Hüküm Dergisi 83. Sayı, Kıyamoğlu SANCAKTAR

PRENSESLER ÜLKESİ…

Bir prensesler ülkesi benim ülkem… Yok yok her zaman böyle değildi. Önceden hanımsultanlar vardı. Sayıları nihayet hanedan kadardı. Paşalar bu hünkar kızlarıyla evlenirken ömür boyu el pençe divan duracaklarını bilirlerdi. Devşirmelerdi birçoğu. Padişahın kullarıydı. Efendilerinin en kıymetli emanetleri kerimeleri ile izdivaç ikbalin zirvesiydi. Sayıları da yaptıkları da bir dereceye kadar mâkul ve kabul edilebilirdi.

Şimdi yedisinden yetmişine her aile hanedan ve her evlenecek kız kendini prenses olarak görmekte. Ve hayallerindeki beyaz atlı prensin gelmesini beklemekte. Gelmesini ve karşısında diz çökmesini. Bir halı gibi tüm dünyayı ayaklarının altına sermesini. Bulutlardan pırlantalar yağdırmasını. Bir bülbülün yanık şarkısı gibi âşıkâne konuşmasını… Gül yapraklarında yatırmasını… Günebakan olup yüzünü ondan gayrıya döndürmemesini hayallemekte.

Bir yar ki beklediği tüm ihtişamıyla endam eden şehzâde… Fakat onu görünce kapısının kölesi olacak… Ne emrettiyse yapacak… izinsiz bir yere gitmeyecek… Tabi aynı zamanda romantik ve şair olacak… Şair ve zengin… Zengin ve güçlü… Konuşkan, sosyal ama azarlamalarında sessiz kalıp özür dileyen… Tartışmada alttan alan… Hem Alaaddin hem de cini… Velhâsıl masallardan çıkıp yanımıza gelebilen varlık.

Belki biraz abarttığım düşünülebilir; fakat bilinçaltı mühendisliği ile gelinen nokta çok da farklı değil. En büyük metropollerden en ufak köylere kadar tüm insanlarımızın zihin dünyasını dizilerin işgal ettiği gerçeğini göz ardı etmezsek ve de gençlerimizin zarûrî meşgaleleri hariç zamanlarının kahir ekseriyetini sanal dünyada geçirdiğini dikkate alırsak; bilinçaltlarının nasıl da gerçeklerin zor ve sıkıntılı sınırlarından hayali bir dünyanın sınırsız imkânlarını tercihe teşne olduklarını anlayabiliriz.

Kaldı ki böyle bir şeyi her ne kadar abartı bulsa da hanım kızlarımız, daha iyi niyetli söyleyeyim; bilinçleri ile her ne kadar reddetseler de bunları… Davranışları perde arkasından idare eden nefis -bilimsel tabirle bilinçaltı- sinsi bir gülümseme ile bakıyor dediklerime… Ve ardında oturan “vesvas” şeytan eseriyle gururlanıp zaferini kutluyor.

Bir bakalım. Dini hassasiyetleri olmayanları geçtim, kendini İslâm kimliği ile tanıyan hanım kızlarımız içerisinde; romantik bir ortamda, havai fişekler eşliğinde, diz çökülerek yapılacak bir evlilik teklifi hayal etmeyen kaç kızımız vardır. Hepimizin adı gibi bildiği batı taklidi, ihrac malı bir adet olmasına rağmen kim Hz. Hatice (t), Hz. Aişe (t) annemizin izdivacına hiç değilse biraz benzer bir evliliği ya da evlenme usûlünü tercih eder.

Bir ilahiyatçı tanıdığım vardı. Babası yılların hizmet adamı. Kendi de genç yaşına rağmen hizmet etmiş. İlahiyat okumaya Türkiye’ye geldi. Okuma arasında gönlü de tahsil yapmış ki bir ilahiyatçı hanım ile hayırlı izdivaca karar verdi. Biz de sevinip tebrik ettik; fakat bir gün profil resmine koyduğu fotoğrafı görünce içim sızladı. Diz üstü evlilik teklifi ve bu fotoğrafı tüm dünyaya ilan… İki ilahiyatçı… Hem de ehli sünnet çizgisinde, mütedeyyin ve hizmet ehli.

İki damarım birden koptu sanki… İki damar… Biri mahremiyet… Nerede kaldı? Nerede kaldı hanımının adını söylemekten çekinen dedeler? İsmini değil resmini ifşa etmek dahi abes gelmiyor bize. Sosyal medya ise adeta odalarımıza yerleştirdiğimiz kamera. Neyimiz varsa ortada.

Diğer damar asalet… Bu asil millet garba üzengi öptürürken şimdi onların kültürü karşısında nasıl da yer öper oldu.

Ya evliliğin bu kadar maddeleşmesine ne demeli…Önce damat adayının evi, arabası, aylık geliri mevzubahis olmakta. Tabi gelin hanım haklı. Hayalindeki gibi bir ev düzebilmesi, hayalindeki harcamaları yapabilmesi için hayli kabarık bir bütçe lazım. “Söz Masası”ndan başlayan “Bekarlığa veda partisi”nden çıkan, “Babyshower”lar, “Yaş günü, diş günü” ve daha olur olmaz bir sürü bahane ile devam eden partiler… Kapitalizmin tüketim çılgınlığı için ördüğü örümcek ağları… Dokuz mahalleyi giydirecek kıyafetler, ayakkabılar, çantalar… Yine de elindekiyle asla doymayan ve her yeni etkinlik için yeni kıyafet telaşında ömür tüketme… Beş yıl geçmeden değiştirilen mobilyalar, salon konseptleri… Zamana karşı hasmane bir yarış… Galip gelme ve genç kalabilme arzusu… Kozmetik ürünleri, detoks, estetik vs… Ve tüm bu gündemler arasında koşuştururken anne olabilmek… Zevce kalabilmek… Daha ötesi ümmet ve abdiyyet şuuru.

Demek öncelikle iç mimarînin tashihi gerek. Yok, hayır. Kadınları suçlamak değil niyetim. Onların bu hâle gelmesinin en önemli müsebbibi ve suç ortağı erkekler değil midir? Onları defilelere çıkaran, onları fıtratlarına uygun olup olmadığına bakmadan erkekler arasında sırf ucuz işçi diye çalıştıran, reklamimaj materyali olarak kullanan yine erkeklerdi. Tepeden tırnağa tesettürü zamanla palyaçoya dönerken anası, bacısı, karısı, kızına gereken ikazları yapmayan yine bizleriz. Bizler erkeklik yapmayınca onlar herifleştiler ve bizi kadınlaştırdılar.

Camide yapılan Buhari dersi devam ederken yanıbaşınızda “aşkitom..” diye mesaj atan birini gayrı ihtiyari görünce insan “nereye..?” diye sormaktan kendini alamıyor. “Aşkım, aşkışım, aşkitom” bu ne hız… Bu ne erezyon… Torunlarımız için şimdiden yeni bir dil öğrenmeye kendimizi hazırlamamız gerekiyor.

Fildişi kuleden yorum yapan biri değiliz şükürler olsun. Her gün otobüse ve metroya biniyor, halkın arasına karışıyor, toplumu tahlil ederek yazıyoruz bu satırları. İş saatlerinde bile otobüslerde erkekten çok hanım varsa sabahın altısından gecenin on birine kadar dışarıda hanımlara rastlıyorsak toplum olarak durup düşünmemiz gerekir. Bir asır geçmeden nerden nereye geldik. Allah’ın (ﷻ) “Vekarne fi büyûtikünne… (Evlerinizde oturun)” emri ilahisi sanki zıddıyla anlaşılmış gibi.

Meselem sadece durum tesbiti yapmak ve uyarmak hanımları. Çünkü uçuruma giden bu çılgınca sürüş durudurulamazsa bunun acısını en çok onlar çekecek. Anneliği unutacaklar. Kadını kadın yapan ve çocuğunu emzirirken aldıkları, dünyada onlardan başka hiç kimsenin tadamayacağı o hazzı unutacaklar.

Çevremde kaç ahlaklı ve temiz delikanlı izdivaca bir türlü yanaşmıyor. Sebebi kadınların yüksek beklentileri ve kendilerini oldukça ağırdan satmaları. “Bereket bakımından nikahın en büyüğü, külfetçe/ yardımca en kolay olanıdır.”[1] deniliyor bir hadisi şerifte. Biz ise zorlaştırmak için herşeyi yapıyoruz. Bir kere evleneceğim diye bir ömür külfet altına girmek ve maddî hesaplarla bir ömür birbirini yemek. Bozulan yuvalar, birbirine diş bileyen hısımlar. İmkânı olmayan imkânı olanla yarışıyor, imkânı olan kârunla… Faiz denen belanın en fazlasına bu israf çukurunda batılıyor. Peki damat adayını bitmez tükenmez istekleri ile kredi çekmeye iten gelin hanımın hiç mi kabahati yoktur?

Peygamber Efendimiz (ﷺ) aramızda olsaydı, çığırından çıkan ve sünnetle hiçbir alakası kalmayan düğünleri görseydi yasaklamaz mıydı acep? Nerede ruhuna uygun düğün? Şiaya karşı tavrım nettir; fakat hasmının dahi hakkını teslim kabilinden; bir gün haberlerde İran eski cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın -henüz cumhurbaşkanı iken- oğlunun düğün fotoğraflarını görmüş de oldukça şaşırmıştım. Duvara yaslı şark yastıkları… Halı üstünde oturmuş on beşyirmi kişi… Önlerinde birkaç meyve ve azıcık tatlı… Bizde asgari ücretle çalışan dahi böyle bir düğünü aklının ucundan geçiremez. İşin garibi bu mevzuda Avrupalıları dahi sollamışız. Onların düğün salonu gibi bir dertleri yok. Kilise nikahı ardından küçük bir restoranda yahut evin bahçesinde eşedosta, yakın akrabaya verilen yemek ardından dağılma.

Biz belki millet olarak biraz gösterişi seviyoruz. Fakat bin, iki bin kişilik salonların çuvalla para verilerek tutulması, sonra masrafı çıkarmak için gelenlerden zarf beklentisi içinde olunması, ardından bir ömür, takılan takıların karşılığını verebilmek için borç harç dıdısının dıdısının dıdısı akrabalarının düğünlerine gidilmesi ve bir borç olarak addedilen takının adeta sahibine iade edilmesi. Sırf mecburiyetten ve kerhen sadece düğün, nişan vs. de görüntü verebilmek için harcanan zaman, yol masrafları vs. vs. Haftasonlarının ortalama üçte birinin böyle düğün dernekle geçtiğini farz edersek kendimizi nasıl halatlara doladığımızı daha iyi idrak ederiz. Hâlbuki ey gelin hanım; sırf “El âlem ne der?” endişesiyle yahut “el âlem”e hava atmak merakıyla koca koca salonlar tutulunca onlar yine senin vaktinden ve nafakandan ödenecek.

Bir ağabey var… Maaşı mütevazi… Zor geçindiği belli. Buna rağmen ayda en az iki çeyrek alıyor. Sebep mâlum; götürene götürmek. Bir borç alışverişinden başka bir şey olmayan ve zorla verilen takıdan nefret ediyorum. Hâlbuki veren unutulmalı, alınan da borç gibi alınmamalı.

Bir devrim gerek… Karton kuleleri devirecek, ayağımıza bağlanan prangaları çözecek ve kadını, dolayısıyla toplumu tekrar ihya edecek bir devrim. Fakat bunun için yine bir kadın lazım. Bir kadın ki toplumu yetiştirecek ve son hız uçuruma giden trendeki ziyafet masasından hemcinslerini kaldıracak bir kadın.

Kadınların yüzüne haykıracak ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan tüm dünyaya ilan ederek “Ben!…” diyecek. “Ben el âlem putunu kendi elimle yıkıyorum ve elimi zevcimin eline vererek nikâh ile birlikte biat ediyorum. Diyorum ki madem seni Allah (ﷻ) aile reisi olarak seçti ve bana itaati emretti, hiç gocunmadan ve egomu ortaya çıkarmadan masiyet olmadığı müddetçe sana itaat ediyorum. Benim izdivacım lüks, gösteriş ve debdebe ile değil; benim nafakamı temin edecek ve beni barındıracak kocam iledir. Kişiye yük olmak kişilik değildir. Lüks ve israfı reddediyor ve Rasûlullah’ın (ﷺ) teşrif edebileceği, sünnete münasip bir düğün istiyorum.

Ömrümde bir defa giyeceğim bir gelinliktense ümmetin yetim evlatlarını giyindirmeyi, koca koca salonlarda caka satmaktansa ümmetin fukarasını doyurmayı, baş yaptırmaktansa baş okşamayı, fotoğraf çektirmektense ümmetin hazin tablosuna bir fırça vurmayı tercih ederim.

Ey benim hayat yolunda yoldaşım, davamda omuzdaşım efendim! Bu izdivacın temelini; belini büken, gereksiz ve israf yolunda masraflar için kredi çekerek değil, imkânına göre sadaka vererek at. Senden arzum Ümmü Süleym annemizin kocası Ebu Talha’dan (t) istediği gibi infakına beni de ortak etmendir. Gücünün ve imkânının üzerinde harcama yapma. Muhakkak Rabbimiz bizi darlıkla imtihan edecekse ondan razı olmak sabır ve kanaattir. Ondan razı olmadan onun rızası olmaz.

Senden yıldönümleri, doğum günleri ve her bir vesileyle nefisimi okşayacak sürprizler istemiyorum. Bize helal lokma getir. En büyük hediyen helal mal ile alınmış helal rızıktır. Ve her zaman soframızda bir aç, bir yetim bulunsun. Bizim nafakamızla miskinler doyurulsun. İnfakı imkânın kadarınca, karınca kararınca kesme.”

Temenniler uzatılabilir. Elbet hanımların da erkeklerden beklediği ideal vasıflar vardır. Bunlar da dillendirilmelidir; lâkin her iki tarafı da mukayese ettiğimizde hanımların istek ve beklentilerinin yirmi-otuz yıllık süre içerisinde çok ciddi şekilde artması, evliliği zorlaştırarak gençleri çok başka mecralara itmekte.

Bununla birlikte ahlâki yozlaşma, evlilik dışı ilişkinin normalleşmesi, iman zayıflığı, zevkperestlik, egoizm, mes’uliyetten kaçınma, boşanma oranındaki astronomik artış ve bunun sonucunda erkek tarafına -hukukun zalimcesine- yüklediği ağır maddî-mânevî yük vs. gibi negatif etkenleri de hesap edersek evlilik müessesesinin nasıl bir tehdit altında olduğunu çok daha iyi anlamış oluruz. “İtleri salıverilmiş, taşları bağlanmış köy” gibi toplum olarak bu derece evliliği zorlaştıran, zinanın önünü açan maraz ve problemlere gözümüzü kulağımızı tıkayıp kendi arzu ve isteklerimizi öncellediğimizde, istikbaldeki felaketler için bir kıvılcım da biz çakmış oluruz. Bu meselenin hiç değilse sera gazı, sûni yiyecekler, su ve orman fakirliği kadar müstakbel tehdit olarak gündemimizde yer alması gerekmez mi?

O hâlde Ey Yurdumun Prensesleri! Gelin siz beyaz atlı prensin ayaklarınıza kapanmasını bekleyen romantik rüyalardan vazgeçin. Yuvalarınızda çocuklarınızın âsumanı içine çekmek istercesine akciğerlerini ve avurtlarını şişire şişire “Anam!” diye haykırarak bağrına koştuğu, yegâne varlık olmanın hazzını yaşayın. “Kariyer, CV, titr” gibi fare tekerleklerinde koşmaya ihtiyaç duymaksızın Everest’in bile yanında tümsek kaldığı o ulvî makama, analık tahtına kurularak gönüllere sultan olmayı, vitrinde prenses olmaya tercih edin.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, H.No:24529

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir