Hüküm Dergisi 7. Sayı, Makaleler, Yusuf KAPLAN

RAMAZAN MEDENİYETİ: VÜCUT, VİCDAN VE VECD’İN ŞİİRİ

Tenzîlî Âyet, Asıl Ve Öz’dür; Tekvînî Âyet İse Usûl Ve Söz

İki tür âyet vardır: Birincisi, Rabbimizin (cc) hakikatin hakikatini biz insanlara özetlediği, hakikatin özünü sunan tenzîlî âyet. Yani vahiy. Yani Kitab-ı Hakikat.

İkinci âyet ise, hakikat kitabının anlaşılmasını, idrak edilmesini mümkün kılan, hakikatin türlü şekillerde, renklerde, görünümlerde tezahür ve tecellî ettiği tekvînî âyet. Yani Kitab-ı Kâinât.

Tenzîlî âyet, asıl’dır. Tekvînî âyet ise usûl.

Bir başka açıdan bakıldığında ise, tenzilî âyet, ÖZ’dür. Tekvînî âyet ise, bütün tekevvünâtta özetlenen, “mahcup kalan”, “setredilen”, “gizlenen” ve bizden “okumamız”, keşfetmemiz, izini sürmemiz istenen hakikatin özünün özlü sözü.

Tekvînî Âyet Olarak

Ayette, ﷺ’in , bütün âlemlere sadece ve sadece RAHMET olarak gönderildiği BEYAN edilir.

Tam bu noktada şu ince noktaya dikkat çekmekte yarar var: Tenzîlî âyet, beyan eder. Tekvînî âyet ise, tenzîlî âyetin beyanını tebeyyün ve tebeddün ettirir, “ete kemiğe” büründürür, hayat hâline getirir.

Başka bir ifadeyle… Kur’ân, beyan eder. , ﷺ Kur’ân’ın beyan’ını tebeyyün ettirir. Şunu demek istiyorum: Kur’ân’ın beyan’ının / tenzîlî âyet’in tebeyyün edebilmesi, ete kemiğe bürünebilmesi, hayat bulabilmesi, hayat olabilmesi ve hayat sunabilmesi, doğrudan ﷺ vasıta’sıyla tahakkuk eder.

Burada ﷺ’in sadece bir elçi olarak vasıtalığından sözetmiyorum. Burada bugüne kadar atladığımız, gözardı ettiğimiz daha hayatî bir hakikatten sözediyorum: , ﷺ hakikatin yalnızca vasıta’sı değil, aynı zamanda, hakikatin hayat bulmasını, hayat olmasını ve hayat sunmasını mümkün kılan yegâne VASAT’tır: Yaşayan Kur’ân’dır.

Hakikat’in hakikatli vasat’ı. “Ümmeten vasatan” âyetinde dikkat çekilen “merkez ümmet”in, her şeyin anası olan ümmetin, bütün yolların kendisine çıktığı ümmet’in hayat bulabilmesi, hayat’ın kendisi olabilmesi ve herkese hayat sunabilmesi ancak ﷺ’in aynı anda hem VASITA, hem de VASAT olabilmesiyle mümkündür.

İnsan, kâinâtın özü ve özetidir. Ama aynı zamanda âlem’in / kâinât’ın ruhudur insan. Hangi insan ama? Elbette ki, kâmil insan.

Yani, tekvînî âyet, doğrudan ﷺ’in bizatihî kendileridir: En ekmel tekvînî âyet.

Özetle, tekvînî âyet, ﷺ’in sünnet-i seniyye’sinde özetlenmiştir. ﷺ’in sünnet-i seniyyesi, biliş (akval / ilme’lyakîn), oluş (ef ’al / ayne’l-yakîn) ve varoluş (ahvâl / hakk’al-yakîn) süreçlerinden teşekkül eder.

İşte Ramazan, tıpkı hayatımızdaki her şeyde olduğu gibi, tekvînî âyetin hem vasatını, hem de vasıtasını oluşturan sünnet-i seniyye’nin, hakikatin yani tenzîlî âyetin hem hayat bulması, hem hayat olması ve hem de hayat sunmasını mümkün kılar.

Bu yazıda, âlemlere rahmet olarak gönderilen ﷺ’in sünnet-i seniyye’sinin Ramazan’ı bütün boyutlarıyla idrak ve ifa edebilmemizde bize ne denli imajinatif bir imkân sunduğunu göstermeye çalışacağım.

Hakikatin Hayat Bulduğu, Hayat Olduğu Ve Hayat Sunduğu Ramazan Medeniyeti Yolculuğu

Ramazan, bize taptaze bir ruh; sarsılmaz bir iman; koordinatları bütün varlıklar âlemine açılan benzersiz bir kardeşlik; nefis ve leziz bir bütünleşme, birleşme iklimi; derûnî bir kulluk, varlık ve hakîkat şuuru ve şiiri sunuyor.

Ramazan, vücud’un yani varlığın hakikatinin ve hakikatin varlığının HAYAT BULDUĞU; vicdan’ın tesis edildiği ve hakikatin bütün müminlerin, hatta dalga dalga bütün insanların ve varlıkların HAYATI OLDUĞU; vecd hâli’nin bütün varlıklar düzleminde, görünür-görünmez, zâhir-bâtın bütün dalga boylarında yaşandığı, hakikatin herkese, bütün varlıklara HAYAT SUNDUĞU, eşsiz bir biliş ve oluş, varoluş ve varediş; engin bir hatırlayış ve hatırlatış; sarsıcı, sarıp sarmalayıcı, kuşatıp kucaklayıcı bir şuur ve şiir mevsimidir.

Şuur, söz’ün özü; şiirse, öz’ün sözü’dür çünkü.

İşte Ramazan, İslâm medeniyetinin, aynı ânda hem özünü ve şuurunu, hem de söz’ünü ve şiirini sunar bize: İslâm medeniyeti, tek şuur ve şiir medeniyetidir: Çünkü İslâm, İlâhî Söz’e ve Şuur’a dayanan tek dindir: İlâhî Söz’le ve Şuur’la insanı ve bütün mevcûdâtı buluşturan, İlâhî Söz’ün ve Şuur’un bütün koordinatlarını insanın önüne ve şuuruna açan tek diyalojik medeniyettir.

Aslında İslâm, tek medeniyettir: Diğer uygarlık veya sivilizasyon tecrübeleri, insanı, ya sadece kendi içine kapadıkları, ya da sadece kendi dışına hâkim olmaya kışkırttıkları için, medeniyet olma özelliklerine sahip değildir.

Medeniyet Türleri: Vahiy, Kadîm Ve Pagan

Medeniyet, ancak bütün varlıklara açılabilen, bütün varlıkları ihata edebilen, bütün varlıklar arasında dinamik bir iletişim sistemi, kanalları, koridorları inşa edebilen kozmolojik bir şuur hâli’dir. Eğer bir insanlık tecrübesi, aynı ânda hem Yaratıcı’yı, hem Kâinât’ı, hem de İnsan’ı hayatının çekim alanına alabiliyorsa, medeniyet olabilir ancak.

Adına sivilizasyon tecrübeleri dediğimiz pagan tecrübeler insanı, varlığı ve hakîkati sadece fizik dünyaya kapattıkları için, Tanrı, Kâinât ve İnsan’dan oluşan büyük varlık zincirini hem yok saydıkları, hem de parçaladıkları için sadece kaos ve katastrof üretmişlerdir. Antik Yunan’dan Roma’ya, Avrupa’dan Amerika tecrübesine kadar yaşanan pagan uygarlık tecrübelerinin ürettikleri kaotik tarih, bunun apaşikâr bir göstergesidir.

Kadîm medeniyetler ise, Konfüçyan, Taocu, Budist, Hindu ve Şinto örneklerinde gözlendiği gibi, insanı sadece kendi iç dünyasına kapatarak kozmos’u bulmaya yönelttikleri ve dış dünyayı ihmal ettikleri için, donmaktan, antropolojik, ölü kültürlere dönüşmekten, dolayısıyla paganların saldırılarına teslim olmaktan kurtulamamışlardır.

İslâm, bir yandan büyük varlık zincirini eksene aldığı, öte yandan da, büyük varlık zincirini oluşturan “aktör”ler arasındaki iletişimi, irtibatı ve ilişkiyi her zaman muhkem bir şekilde tesis eden bir varlık ve hakîkat tasavvuru sunduğu için, kaosun hayatı, bütün varlıkları ve bütün inanç ve düşünce sistemlerini önce kontrol altına almasını, sonra da yok etmesini önleyecek muazzam bir kozmolojik şuur icat etmeyi başarmıştır.

Kozmolojik Tasavvur Olarak Medeniyet

Medeniyet, büyük varlık zincirinin hem korunduğu, hem de hiyerarşik yapısının hayata ve bütün varlıklara hakkıyla çeki düzen verdiği kozmolojik bir şuurun ve tasavvurun adıdır. İşte bu kozmolojik şuuru ve tasavvura sadece İslâm sahiptir.

Kozmolojik şuura ve tasavvura dayalı bir medeniyet idrakinin merkezinde Yaratıcı vardır: Kâinât ve İnsan, hem Yaratıcı’nın eseridir; hem de Kâinât da, İnsan da, kendi eserlerini her dâim bu kozmolojik şuuru ve tasavvuru harekete ve hayata geçirecek şekilde üretebilme kabiliyetine sahiptirler. İnsan, Yaratıcı’yı tanıdığı ölçüde insanlığa ve bütün varlıklara hayat hakkı tanıyabilecek bir varoluş ve varetme çabası üretir; Yaratıcı’yı tanımayan insan, her şeyi yıkar, yok eder.

Yaratıcı, Kâinât ve İnsan arasında kozmolojik şuur ve tasavvur ekseninde kurulan bu yaratıcı ilişki, İlâhî Söz’ü ve Şuuru her dâim iliklerine kadar hisseder. İşte şiir, bundan sonra devreye girer: İlâhî Söz, hayatta ve insanda İlâhî Şuur’un tesisine imkân tanır. İnsan’ın İlâhî Şuur’u beşerî şuur katına yükseltebilmesi, Peygamberî Şuur vasıtasıyla mümkün olabilir.

İşte şiir, tıpkı Yunus şiiri gibi, tıpkı Fuzûlî şiiri gibi, tıpkı Hâfız şiiri gibi, tıpkı Mevlânâ şiiri gibi, tıpkı İkbal şiiri gibi, tıpkı Sezai Karakoç şiiri gibi, has şiir, hakîkî şiir, çağları bir şimşek gibi delip geçen şiir, gönüllerde taht kuran şiir, ancak İlâhî Şuur’la irtibata geçip de İlâhî Şuur ekseninde bir beşerî şuur inşa edildiği zaman vücut bulur.

Şiirin sadece bir sanat biçimi olarak değil, aynı zamanda, bir varoluş ve hayat idraki olarak varolduğu mevsim, Ramazan medeniyeti mevsimidir ancak. Ramazan medeniyeti, vicdanın ve vecdin en yüksek düzlemlerde tezahür ve tecellî ettiği, öz’ün söz’e, söz’ün öz’e, kısacası şuurun şiire, şiirin şuura dönüştüğü asil ve esaslı bir şuur ve şiir mevsimidir.

Oruç, İnsanı Tutar

Ramazan, İslâm’ın özü ve özeti bir mevsim. Ramazan’da İslâm’ın Müslümanlardan talep ettiği bütün ilkeler hayat buluyor. Dolayısıyla Ramazan’da İslâm’ın özetlenmesi, olağan bir iş’le, olağanüstü bir işleme dönüşüyor.

Bu, özetlerken özü özümsemenin kazandırdığı bir özellik. Fenomenolojinin izah edebileceği olağanüstü bir durum: Yaşanan tecrübeyi olağanüstü kılan fenomen, doğrundan oruç üzerinde yoğunlaşılıyor olmasıdır: Bir ibadet üzerinden İslâm’ın insandan talep ettiği bütün emirler, ilkeler, tasavvurlar, tahayyüller eş zamanlı olarak harekete ve hayata geçiriliyor.

Yani biz, oruç tutmakla sadece oruç tutmuş olmuyoruz; orucun bizi tutmasına, tutup kaldırmasına, başka bir düzleme taşımasına da tanıklık etmiş oluyoruz: Böylelikle varlığa, topluma, tabiata ve hakikate dâir bütün bir anlam haritasını ve anlamlandırma pratiklerini de aynı ânda hayata ve hareke geçirmiş oluyoruz.

Ramazan’ın en önemli özelliği insanı bütün tabiatlarla ve bütün hakikatlerle buluşturuyor olmasıdır. Yine fenomenolojinin izah edebileceği bir harikulâdelik de burada gizli. İnsan, Ramazan’da oruç tutarken hem bizzat tabiatı tecrübe ederek keşfediyor; hava’nın, su’yun, gece’nin gündüzün rengini, kokusunu, dokusunu bilfiil soluyor. Ramazan orucu, bir ay boyunca tabiatla kurduğumuz ilişkiyi alt üst ediyor ve tabiatla doğrudan, yaşayarak, organik bir ilişki kurmamıza imkân tanıyor.

Alelade’den Fevkalade’ye…

Böylelikle hem tabiatın keşfedilmemiş kıtalarını bizzat hava’yı, eşyayı bambaşka bir hâlet-i ruhiye ile soluyarak keşfedebilme imkânına kavuşuyoruz; hem de bir yandan eşyanın hakîkatini, öte yandan da insanın kendi hakîkatini -zaaflarını ve erdemlerini- keşfetmesi sürecini bilfiil yaşıyoruz.

Özetle aç kalmak gibi olağan, sıradan, alelade bir iş’le; tabiatla, kâinât’la, Yaratıcı ile, diğer varlıklarla ve bizzat eşyanın kendisiyle topyekûn olağanüstü, fevkalade bir ilişki kuruyoruz. Ramazanda insan, insan olarak kendisini keşfediyor, dolayısıyla kâinât’la, Yaratıcı’yla, diğer varlıklarla, tabiatla bütünleşerek kendisini aşabilmenin yollarını da fethediyor bizzat. Fethin, bir açılma eylemi, kapıların, gönüllerin ve zihinlerin açılması fiili olduğunu düşünecek olursak, insan, Ramazan’da her şeyden önce bizzat kendisini tecrübe ediyor, varoluşunu yaşıyor adım adım, an be ân, aç durarak pür dikkat tabiatın sesine kulak kesilerek: Tabiatı dinliyor, havasını suyunu, rengini, kokusunu, dokusunu başka türlü soluyarak, yaşayarak, tecrübe ederek bütün yönleriyle tabiatı.

Biliş, Oluş Ve Varoluş Mevsimi

Sonuç itibariyle, ramazan bir BİLİŞ mevsimidir; insanın varlığın, hakîkatin, tabiatın ve Yaratıcı’nın varlığını bizzat tecrübe ederek hissettiği bir biliş mevsimi. Biliş, dinin insanla birlikte varolması sürecidir: Bu, Mekke sürecine denk gelir: Bütün varlıkların ve hakîkatin şuuruna erme sürecine gir/diril/en insan tipi inşa edilir bu süreçte. Bu süreçte, insana müdahâle eden ve insanın özümsediği şuur, İlâhî Şuur’dur.

Ramazan aynı zamanda bir OLUŞ mevsimidir. Biliş mevsimi, Medîne sürecine denk gelir: Medine sürecini hayata geçiren şuur, Peygamberî Şuur’dur. Peygamberî Şuur’la, önceden kendilerine her türlü işkence ve hakareti reva gören müşrik, Yahudi ve Hıristiyan topluluklarla her şeye silbaştan başlanıldığını haber veren bir Sözleşme yapılır: Mekke süreci nasıl varlığı harekete geçirmişse, Medîne süreci de vicdan’ı harekete geçirir.

Ve nihâyet Ramazan, bir VAROLUŞ mevsimidir. Varoluş mevsimi, Medeniyet Sürecine denk gelir: Medeniyet sürecini hayata geçiren şuur, İlâhî Şuur’la Donanmış, Peygamberî Şuur’la yoğrulmuş Beşerî Şuur’dur. İnsan, Hayat ve Tabiat işte bundan sonra vecd’e gelir, coşar, taşar ve kendini aşar.

İşte Budur Şiir!

İşte şiir budur; ilâhî olan’a kadar açılabilme imkânı sunan şuurun kazandırdığı bir fevkalade söz. Özün sözü’nün, söz’ün özünü özümsediği bir üst-şuur hâli.

Şiirin şuura, şuurun şiire dönüştüğü biliş, oluş ve varoluş tecrübelerini aynı ânda yaşadığımız, barışı, huzuru, keşfi, fethi, dayanışmayı, kardeşliği ve eşyanın bütün hâllerini idrak ve bu hallere iştirak edebildiğimiz; insanın kendisini, vicdanı, vecd’i keşfettiği ve fethettiği tek mevsim olan Ramazan medeniyeti mevsimini bihakkın idrak edenlere ve ona iştirak edenlere selâm olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir