Halid İSTANBULLU, Hüküm Dergisi 85. Sayı, İhsan Şenocak, Makaleler

PEYGAMBER ŞÜPHE EDER Mİ?

Bir asır önce medreseler kapatılıp ulema susturulunca Müslümanların ilimle irtibatı kesildi. Boş kalan alanda her bir fende müstakil şüpheler icad edildi, kimi ayetlere kimi hadislere kimi mezheplere hücum etti, hocalar itibarsızlaştırıldı, hadis-i şerifler istihza mevzuu yapıldı.

Bu noktada en fazla hücum edilen hadislerden biri de Allah Rasûlü’nün ﷺ Hz. İbrahim  ile alakalı şu mülahazasıdır:

“Biz, şüphe etmeye İbrahim’den daha layıkız. Zira İbrahim, Rabbine ‘Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster.’ demişti. Allah da ‘İnanmıyor musun?’ buyurdu. İbrahim, ‘Evet inanıyorum; fakat kalbim iyice mutmain olsun istiyorum.’ dedi”[1]

Buhari gibi Müslim’in de rivayet ettiği mezkûr hadis, bir grup tarafından Peygamberlerin masumiyetine halel getirdiği, başka bir grup tarafından ise Hz. İbrahim  gibi Efendimiz’e ﷺ de şüphe isnad ettiği iddiasıyla reddedilmekte ya da hadisin sahih kabul edilmesi durumunda Hz. İbrahim’in  masumiyetinin inkâr edileceği nazara verilerek malum rivayet inkâr edilmektedir.

Peygamberlerin Masumiyeti

Mezkûr hadis üzerinden Peygamberlerin masumiyetini inkâr etmek nasıl yanlışsa masumiyeti koruma iddiasıyla sahih bir rivayeti reddetmek de aynı şekilde yanlıştır.

Bütün ulema, Peygamberlerin masumiyeti noktasında ittifak etmiştir. Aksi bir durum Peygamberin “fasık” olması demek olur ki fasığın getirdiği haber de tetkike muhtaçtır.[2] Buna göre masum olmayanın herhangi bir mevzuda fasık olması ihtimal dahilindedir. Günaha irtikap eden bir kulun Allah Azze ve Celle’ye yalan isnad etmesi mümkündür. Bu yüzden masumiyeti tartışmaya açmak vahiy etrafında şüpheler oluşturmaktır. 

“Ey iman edenler! Yoldan çıkmışın biri (fasık) size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.”[3] Masum olmayan bir Peygamber “fasık” derecesine düştüğünden vahiy olarak bildirdiklerinin doğruluğu araştırılmalıdır. Bu ise muhaldir. Çünkü insanların Cebrail’e  başvurup sorular sorması imkânsızdır.[4] Bu yüzden Peygamberler masum olmalıdır. Zira Allah : “Rasûle itaat edin ki merhamete nail olasınız.”[5] buyurmaktadır. Eğer Peygamber günahtan korunmayacak olsaydı nasıl mutlak manada insanların ona iktida etmesi mümkün olurdu? Allah Azze ve Celle, fasık birini Peygamber olarak gönderir, ona itaat etmeyi emreder, mahşerde de günah addedilen amellerinde ona ittiba edenleri hesaba çekerse bu Allah’ın  adaletine münasip olur mu?

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[6] Allah Teâlâ’nın kulunu sevip ondan razı olması kulun Rasûlü’ne ittiba etmesine bağlıdır. İttiba herhangi bir hususiyetle kayıtlanamayacağına göre şeriatla alakalı bütün meseleleri ihata eder.

Adaleti gereği buğday çekirdeğinden başağı, elma çekirdeğinden elma ağacını, zigottan insan evladını çıkaran Allah Azze ve Celle; mutlak manada iktidayı emrettiği Peygamberinin -haşa- günahkar biri olması, insanlara ona ittibayı emretmesi, yanlışta ona uyanları cezalandıp doğruda ittiba edenleri cennete koyması mümkün olur?!

Vahiy, gayb âleminden gelen bir ilimdir. İnsanlar Peygamberle ﷺ Cibril’in  nasıl irtibat kurduğunu -belli haller müstesna- bilemez. Peygamberlerin masumiyetinin inkâr edilmesi durumunda onların yalanla müttehem olmalarının önü açılır. Bu durumda vahiy bizzat Peygamber tarafından tahrif ve tebdil edildiği iftiralarına maruz kalır. Bunun içindir ki bütün Peygamberler masum ve günah işlemekten beri olmalıdır.

Allah Teâlâ Mü’minlere hitaben: “Hiç şüphe yok ki sizin için Rasûlullah’ta güzel bir örneklik vardır.”[7] buyurmaktadır.

 Allah Rasûlü ﷺ bütün halleriyle insanlık için uyulması gereken en güzel örnektir. Devlet başkanları en güzel idare şeklini bulmada, eşler karı-koca hukukunu gözetmede, babalar ideal çocuk terbiyesinin nasıl olacağını tayinde ona uyarsa özlenen saadete ulaşmış, korkulan felaketten de korunmuş olurlar.

Allah Rasûlü’ne ﷺ ittiba etmek, hem şer’î bir yükümlülük hem de ideal olana ulaşmanın yegâne yoludur. Bu durumda Allah Azze ve Celle günah işleme noktasında masum olmayan bir Peygambere her halde ve şartta uymayı emreder sonra da “Niçin hatalı olduğu mevzularda ona ittiba ettiniz?” diye insanları hesaba çeker mi?!

Hasenâtü’l Ebrâr Seyyiâtü’l Mukarrabîn

Müstağriblerin Peygamberlerin masumiyetlerini inkâr noktasında ileri sürdükleri ayet-i kerîmeler ya evla olanı terketmek manasında ya da “Ebrârın iyilikleri Mukarrabûnun seyyieleri mesâbesindedir.” sözüyle anlaşılmalıdır.[8] Buna göre fakir bir adam, bir Peygamberin kapısına gitse ondan yiyecek talep etse bir ekmeği olan Peygamber, ekmeğin yarısını sadaka olarak ona verip diğer yarısını yanında bıraksa bunu, ekmeğin tamamını tasadduk etmeye nisbetle “seyyie” olarak kabul eder. “Bir” makamında olan bir Mü’min ise ekmeğin yarısını tasadduk ederek sevap kazanır. Lâkin onun yarım ekmeği tasadduk karşılığında aldığı sevap, enbiya makamına göre daha düşük olması cihetiyle “seyyie” addedilir. Görüldüğü gibi ortada bir günah işleme durumu yoktur. Sadece daha az ecir kazanma hali vardır. Nitekim Allah , Mukarrabûn makamında olanların hallerini îsâr bağlamında şöyle anlatır:

“Onlara (muhacirlere) verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar dahi onları kendilerine tercih ederler.[9] 

Masumiyet, Allah  adına konuştukları bizzat mucizeyle tasdik edilen Peygamberlerin sözlerinin sigortasıdır. Masumiyetin halel görmesi durumunda Peygamberler her nevi iftiranın hedefi olacak, bildirdikleri vahiy de beşere ait bilgi seviyesine düşürülecektir. Bunun için hadislerin sıhhati ne kadar önemliyse Peygamberlerin masumiyeti de o kadar mühimdir. Bunu birinden diğerine pay vermeden yapmak gerekir.  

Bir peygamberin “Allah Teâlâ’nın ölüleri diriltmeye kâdir olmasından şüphe etmesi” masumiyete aykırı bir durumdur. Hiçbir Peygamberden bu noktada bir ifade sadır olmamıştır ki Allah Teâlâ’nın yalnız başına bir ümmet[10] olarak ifade ettiği Hz. İbrahim  dirilişten şüphe etsin. Hz. İbrahim  risalet vazifesinden mücerred bir insan olarak düşünülseydi şüphe etmesi kabul edilebilirdi. Lâkin O, çok sayıda mucizeye muhatap olan, Allah Teâlâ’nın nelere kâdir olduğunu gözleriyle gören bir Peygamberdir.[11]Allah Teâlâ’nın kudretinin nâmütenahi olduğunu ve hiçbir gücün onun tasarruflarına karışamayacağını bilir. Zira Allah Teâlâ’nın kudretinden şüphe etmek küfürdür. Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın risalet davasını tebliğe memur kıldığı enbiyadan birinin küfre düşmesi nasıl düşünülebilir?!

Ne Hz. İbrahim’de ne de Allah Rasûlü’nde Şüphe Vardı

Allah Rasûlü’nün ﷺ “Biz, şüphe etmeye İbrahimden daha layıkız.” ifadesinde ne Hz. İbrahim’e  şüphe isnadı ne de kendisinde şüphe olduğunun ilanı vardır. Bilakis hadis, Hz. İbrahim’in  Allah Teâlâ’nın ölüleri diriltmesini görerek, hissederek, yaşayarak öğrenme arzusu bağlamında, “Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!”[12] sözüyle alakalıdır. İnsanların şüpheye düşmesine mâni olmak için de Allah Azze ve Celle, Hz. İbrahim’e  “Yoksa inanmıyor musun?” diye sormuş, Hz. İbrahim de “Hayır inanıyorum; fakat kalbim tam kanaat getirsin diye”[13] cevap vermiştir.

Sahâbe  dahil bütün Müslümanlar, Kur’ân-ı Kerîm’i Allah Azze ve Celle’nin, İnsanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman için sana kitabı indirdik.”[14] mealindeki ayette ifade buyurduğu gibi Allah Rasûlü’nün ﷺ beyanına göre anlamalıdır. Efendimiz’e ﷺ müracaat edilmemesi durumunda insanlar çok iyi anladıklarını düşündükleri bir ayeti idrak etmekten mahrum olabilir:
Allah Rasûlü’nün ﷺ kadınlara tealluk eden mesailde resmi sözcüsü olarak kabul edilebelecek bir konumda olan Hz. Aişe en fazla hadis rivayet eden Sahâbîler arasında yer almıştır. Buna rağmen ayet-i kerîmeleri fehmetmede isabet edemediği haller olmuştur. Nitekim Allah Rasûlü ﷺ, “Hesaba çekilen azab görür.” hadisini îrad buyurunca Hz. Aişe: “Allah Azze ve Celle, ‘Kime kitabı sağdan verilirse hesabı kolay olacaktır.’[15] buyurmuyor mu?” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü ﷺ: “Ayette geçen ‘hesab’ kelimesi ‘arz etmek’ anlamındadır. Lâkin kim hesaba çekilirse helak olur.” buyurdu.[16] Bunun üzerine Hz. Aişe sustu; hâl diliyle İşittim ve itaat ettim.” dedi. Çünkü O’nun, “Kur’ân Müslümanlığı” içerisinde sünnete düşmanlık yoktu.[17]
Maneviyat ehramında Hz. Hatice ve Hz. Fatıma’dan sonra en büyük Hz. Aişe idi. O kadar ki Allah Rasûlü’nün ﷺ İşte Cebrail, seni selamlıyor.”[18] ifadesinde belirttiği gibi bizzat meleğin selamına nail oldu.

Yukarıdaki misalde de görüldüğü gibi Hz. Aişe, ayet-i kerîmedeki “hesap” kelimesinin “arz” manasına geldiğini bilmiyor. Allah Rasûlü’nün ﷺ beyanıyla “murâd-ı ilâhî”nin ne olduğunu keşfediyor.

Kelimelerin manası hakikatten mecaza doğru genişler. Mesela yerkabuğunun çukur bölümlerini dolduran, birbiriyle bağlantılı olarak yeryüzünün beşte üçünü kaplayan tuzlu su kütlesine, “deniz” denir. Bu, denizin hakiki anlamıdır. Suyun ve içinde yaşayan balıkların bolluğundan dolayı zengin ve cömert bir adama mecaz yoluyla “deniz” denilebilir. “Deniz, denize yürüdü.” denildiğinde ise birinci “deniz”, cömert ve zengin anlamında; diğeri ise gerçek anlamda kullanılmış olur. 

Kur’ân-ı Kerîm’de farklı manalara gelen kelimelerdeki “murâd-ı ilâhî”nin ne olduğunu anlayabilmek için Sünnet-i Seniyye’ye müracaat etme zorunluluğu vardır.

Ulema, Hz. İbrahim’le Alakalı Hadisi Nasıl Anladı?

İbn Kuteybe, Tahâvî, Hattâbî, Humeydî, İbn Atıyye,[19]İbn Hazm, Kadî İyaz, İbnü’l-Cevzî, Nevevî, Aynî,[20] Safiyyurrahman el-Mübarekfuri gibi âlimlerin de içerisinde bulunduğu cumhur[21] Allah Rasûlü’nün ﷺ bu hadisle Hz. İbrahim  ve “zât-ı şerîfi”nden şüpheyi defetmeyi murad ettiğini söylemiştir. Buna göre hadisin manası şöyledir: “Hz. İbrahimin şüphe etmesi muhaldir. Allah Azze ve Celle’nin ölüleri diriltmeye kâdir olması noktasında enbiyanın şüphe etmesi söz konusu olsaydı ben şüphe etmeye Hz. İbrahimden daha layık olurdum. Siz kesin bir şekilde biliyorsunuz ki ben Allah Teâlâ’nın kudretinin ölüleri diriltmesi noktasında şüphe etmedim. O halde bilin ki Hz. İbrahim de şüphe etmedi.”[22] Başka te’viller de olmakla birlikte[23] cumhur, hadis-i şerifi bu çerçevede anlamıştır.

İbn Kuteybe, hadisin sebeb-i vürûduyla alakalı yukarıdaki mütalaayı şu şekilde desteklemektedir: “Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun bana göster!”[24] mealindeki ayet-i kerîmeyi işiten Sahâbeden bir topluluk, “Hz. İbrahim şüphe etti; lâkin bizim Peygamberimiz şüphe etmedi.”[25] deyince Allah Rasûlü ﷺ, tevazuyu izhar ve Hz. İbrahim’i  kendi nefsine takdim makamında: “Ben şüphe etmeye İbrahimden daha layıkım.” der. Bununla da “Biz Hz. İbrahimin evladı olarak ondan daha geride olmamıza rağmen şüphe etmedik, O nasıl olur da şüphe etsin.”[26] der.

Hattâbî de Allah Rasûlü’nün ﷺ bu ifadeyi tevazu tarikiyle söylediğini, muradının zât-ı şerîfi ve Hz. İbrahim  hakkında şüpheyi itiraf etmek değil, her ikisinden de şüpheyi defetmek olduğunu ifade eder. Buna göre mana, “Ben Allah Teâlâ’nın ölüleri diriltmesi noktasında şek ve şüphe etmediysem Hz. İbrahim evleviyetle şüphe etmemiştir.”[27] şeklindedir.

İbn Hazm hadis-i şerife dair şunları söylemektedir: “Kim Allah Rasûlü’nün ﷺ Allah Teâlâ’nın ölüleri diriltme noktasındaki kudretinden şüphe ettiğini zannederse kâfir olur. Eğer bu ifade Hz. İbrahim’in  şüphesine delalet etseydi kudret-i ilâhî cephesinde Hz. İbrahim’in  müşahede ettiklerini görmeyen Hz. Muhammed ﷺ şüphe etmeye ondan daha layık olurdu. Kudret-i ilâhî tecellilerinden Hz. İbrahim’in  müşahade ettiklerini müşahade etmemiş olan Peygamber-i Ekber ﷺ şüphe etmediyse İbrahim  evleviyetle şüphe etmemiştir. Hz. İbrahim’e  şüphe isnad eden de O’na küfür isnad etmiş olur. Bir Peygamber’i tekfir eden kâfir olur. [28]

Allah Rasûlü’nün ﷺ Hz. İbrahim’e  şüphe isnad edilmesi bağlamında, “Biz şüphe etmeye Hz. İbrahim’den daha layıkız.” buyurup onu kendi nefsine tercih etmesi ya tevazu ve edebten ya da Hz. Adem’in  çocuklarının en hayırlısı olduğunu bilmesinden öncedir.[29] Tevazunun esas alınması durumunda mana, Peygamberde şüphe olmaz, ben şüphe etmeye daha layığım; ama bende zerre kadar şüphe görmediğinize göre ceddim olan İbrahim Aleyhisselam’da da zerre kadar şüphe olamaz. Bir âlime girdiği sınıfta, “Hocanız şu şekilde bir hata yaptı.” dendiğinde âlim, talebelerine “Böyle bir hatayı ben dahi işlemezken nasıl olur da o böyle bir hataya irtikap eder.”  demesi gibi mevzu yeniden tasavvur edilebilir.

Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. İbrahim

“Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!”[30] mealindeki ayet-i kerîmeden hareketle “Bizim Peygamberimiz şüphe etmedi, şüphe eden Hz. İbrahimdi.” gibi ifadeleri kesin bir dille nefyetme babında sadır olan “Biz, şüphe etmeye İbrahimden daha layıkız.” ifadesinin Hz. İbrahim’in  imanının derinliğine ve şüpheyi ondan nefyetmeye matuf olduğuna Kur’ân-ı Kerîm de şehadet etmektedir. Hz. İbrahim’in Ölüleri nasıl diriltiyorsun?/كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰى” ifadesi Allah Teâlâ’nın yaratma kudretiyle değil, yaratma keyfitiyle alakalı bir sorudur. Buna göre Hz. İbrahim  diriltmeyi kabul ediyor; lâkin Allah Teâlâ’dan keyfiyetinin nasıl olacağını kendisine göstermesini niyaz ediyor. Her ne kadar Sahâbeden bir kısım ayeti yanlış anlasa da mana açıktır.   “كَيْفَ /Nasıl?”, mevcut olan bir şeyin varlığına değil, keyfiyetine yöneltilen bir sualdir. “Zeyd’in ilmi nasıldır?”, “Kumaş nasıl dokundu?” gibi sualler, soranın da sorulanın da suale mevzu olan şeyin varlığını onayladığını gösterir. “Elbisen nasıldır?”, “Zeyd nasıldır?” diye soran kişi de sorulan şeyin hallerinden bir hali murad etmektedir. Buna göre ayet-i kerîmede geçen  “كَيْفَ /Nasıl?” diriltmenin kabul edildiği bir vasatta onun keyfiyetinden sualdir.[31]

Hz. İbrahim , Allah Azze ve Celle’ye Ölüleri nasıl diriltiyorsun / كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰى” diye soruyor. Eğer Hz. İbrahim , Allah Teâlâ’nın ölüleri diriltme noktasında kudretinden şüphe etseydi şöyle sorardı: Ölüleri diriltmeye güç yetirebilir misin?”

Bu durum bir masa yapımında sanatının bütün maharetlerini ortaya koyan bir marangoza, “Tekrar bir daha böyle bir masa yap da sanatını ahşapta nasıl konuşturduğunu gözlerimizle görelim.” demeye benzer. “Keyfe” ile başlayan bu nev’i cümlelerde sanatkârın maharetini itiraf, muhatabın hayretini izhar var; lâkin kesinlikle inkâr yoktur.

Ayrıca bilinmeli ki Kur’ân-ı Kerîm farklı yerlerde Hz. İbrahim’in  Allah Teâlâ’nın ölüleri dirilteceğine şeksiz şüphesiz iman ettiğine atıfta bulunur. Nitekim Hz. İbrahim  Nemrut’la münazaa ederken “Rabbim; hayat veren, öldükten sonra dirilten ve öldürendir.”[32] diyerek yaratılışı da dirilişi de itiraf etmişti. Yine Hz. İbrahim  Şuara sûresinde de Allah Teâlâ’nın tasarruflarını tadat kabilinde ruhu kabzetmeyi ve dirilişi zikretti: “Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O’dur.”[33]

Buna göre Hz. İbrahim  her mahfilde Allah Teâlâ’nın öldüren ve dirilten olduğunu haber veriyor. “İbrahim: ‘Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun bana göster!’ deyince Rabbi: ‘Yoksa inanmıyor musun?’ demişti. / وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهيمُ رَبِّ اَرِني كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰى قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْ” Ayet-i kerîmede geçen isfitham,  “Yoksa inanmıyor  musun?/   اَوَلَمْ تُؤْمِنْ” inkâr ya da nefy için değil, takrîr içindir.

Takriri istifham, inkârı mümkün olmayacak kadar açık ve malum olan bir mevzuda muhatabı ikrar ve itirafa sevk etmek için kullanılır. Muhataba beklenen ve olma ihtimalli yüksek bir mevzu takrir ile ifade edilir. Bununla beklenen şeyin gerçekleştiği ortaya çıkar. Takriri istifham; fiil, fail veya mefuldeki tereddüdü gidermek için kullanılır. Takrir, olumsuz bir cümlede olursa manayı müsbete cevirir. Bu yüzden müsbet olan bir cümle de kendisine atfedilebilir: “Senin kalbini açıp genişletmedik mi?/ اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ”[34]   ayeti, istifham takriri olunca mana “Evet, senin göğsünü açıp genişlettik.” şeklinde olumluya dönüşür. Böylece şu ayetin önceki ayete atfı münasip düşer: “Yükünü üzerinden kaldırdık/   وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ”     

Şu ayetler de takrir için olan istifhamın örneklerindendir: “Bilmez misin ki Allah her şeye kādirdir.”[35] Buna göre mana, “Elbette Allah’ın her şeye kâdir olduğunu sen de bilmektesin. Takriri istifham bir yandan isbat ifade ederken aynı anda tevbih manası da taşır. Mesela, Melekler “Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!”[36] dediler. Anlam “Allah’ın arzı genişti” şeklinde olur.

Hz. İbrahim’le  alakalı mevzuda da Allah Teâlâ, “Yoksa inanmıyor musun?/قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْ” buyurmakta. İstifhamın takrir için olduğunu dikkate alırsak mana, “Evet sen inanmış bir Mü’minsin, sende şüphe olmaz” şeklinde olur. Hz. İbrahim de :  “İnandım; lâkin kalbimin (gözümle de görerek) mutmain olması için istedim demişti./ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبي Allah buyurdu ki ‘Dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra (kesip) her parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir.’ Bil ki şübhesiz Allah bir kâdir-i mutlakdır, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.”[37]

Hülâsa

Hz. İbrahim  Allah Azze ve Celle’nin vahiy yoluyla kendisine bildirdiği diriltmenin nasıl olacağını gözleriyle görmek istemiş,  Allah Teâlâ da kendisine sen inanan bir Mü’min olarak niçin böyle bir talepte bulundun diye sorunca o da imanını tasdik edip muradının kalbiyle inandığını gözlerinin görmesi olduğunu beyan etmiştir. Ardından Allah Teâlâ, O’na dört tane kuş tutup kendine alıştırdıktan sonra kesmesini ve parçalarını dağa bırakarak çağırmasını emreder. Böylece Hz. İbrahim  kalbiyle inandığı dirilişe bizzat gözleriyle şahit olur. Hz. İbrahim’in  Ölüleri nasıl dirilteceksin?” diye sual etmesi de açıkça beyan etmektedir ki diriltmeye şeksiz şüphesiz inanmıştır; lâkin keyfiyetini öğrenmek istemiştir. Hz. İbrahim’le  alakalı ayeti dinleyen Sahâbeden bir kısım da mevzuyu yanlış anlayıp Hz. İbrahim’in  şüphe ettiğini söyleyince Allah Rasûlü ﷺ “Biz şüphe etmeye Hz İbrahimden daha layıkız.” buyurup büyük bir tevazu ile “Ben şüphe etmediğime göre nasıl olur da Hz. İbrahime şüphe isnad ediyorsunuz.” der. Sahâbeden bir topluluk tarafından sadır olan bu yanlış anlamayı düzeltme babında söylenen hadis -modernistler tarafından- Peygamberlerin masumiyetine halel verecek şekilde anlaşılmıştır. Böylece hem Hz. İbrahim’e  hem de Allah Rasûlü’ne ﷺ iftira edilmiştir.

Müstağribler Buhari’deki hadisleri itibarsızlaştırarak Müslümanların yeni bir dünya kurma ideallerini öldürmeyi hedeflemektedir. En sahih hadislerin toplanmış olduğu “el-Câmius-Sahîh”e saldırarak siyaset, iktisat, hukuk gibi sahalarda yetişen gençlerin bu eserlere teveccüh etmesine mâni olmak,  mevcut sistemlerin bekasına dolaylı yoldan katkıda bulunmaktır.


[1]-Buhari, Hadis No: 3372; Müslim, Hadis No: 238.

[2]-Bkz. Hucurât, 6.

[3]-Hucurât, 6.

[4]-Ancak mucizeler risalet davasına şehadet eder. Ayrıca Peygamberlerin siretleri de Allah’ın Rasûlleri olduklarının en muşahhas delillerindendir.

[5]-Nûr, 56.

[6]-Âl-i İmrân, 31.

[7]-Ahzâb, 21.

[8]-Mevzuyla ilgili bkz. İhsan Şenocak’ın yakında neşredilecek Şerh-u Fıkhı’l-Ekber, 188 vd.

[9]-Haşr, 9.

[10]-Bkz. Nahl, 120.

[11]-Bkz. En’âm, 75.

[12]-Bakara, 260.

[13]-Bakara, 260.

[14]-Nahl, 44.

[15]-İnşikâk, 7-8.

[16]-Buhari, Hadis No: 103; Müslim, Hadis No: 2876; Ebû Davud, Hadis No: 3093.

[17]-Bilakis kadına dair fıkhî hükümleri Allah Rasûlü’nden Hz. Aişe öğrendi; insanlara o rivayet etti.
Hz. Aişe, kendisi gibi soran-sorgulayan kadın öğrenciler yetiştirdi. Sonra da onlara dair kıymet hükmünü verirken “Ensar’ın kadınları ne güzel kadınlardır. Hayaları dinde derin anlayış sahibi olmalarına mâni olmadı.” buyurdu. Allah Rasûlü ﷺ her nevi ahlaksızlığın hüküm ferma olduğu Cahiliyye’den insanlık tarihinin en müeddeb kadınlarını çıkardı. Her biri önce hayalarıyla temayüz etti. Lâkin hayâları; ahiretlerinin selameti, bir meseleyi sormalarını gerektiriyorsa onu sorup öğrenmelerine mâni olmadı.

[18]-Buhari, Hadis No: 3217; Müslim, Hadis No: 6457.

[19]-İbn Atıyye, el-Muharreru’l-Veciz fî Tefsîri’l-Kitabi’l-Azîz, Dâru’l-Kitabi’l-İslâmiyye, Kahire, 1400, II, 3003.

[20]-Aynî, Umdetu’l-Karî, Sahhâr, Kahire, ty., XIV, 442.

[21]-Süleyman b Muhammed ed-Beyhi, Ehâdisu’l-Akîdeti’l-Mütevvehhem İşkâluha fi’s-Sahihayn, Dâru’l-Minhâc, Riyad, 1428, 400-1.

[22]-Nevevî,Şerh-u Sahih-i Müslim, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, II, 157;  Aynî, a.g.e., XIV, 442.

[23]-Aynî, a.g.e., XIV, 442.

[24]-Bakara, 260.

[25]-Nevevî, a.g.e., II, 157

[26]-İbn Kuteybe, Te’vîl-u Muhtelif’il-Hadis, el-Mektebu’l-İslâmî, Beyrut, 1989, 110-111.

[27]-Hattâbî, A’lamu’l-Hadîs Şerh-i Sahîhi’l-Buhârî, Camiat-u Ummi’l-Kura, Mekke, 1988, III, 1545-6.

[28]-İbn Hazm, el-fasl fi’l-Milel ve’l-Ehva-i ve’n-Nihal, Dâru’l-Cîl, Beyrut, 1985, IV, 18.

[29]-Nevevî, a.g.e., II, 157.

[30]-Bakara, 260.

[31]-Tasarrufla alınmıştır. Bkz. İbn Atiyye, a.g.e., II, 303.

[32]-Bakara, 258.

[33]-Şuara, 81.

[34]-İnşirâh, 1.

[35]-Bakara, 106.

[36]-Nisâ, 97.

[37]-Bakara, 260.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir