Abdullah KADIOĞLU, Hüküm Dergisi 4. Sayı

RÜZGARIMIZI İSTİYORUZ

Tasavvur edin. Ravzadayız, Medine’de Allah Resulü’nün (ﷺ) imametinde ashabı kiram’ın safları arasında kıyamdayız. Allah Resulü (ﷺ) Ali İmran Suresinden “ve’tesımü bi hablillahi cemia vela teferreku/Allah’ın ipine topluca sarılın, ayrılmayın.” ayetini okuyor. Büyük bir kalabalık ve ok misali tanzim edilmiş safların arasında O’na (ﷺ) iktida halindeyiz. Bir zaman sonra selam verdi. Ezkarın ardından ashabına döndü; söze “Müminler birbirine bağlılıkta vücudun azaları gibidir…” diyerek başladı. İslam kardeşliği hakkındaki uzun sohbeti Sahabe başlarında konan kuşun uçmasından endişe eden adam dikkatinde dinledi. Peygamber buyruğu Medine sokaklarına taşındı. Ensar, muhacire kucak açtı. Beyaz siyaha selam verdi. Azadlı Zeyd Kureyşli Zeynep’le evlendi. “Lailahe illellah Muhammed Resûlüllah” diyenler yekvücut oldu. Birinin acısını tamamı hissetti. Sahabe, Tabi’un’a onlarda sonraki kuşağa böyle bir fotoğraf emanet etti.

Halimiz

Allah’a iman ve Resulüne aidiyetimize rağmen bizler, emaneti unuttuk. Günde beş defa tahiyyatta selam gönderdiğimiz salih kulları, Allah Resulü’nün (ﷺ) bin dört yüz yıl öncesinden bizleri kardeş ilan ettiği mazlum iklimlerin yetimlerini unuttuk. Hem de ümmetin, dönüşünü özlemle beklediği Devlet-i Aliye’nin varisleri olarak unuttuk.

Haber kaynağı olarak kabul ettiğimiz gazeteler, ajanslar, televizyonlar belki de bu unutturma ameliyesi için vardı. Televizyonu her açtığımızda Davos’u, Washington’u, Brüksel’i gördük ekranlarda. Görmemiz gerekenden daha çok bize gösterilenle meşgul olduk. Bütün bunlara rağmen kendi coğrafyamızı hatırladığımız günlerde her yerde işgal vardı. İslam beldelerinin hali sırtlanların arasında unutulan ceylanın hali gibiydi. Kabili, Bağdat’ı, Hama’yı iffeti kirletilen İslam kadınlarının feryadıyla hatırladık. Filistin davamızı “yazıklar olsun size ey müslümanlar!” diyen yetim bir kız çocuğundan öğrendik. Arakan’ı “Rabbim Allah’tır” dediği için diri diri yakılan Müminlerin haberini aldıktan sonra tanıdık. Suriye’den gelen katliam haberlerine hüzünden öte bir tepki veremedik. Şam’da, İdlip’te, Hımıs’ta, Dera’da, binler olup Hakk’a yürüyen İslam gençliğinin davasına meydanlarda yüz binler olup sahip çıkamadık. Endonezya’yı, Pakistan’ı, Pataniy’i, Açe’yi, Moro’yu Veziristan’ı, Doğu Türkistanı ve daha nice İslam beldesini acıların vatanı olarak tanıdık.

Cemaat olmayı sadece namazlara hasreden bir ümmetin fotoğrafıdır bu. Esasında birbirini tanımayan, ırkları, dilleri, renkleri farklı milyonlarca müslümanın tek bir kıbleye yönelmesi muaazam bir hadisedir. Ne dinlerde ne de felsefi hareketlerde emsali yoktur. Buna rağmen namazdaki vahdeti hayata taşıyamıyorsak kıblemizi ve secdemizi yeniden tashih etmeye mecburuz. Bedenimizle yöneldiğimiz tevhidin merkezi olan Kâbe’ye ruhumuzla da yönelelim. Aksi halde tarih bizi cemaat olmayı namazlara hasreden bir ümmet olarak kayda geçecek.

Ümmet Yapısından Kopuş

Mevcut halimizin insanlık ehramının en tepe noktasından tahlili. Diline yalan bulaşmayan, sadık ve mesduk olan Allah Resulü (ﷺ) buyuruyorlar; “Yakında milletler birbirlerini vahşi yaratıkların hemcinslerini sofraya çağırmaları gibi sizin üzerinize davet edecekler. Sahabe: “O gün biz az mıyız Ey Allah’ın Resulü?” diye sorduğunda, Efendimiz: “Bilakis, o gün sayı itibariyle çok olacaksınız fakat selin üzerindeki köpükten farkınız olmayacak. Allah Teâlâ düşmanlarınızın kalbinden korkunuzu söküp alacak ve içinize “vehen” koyacak. Sahabe “vehen” nedir ya Resulallah diye sorunca Efendimiz (ﷺ): “Dünyayı sevmek ve ölümden korkmaktır(Sünen-i Ebi Davut, h.no 3745).

Efendimiz’in (ﷺ) buyurduğu gibi ölümden korkar olduk. O kadar korktuk ki; hatırlamaz olduk. Eşyanın hakikatine eremedik. Ona karşı nazarımız değişti. Eşya hizmetimize verilmişken biz ona hizmetkâr olduk. Müslüman devletlerin idarecileri her gün yeni gökdelenler yükseltti. Dış ticaret hacimleri her şeyden önemli oldu. Hırsımız gözümüzü kararttı. Hiçbir zaman yeter demedik ve sürekli ulaşılması gereken hedefler tayin ettik. Devamlı geleceğe yatırım yaptık ama şunu hiç düşünmedik; Her gelecek dediğimizin bir sonu olacak, fakat; iman ettiğimiz ve ötesi olmayan bir gelecek var ki, işte biz o geleceği hatırlamaz olduk. Sonsuzu, sonlu olana feda ettik.

Bedir’i, Malazgirt’i, Çanakkale’yi tarihimizin eşsiz destanları olarak tanımakla iktifa ettik, fakat bu zaferlerin en büyük saiki olan imanı o kahramanlar gibi kuşanmayı düşünmedik. Bu yüzden yeni zaferlerin hayalini dahi kuramaz olduk. Kahramanlıkların ve zaferlerin yurdu olan coğrafyamız acı ve ızdırapların vatanı haline geldi.

Halçaresi: Yeniden İslam

“İnananların gönüllerinin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçeğe içten bağlanma zamanı gelmedi mi?….”(Hadid-16). Mekke’de zorluklarla imtihan edilenler, Medine’de mütesahil davranmaya başlayınca bu ayetle toparlandılar. İçimizdeki veheni söküp atacak ve bize yeniden ümmet aşısını yapacak olan bir hakikat. Yeniden yüreğimize inmeli bu ayet ve fert fert kalkıp haykırmalı, “Evet ya Rab! Vakit yalnız sana kul olmanın vaktidir. Sadece senin buyruklarına teslim olmanın zamanıdır. Yeniden kıbleye ruhumuzla yönelmenin, Endonezya’dan Fas’a kadar yeniden kardeş olmanın mevsimidir.”demeliyiz.

Yeniden başlamalı. Bütün aidiyetlerimizden sıyrılarak Allah Resûlü’nün (ﷺ) ufkunda, Yeni İslam değil “Yeniden İslam” demeli. Modern dünyanın kirlettiği yüreklerimizi tasfiye edip bin dört yüz yıl öncesine hicret ederek Hz Peygamber’e (ﷺ) ve onun getirdiklerine yeniden iman etmeli, geleceğimiz için maziye doğru yol almalıyız. Bunu yaptığımız zaman göreceğiz ki; nizaya düştüğümüz için kaybettiğimiz rüzgâr yeniden yelkenlerimize güç verecek. O zaman acılarımız dinecek ve ümmet olmanın izzetini kuşanacağız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir