Hüküm Dergisi 7. Sayı, Makaleler, Selim SEYHAN

ŞEHİR

Esması hüsnâ olan Allah azze ve cellenin isimlerinden biri de el-Musavvir/Şekil verendir. O Müslüman sanatçı, mimar, şehir planlamacısı eliyle yeryüzüne şekil verir, boyasını vurur:“Allah’ın boyası. Allah’ın boyasından boyası daha güzel olan kim vardır? ” (Bakara:138)

Fıkıh, Tefsir, Kelâm gibi İslâm mîmarîsi ve şehir planlaması da vahiyden neşet etmiştir.

Şehir planlamasında merkezde câmi vardır. Bir anlamda şehri câmi doğurur. Sokaklar câmiye göre şekillenir, evler câminin şubeleridir. Câmi şehrin, Mekke bütün İslam şehirlerinin anasıdır.

Bunun için Allah Rasûlü Yesrib’i Medineye dönüştürmeye Mescid-i Nebi’nin inşasıyla başlamıştır. Oradan yükselen hoh hohlarla gönüllerdeki buz dağlarını eriterek Arab yarım adasının ortasında, iman ve medeniyet şehri inşa etti.

Mademki kainattaki bütün mahlukat Allah Rasûlünün şairlerinden Lebid’in de ifâde ettiği gibi Sâni-i Kâinât’ı/Kâinâtın sanatkârane yaratıcısını hatırlatan bir ayettir; “Teemmel sutura’l-kainati feinneha mine’l-melei’le’lâ ileyke resâilu. ../Kainat satırlarını düşün. Onlar sana mele-i a’lâdan gönderilen mektuplar gibidir. Düşünecek olursan her bir satırında Allah’tan başka her şeyin batıl olduğunun, sahip olunan herbir nimetin çaresiz yok olacağının yazıldığını görürsün.” O halde sanat eserlerinin, binaların, şehirlerin ‘Hakk’ın müzekkireleri/hatırlatıcıları’ olmaları gerekir. O’nun varlığını hatırlatmayan her şey kâinattaki muhteşem ahengi bozan bir ucûbe olmaktan öteye gidemeyecektir. Hayat meşgaleleri arasına dalıp yaratılış gayesini unutan ademoğluna neden var edildiğini hatırlatamayacaktır.

Henry Prost

Cumhuriyetle birlikte münkir batıdan aldıklarıyla ‘eklektik bir uygarlık’ inşa etmek isteyenler getirdikleri şehir planlamacılarıyla şehirlerin dokularına müdahale ederler. Bu çerçevede 1936 yılında Mustafa Kemal’in daveti üzerine Türkiye’ye gelen Fransız mimar ve şehircilik uzmanı olan HenryProst “İstanbul Nazım planı” nı uygulamakla görevlendirilir.

Kendisinden yeni yerleşim alanları oluşturması istenen Prost bütün dünya kentlerinin metroya yöneldiği yıllarda İstanbul’u otomobil yollarıyla donatmakta ısrar eder. Bu bahaneyle adeta minare ormanı gibi olan şehri budar, fethin izlerini silerek Bizans eserlerini ortaya çıkarır.

Prost Haliç’in etrafını süsleyen konakları yıkar, Tabakhane, Kağıthane’de tarihi imha eder. Medrese, türbe, camii ve tekkelerin yoğun olduğu Eyüp’ü, Ayvansaray’ı tanınmayacak hale getirir. Kazlıçesmeyi dericilere verir, Altınboynuz’u sanayiye açar. Böylece hem dünyanın en büyük fosseptik çukurunu oluşturur, hem de işçi kesimini havaliye çekerek tarihi eserleri gecekondulara ezdirir.

Prost, Fevzi paşa caddesini, Fatih Külliyesi’nin eteklerinden geçirir. Yolu metrelerce düşürerek temelleri açığa çıkarır. Koca külliyeyi depremlere karşı dayanıksız bırakır. Etrafı da imara açarak bir başka cinayete imza atar.

Şehrin ana caddelerini Yavuz Selim, Süleymaniye Câmii gibi muhteşem yapıların uzağından geçirerek adeta onları yeni yetişen nesillerden gizler. Oysa ecdad bütün yolların kesiştiği en yüksek merkeze câmi inşa ederek mahallelerinin ezanla şenlenmesine, yeni yetişen nesillerin câmi ve müştemilatıyla haşır neşir olmasına hususi bir önem atfetmişlerdi.

Yahya Kemal

Câminin nesiller üzerindeki etkisini zaman zaman savrulan fakat sağlam kökleri sayesinde yıkılmayan Yahya Kemal’den dinleyelim:

“Büyük Ada’da otururken, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyükada’nın mahalle içindeki sâkit (suskun) yollarından kendi başıma câmiye doğru gittim. Vâiz kürsüde vaaz ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi. Beni, daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini, câmide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben, içim hüzünle dolu, yavaş yavaş gittim; vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar, bütün cemaatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı.

Vaazdan sonra namazda ve hutbede, onların içine karışıp “Muhammed” sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek-dil, yek- vücud olarak gördüm. O sabah, o Müslümanlığa az aşina Büyükada’nın o küçücük câmisi içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik.

Namazdan çıkarken, kapıda âyândan Reşid Akif Paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu: “Bu bayram namazında iki defa mes’udum. Hamdolsun, sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhudar ol oğlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dedi.

Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik ettiler. Bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzuz (hoşnut) idiler. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.

Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen çocuklar, dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!’ (Aziz İstanbul, s. 123-130)

Nazım Hikmet

Çocukluk günlerinin muhteşem atmosferini herşeye rağmen hissedenlerden biri de Nazım Hikmet’tir. Konu ile alakalı Mustafa Mehmet şunları naklediyor: “Yıl 1957, Ramazan ayının 27’nci günüydü. Romanya Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü’nde çalışıyordum. Enstitü Müdürü beni odasına çağırınca çok heyecanlandım. Komünist rejimde bir işçinin müdürü tarafından odasına çağrılması pek hayra alamet değildi çünkü. Bana ‘Otur’ dedi. ‘Scinteia Gazetesi’ni okudun mu?’ O gazete İşçi Partisi Merkez Komitesi yayın organıydı. Evet, dedim. ‘O zaman Nazım Hikmet’in Bükreş’te olduğunu duymuşsundur’ dedi. Beni şöyle aşağıdan yukarı doğru süzdü. ‘Hemen evine git, elbiselerini değiştir ve Athena Palace Oteli’nde kalan Nazım Hikmet’in yanına git. Nazım Hikmet Türkçe bilen biriyle konuşmak istiyormuş. Ne isterse ona göre hareket et.’ Ardından ‘Bize de bilgi ver’ diye ekledi.

Athena Palace Oteli’nde Nazım Hikmet’in odasının kapısını ürkek ürkek tıklattım. Kapıyı kendisi açtı. İriyarı bir insandı. Çok heyecanlanmıştım. İçimden ‘Ey garip Mustafa, sen nire, Nazım Hikmet nire’ dedim. ‘Türkçe konuşan sensin değil mi?’ diyerek beni odasına buyur etti. Odada Ankara mı, İstanbul mu bilemediğim bir radyo çalıyordu. Yanında sonradan adını yanlış hatırlamıyorsam Galina (Nazım’ın doktoru ve sevgilisi Galina Grigoryevna Kolesnikova olsa gerek) olduğunu öğrendiğim hanım da bana tebessüm etti.

Şöför Gittiğimiz Yeri Bilsin İstemedi

Nazım Hikmet bana ne iş yaptığımı sordu. Gözlerinden Türkçe bilen biri ile konuşmanın mutluluğunu okuyordum. Birden sandalyeden ayağa kalktı ve bana tok bir sesle ‘Oruç tutuyor musun? Kardeşim bu akşam Kadir Gecesi’dir. Beni camiye götürmeni istiyorum.’ dedi.

Şaşkınlık içinde, olur efendim, diyebildim. İçimden, ‘Allah Allah! Koskoca bir komünist nasıl olur da…’ diye geçirdim. Siz akşam ezanından sonra hazır olun, dedim. Devlet ona bir araba tahsis etmişti. Teravihe kadar câmiyi ziyaret ederiz diye anlaştık. Odadan çıkınca beni bir panik aldı. Teşkilata haber versem bir türlü, vermesem bir türlü. Şimdi yıkıldı orası ama Carol parkının içinde bir göl, ortasında bir adacık, onun üstünde de şirin bir camimiz vardı. İmama önceden haber verdim. Çok önemli bir misafiri akşam ile teravih namazı arasında camiyi ziyarete getireceğimi ve küçük bir mevlit programı tertib etmesini istedim.

Nazım ve yanındaki hanımla câmiye doğru yola çıktık. Nazım Hikmet, gittiğimiz yeri şoförün bilmesini istemiyordu. Arabayı camiye uzak bir yerde durdurttu, şoförü yolladı. Câmi yarıya kadar doluydu ve mevlit okunuyordu. Nazım Hikmet için câminin ortasına bir sandalye konulmuştu. Nazım sandalyeye oturdu. Yanındaki hanım ise ayakta durdu. İmam benden mevlitten kısa bir parça okumamı istedi. Ben de ‘Ey Azizleri’ okudum. Nazım dinledi. Sonra cemaate ünlü şairin aramızda bulunduğunu duyurdum. İşte bu sırada Nazım kalkıp, cemaate ‘Ben komünistim. Ama sizleri böyle câmi gibi kutsal bir mekanda derli toplu görmekten son derece mutlu oldum ve çok duygulandım’’ dedi.

Ezcümle Yahya Kemal’in dediği gibi ezan seslerini işiterek büyüyenler pusulalarını kaybetmiş olsalar da zamanla ruhlarındaki izdüşümleri takip ederek bir sabah namazında ana kucağına, baba ocağına dönmeleri muhtemeldir. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğup, Frenk terbiyesiyle yetişen nesiller acaba nereye dönecekler?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir