüşmüş, çoluk çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek oraya doluşmuştu. Güya bu iki mazlûmun öldürülüşünü seyrederek Bedir’in ve Uhud’un acısını dindireceklerdi…

Kurumuş koca bir ağaç gövdesini getirerek derince bir çukur kazıp dikerek bir îdâm sehpası hazırladılar. Hz. Hubeyb’i (t) idâm sehpasının yanına götürdüler. Hz. Hubeyb (t) bir müddet durdu. Müşriklerden o ana kadar hiçbir talepte bulunmamıştı; fakat son olarak Rabbinin huzuruna çıkmak istiyordu, “Müsaade ederseniz, bırakın da iki rek’ât namaz kılayım.” dedi. Müsaade ettiler.

Hz. Hubeyb (t), âdap ve erkânına dikkat ederek huşu içinde iki rek’ât namaz kıldı. Selâm verdikten sonra müşriklere dönerek, “Vallahi eğer ölümden korktu da namazı uzattı zannına kapılmayacak olsaydınız, namazı uzatır ve çoğaltırdım!” dedi. Bu hâldeyken bile îmânla bağdaşmayan korkaklık eserini kabûl etmiyordu.

Böylece İslâm tarihinde hayırlı bir çığır açarak idâmdan önce iki rek’ât namaz kılma âdetini başlatmış oldu…

Allah Rasûlü’ne () Derin Muhabbet

Müşrikler, Hz. Hubeyb’i (t) tutup darağacına bağladılar. Yönünü ise Medine’ye çevirdiler. Belki ölümden korkar da inancından vazgeçer düşüncesiyle son olarak şöyle bir teklifte bulundular: “Muhammed’in dinini terk et, sana emân verip serbest bırakalım.” Hz. Hubeyb (t), böyle bir teklifi hiç beklemiyordu. Bunu kabûl etmek, onun için ölümlerin en kötüsüydü. Vakûr bir sesle gürledi: “Hayır, vallahi dinimden dönmem, hattâ bütün dünyâyı da bana verseniz vazgeçmem!”

Alay dolu bir teklif daha yaptılar: “Doğru söyle, şimdi senin yerine Muhammed’in öldürülmesini, senin de evinde çoluk çocuğunun arasında sağ sâlim yaşamanı istemez miydin?” Allah ve Rasûl aşkıyla yanıp tutuşan Hz. Hubeyb’in (t) verdiği cevap, cânileri ürküttü: “Vallahi Peygamberin değil benim yerimde olmasına, ayağına bir diken batmasına bile râzı olmam!” Daha sonra şöyle devâm etti:

“Allah yolunda olunca hayatımın hiçbir ehemmiyeti yoktur. Vallahi ben imanımdan dolayı öldürülecek olduktan sonra vurulup hangi yanım üzerine düşersem düşeyim, gam yemem. Çünkü bunların hepsi Allah uğrunadır. O dilerse, parça parça olan vücudumu feyze eriştirir.”

Müşrik topluluğu fedakârlığın ne olduğunu bilemiyorlardı. Ortalığı bir ölüm sessizliği kaplamıştı. Bu sözlere sadece istihzâ ile gülüp geçiyorlardı. Şirkin bütün çirkinliği suratlarına aksetmişti.

Haksız yere canına kıydıkları için Hz. Hubeyb (t), onlara içten gelen bir beddua etti: “Allah’ım, Kureyş müşriklerini mahvet! Topluluklarını darmadağın et! Birer birer canlarını al, hiçbirisini sağ bırakma!” Bu beddua Ten’im mevkiinde yankılanınca müşriklerin kimisi kulağını tıkadı kimisi yerlere kapaklandı. Daha sonra günlerce müşrikler arasında bu beddua çalkalandı durdu.

Hz. Hubeyb’in (t) îmânındaki sebâtını ve kararlılığını gören müşrikler, Uhud’da babaları öldürülen eli mızraklı kırk gence hücûm emrini verdiler. Dört bir yandan fırlatılan mızraklar Hz. Hubeyb’in (t) vücuduna saplanıyordu. Bağlandığı ağaç kımıldayınca yüzü Kâbe’ye döndü. Hz. Hubeyb’in (t) bu duruma sevindiği hissedilmişti. Hâlâ duâ ediyordu: “Allah’ım, eğer ben Senin katında hayırlı bir kul isem yüzümü kıbleden başka tarafa çevirme!” diyordu. Artık kimse ondan sonra yüzünü kıbleden çeviremedi.

Kardeşiniz Hubeyb’in Selâmı Var!

Rûhunu teslîm edeceğini anlayan Hz. Hubeyb (t), son olarak Rasûlullah’a selâm göndermek istedi. Fakat orada selâmını ulaştıracak kimsecikler yoktu. “Allah’ım, Sen bize Rasûlü’nün Peygamberliğini teblîğ ettirdin. Bize revâ görüleni de sabahleyin o Râsûlü’ne eriştir. Selâmımı Rasûlü’ne ulaştıracak kimseyi bulamadım. Selâmımı Sen ulaştır Allah’ım!” diye niyâzda bulundu. Peygamberimiz (ﷺ) o sabah sahâbileriyle (t) sohbet ediyordu. Birden üzerinde vahiy hâli belirdi, “Ve aleyhisselâm” dedi. Sahâbiler (t), “Kimin selâmını aldın, yâ Rasûlallah?” diye sorunca Peygamberimiz (ﷺ)” ,Kardeşiniz Hubeyb’in selâmını… Müşrikler onu şehîd etti!” buyurdu. Selâmı tebliğ eden, Cebrâil’di (عليه السلام).

Bütün müşrik gençleri, ellerindeki mızrakları attıktan sonra Hâris bin Âmir’in oğlu Ukbe gidip mızrağını Hz. Hubeyd’in (t) göğsüne sapladı, mızrağın ucu mübârek vücudunu delip arkasından çıktı. Böylece Hz. Hubeyb (t), Kelîme-i Şehâdet getirerek cennete kanatlandı.

Müşrikler, gelen geçen görsün, her tarafa yaysın diye Hz. Hubeyb’in (t) cesedini darağacından indirmediler. Bu vaziyeti haber alan Peygamberimiz (ﷺ),Hubeyb’in (t) cesedini indirmek için Hz. Amr bin Umeyye’yi (t) vazifelendirdi ve kendisine cenneti müjdeledi.

Cesedin yanında bekçiler vardı. Bir gece gizlice yaklaşan Hz. Amr (t) cesedi çözdü, indirdi, sırtına alarak uzaklaşmak istedi. Durumu fark eden bekçiler Hz. Amr’ın (t) peşine düştüler. Hz. Amr (t), Hz. Hubeyb’in (t) cesedini yere bıraktı. Ceset yere düşünce, ne bekçiler gördü ne Hz. Amr… Cenâb-ı Hak, tekrar müşriklerin eline geçmemesi için, büyük şehidin cesedini gizlemişti!

Hz. Hubeyb’i (t) “şehîdlerin ulusu” olarak vasıflandıran Efendimizimiz, “O benim cennette komşumdur.” buyurdu.[6]

Namazın Salât-ı Dâime Olsun

Kardeşim namaza başlarken sağ yanında cennet, sol yanında cehennem, başının üzerinde pençesini vurmak üzere hazır bekleyen ölüm meleği, ayaklarının altında sırat köprüsü olduğunu tahayyül ederek birazdan dünyâya vedâ edecek olan bir kimse gibi “Allâh-u Ekber” deyip haşyetle namaza durabilirsen o namaz da seni müttakilerden kılacak, Ömer (t) gibi yüreğin kaynayan bir kazan gibi fokur fokur kaynayacak, hıçkırıklar eşliğinde gözyaşların sel olacak, Urve gibi ekmeğin, aşın, tuzun, gazın hattâ narkozun namaz olacak. İşte o zaman Hubeyb (t) gibi o namazın bitmesini hiç istemeyeceksin; o namazla cennete kanatlanıp, Peygamber-i Ekber’e (ﷺ) komşusu olacaksın.

Âdâbına ve erkânına riâyet ederek kıldığın o namazlar sende “ihsân şuuru”nu ve “mîraç hissi”ni yeşertecek, nihâyet böylece “salât-ı dâime/sürekli namaz” hâli gerçekleşecek, tıpkı “halk içinde Hak ile berâber” olan gönül erleri gibi sen de günlük hayâtın her safhasında, namazdaymış gibi kendini Hakk’ın huzûrunda hissedecek, o huşû, o edep ve o mânevî zevkle mâverâya kanatlanacaksın.


[1] Ankebût, 29.

[2] Buhârî, Kitabu’l-Ezân, “Cemaat ve İmâmet”, 41.

[3] İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmail b. Ömer, el-Bidâye ve’n-Nihâye, IX, 278.

[4] Hucurât, 13

[5] Vâhidî, s. 411-412.

[6] Sîre, 3: 178-179; Üsdü’l-Gâbe, 2: 103-105; Tabakât, 2: 55-56; 4: 249; 8: 301-302; İstiâb, 1: 432; Buhârî, Megâzî: 30.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir