Halid İSTANBULLU, Hüküm Dergisi 81. Sayı, İhsan Şenocak

PATRİKHANE BU ŞEHÂDETİN NERESİNDE ?

ZOR ZAMANLARIN SAHNEYE ÇIKARDIĞI BÜYÜK MUZDARİB: ŞEHÎDÜ’L- İSLÂM BAYRAM ALİ ÖZTÜRK![1]

Büyük adamlar zor zamanlarda ortaya çıkar ya da zor zamanlar büyük adamları sahneye sürer. Zor zamanlarda hasbilik, iktidar yıllarında hesabilik öndedir. Bu yüzden münafıklar Mekke devrinde değil, Medine’de boy gösterir.

NE MUTLU GARİPLERE

“Adamlar” büyük olma vasfını soylarından ya da boylarından değil, Allah (ﷻ) yolunda ödedikleri bedelle kazanırlar. Kimi söz kimi kalem kimi inşa kimi de müdafaa planında İslâm’a yol açar, büyük işlere imza atar. Başlangıçta pek çoğunun ne yaptığı, ne söylediği çok anlaşılmaz. Has dairede bilinirler. Bu yüzden büyük kalabalıklar onları tanımaktan mahrumdur. Bugünün mücadelesini veriyor gibi görünseler de yarın için konuşur, yarını inşa ederler. Yaşarken mesajlarının muhatabı bin iken cenazelerinde yüz bin, bir milyon Mü’min saf tutar.

İçinde bulunduğu zaman diliminde anlaşılmamak, “Büyük Adam” olmanın fıtratında vardır. Bu yüzden onlar anlaşılmamayı ya da yalnızlığı garipsemezler. Allah Rasûlü’nün (ﷺ) : “İslâm garip başladı, başladığı gibi garip bir hale dönecektir. Ne mutlu gariplere!” ifadesinin; ideolocyaların yoluna sapmadan “Sırat-ı Müstakîm”de kalmak, Hakk’ın hatırını bütün hatırlardan âli tutmak, her sözü her adımı Allah (ﷻ) için atmak anlamına geldiğini “amentü” gibi bilirler. Bunun en yakınları, en sevdikleri tarafından dahi “aşırı uç” olarak algılanmasına hiç aldırmazlar.

Şehîdü’l-İslâm Bayram Ali Öztürk Hoca da garipti. Babadan yetim, anadan öksüz olarak büyüdü. Allah Rasûlü(ﷺ) gibi hem yetimliği hem de öksüzlüğü iliklerine kadar yaşadı. Bu yüzden yetim çocukların gönül dünyasını kırk yıllık bir dost gibi okur, konuşmalarında Ümmeti onlara sahip çıkmaya davet ederdi.

NEFİS TERBİYESİ

Yetimlik onu yetimlere, ızdırap muzdariplere, hüzün de öksüzlere dost yaptı. Okulda, üniversitede, medresede okurken “gariplik” onu hiç bırakmadı, bir gölge gibi izledi. Zevk aldı garip olmaktan. Nefsini onunla terbiye etti. Lüks binalarda değil, terzi dükkanlarında ders okuttu. İmam Muhammed gibi çarşıpazar dolaştı; terziye, berbere arkadaş oldu. Halkın içinde yaşadı, Fildişi Kuleleri’nde hüküm ferman etmedi. Akademyada kalsa tezler yazacak, tezler hazırlatacaktı. Lakin O, dizi dibine çöktüğü Mahmud Efendi Hazretleri civarında imam olmayı, bol paraları vazifelere tercih etti. Muhataplarına, “Falan yerde sohbet ediyorum. Buyrun gelin, muhabbet edelim.” dedi. Gel(e)meyenlerin bizzat ayağına gitti. Aktığı toprağa hayat veren su gibi, gittiği her yeri vahavâri yeşertti, medreseye çevirdi.

EVDEKİ KÜTÜPHANEDEN KÜTÜPHANEDEKİ EVE

Bayram Hoca’nın kütüphaneden cemiyete uzanan bir hayatı vardı. Hayatla cemiyet arasında ilim, irfan köprüleri kurmuştu. Kitapçılar, hocalar arasında en iyi onu tanırdı. Bilâd-ı İslâm’dan gelen kitap kolilerini ilk o açar, ilk mütalaayı o yapar, kitapseverler yeni eserlerin basıldığını ilk ondan haber alırdı. Normalde evlerde kütüphane olurdu; lakin Bayram Hoca’nın evi kütüphaneydi. Çok parası olduğundan, koleksiyon merakından ya da boş kalan rafları doldurma arzusundan değil, Ümmetin çözüm bekleyen sorunlarına çare bulmak için okur; sanki onlara, “Allah Rasûlü’nün dağılan Ümmeti! Siyasî, ictimaî, iktisadî sorunlarınızı çözmek için sosyalizmaya, kapitalizmaya, komunizmaya gitmeyin. Hayatın bütün sorunlarının çözümü sadece İslâm’da” der ve bunun gereğini yapabilmek için maaşından artırdığıyla kitap alırdı.

Kitaplar arasında yaşadı. Ulema ile dertleşti. Yüreklerin de yeniden kitapla dirileceğine inanan bir neslin yarınlarını mayaladı. Az uyudu, az yedi, çok okudu, derin düşüncelere daldı. Her satırda, her sayfada hakikat için bir çıkış yolu aradı.

OSMANLI MUHABBETİ

Şehîdü’l-İslâm Bayram Hoca’nın her konuşmasında Son İslâm Devleti Osmanlı vardı. Bazen ondan bir anekdot nakleder bazen ona dair bir şiir okur bazen de vaazı Sultan Abdülhamid’e tahsis ederdi. Çünkü onun nazarında Osmanlı, İslâmiyet’in devletleşmiş haliydi. Şeriat’a ittiba eden kullara Allah Teâlâ’nın nusretinin nasıl tecelli ettiği ve yine nasıl edeceği, Mü’minler neleri terkedince nusret-i ilâhîden mahrum kalacağı ve daha pek çok mevzunun cevabı Osmanlı’nın anlaşılmasına bağlıydı. Bu yüzden Bayram Hoca, Osmanlı derken Büyük İslâm Yürüyüşü’nün nasıl ve niçin durduğu, tekrar nasıl başlayacağını anlatıyordu.

ŞECAAT ÂBİDESİ

Bayram Hoca yürürken başka, konuşurken başkaydı. İlkinde Müslümanda olması gereken tevâzunun, ikincide ise şecaatin nasibi vardı. O konuşurken sanki Şam Ümeyye Camii minberinde İz bin Abdisselam’ı dinler, Haçlılarla ittifak eden Şam Meliki’ni azarlayan hutbesinden sonra vazifeden azledilişi, Şam’dan ayrılışı, halkın ayaklanmasından korkan yönetimin ona hükümdardan özür dileyip elini öpmesi durumunda affedileceğini teklif etmesi üzerine, “(Haçlılarla ittifak eden birinin) değil elini öpmek, elimi öpmesine dahi rıza göstermem” deyişindeki muhteşem kararlılığa şahit olurdunuz. Bayram Hoca ne zâlimin elini öptü ne önünde eğildi ne de korktuğundan dolayı konuşması gereken yerde sustu. O Hakk’ın adamıydı, Hak için yaşadı, Hakk’ın hakimiyeti için şehîd düştü.

ÖMERÎ BİR MÜSLÜMAN

Her hakiki Mü’minin hayatında bir sahâbiden tezahürler vardı. Bayram Hoca züht ve takvada Ebu Zer’e (ra), celalette ise Hz. Ömer’e (ra) benzerdi. Konuşmasındaki celal Hz. Ömer’i (ra) andırırdı. İfadeleri pazarlıksız bir imandan çağlayıp da gelirdi.

Hz. Ömer (ra) kimseye kameti üzerinde bir kıymet vermez; işten, sözden kimin hakkı neyse ona göre muamelede bulunurdu. Bir gün Süheyl bin Amr, Haris bin Hişam, Ebû Süfyan bin Harb ve Kureyş’in lider kadrosundan bir grup kapısında beklerken içeriye girmek için izin Kureyşîlere değil, Bedir muhârebesine katılma şerefine nâil olan, bir zamanların kölesi Suheyb ile Bilal bin Rebah’a çıktı. Bunun üzerine Ebû Süfyan: “Ömrümde bunun gibi bir gün görmedim. Şu kölelere izin veriyor, bizi kapıda bekletiyor, dönüp bakmıyor bile!” dedi. Keskin bir idraka sahip olmakla maruf olan Süheyl ise şöyle karşılık verdi: “Ey cemaat! Allah’a yemin olsun ki, yüzlerinizde öfkenizin tezahürünü görüyorum. Kızdıysanız Ömer’e değil, kendinize kızın. Onlar İslâm’a çağrıldığında siz de davet edilmiştiniz. Onlar davete koşarken siz ağırdan aldınız, geç kaldınız. Kıyamet günü onlar davet edilip siz terk edildiğinizde haliniz nasıl olur?!”[2]

Bayram Hoca’nın nazarında da bir adamın kameti gibi kıymeti de İslâm’a aidiyetindeydi. Mücamele, müdahane cümleleri bilmez, zâlim önünde el bağlamayı zillet kabul ederdi. İstikâmetini takdir ettiği bir Müslümana, “İslâm aşığı, Yahudi düşmanı Hocam!” diye hitap ederek hem ona kendisini sevdiğini izhâr eder hem de bir Müslümanın İslâm’a aşık olmasının küfre düşman olması anlamına geldiğini ifade ederdi.

Merhum Bayram Hoca’nın dünyadan ayrılışı da, sahâbe içinde kendisine en çok benzediği Hz. Ömer (ra) gibi oldu. Onun gibi mihrapta şehîd düştü; lakin tarih gösterdi ki Ömerîlerin katili Ebû Lü’lüeler münafıkların mülevves sadırlarında, Ömerîler ise tertemiz yüreklerde yaşar. İlkini ihanet, lanetliler taifesine savururken ikincisini ise şehâdet unutulmazlar kadrosuna ilhak eder.

“BEN CANIMI VERİYORUM”

Bayram Hoca derdi de davası da İslâm olan hasbi bir Müslümandı. Bir yardım toplantısında varını yoğunu kitaba yatıran Hoca’ya, “Sen ne veriyorsun?” diye sorulunca “canımı” demişti. Kimine ölünce geride bırakacağı dünyalıktan vermek zor gelirken kimi de Allah yolunda can vermeyi cana minnet sayar. Bu Ümmet “can verme” sözünü şehâdetle mühürleyen kahramanların açtığı yoldan yürüdüğünde yüzüstü sürünmekten kurtulup ayağa kalkacak.

Paranın konuşulduğu bir mecliste “Canımı vereceğim” diyerek İslâmiyet’in Enes bin Nadr’ların bitmeyeceğini ve “Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki Allah’a (ﷻ) verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirerek şehîd oldu, bir kısmı da şehîd olmayı beklemektedir.”[3] mealindeki ayet-i kerimenin her devirde binlerce muhatabının olacağını söyledi.

ELİF GİBİ BİR MÜ’MİN

Bayram Hoca Mü’minlere karşı “vâv” gibi mütevâzi, küffâra karşı elif gibi dik durur, hâl diliyle öğrencilerine “Muhammed’le birlikte olanlar, kafirlere karşı pek şiddetli, kendi aralarında ise çok merhametlidirler.”[4] ayetinin bir Mü’minde nasıl tecelli edeceğini gösterirdi.

Şehîdü’l-İslâm’ın konuşmalarının satır araları Müslümana merhametin, Allah ve Rasûl düşmanlarına öfkenin mahşeri gibiydi. Kudema, “Hiçbir amelime güvenmiyorum. En büyük sermayem Allah düşmanlarına düşman olmam. Mahşerde kurtuluş umudum küfre karşı olan bu öfkemdir.” derdi. Onun Sultan II. Abdulhamid’i tahttan indirenlere, Hilâfet-i İslâmiyye’yi kaldırıp Ümmeti sahipsiz bırakanlara, Devlet-i Âliyye’yi on kat küçültmeye zafer diyenlere, fuhuş albümüne çevrilen medya üzerinden yapılan kadın ticaretine, bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul veren kapitalizmaya, yalanlarını kapitalizmanın yanlışları üzerine bina eden sosyalizmaya bitmez tükenmez bir öfkesi vardı. Hayatının hülâsası, insanlığın tek umudu olan İslâmiyet’in dünya nizamı için hiçbir ideolocyaya muhtaç olmadığının ilan ve isbatı mahiyetindeydi.

“İslâm Leyla ise ben de O’nun Mecnunuyum.” der, ömrünün mükellef olduğu yıllarını Leylası için bedeller ödeyerek geçirmişti. Leylası’na olan aşkta ne kadar sadık olduğunu mihrapta onun uğruna can vererek gösterdi.

ULEMA ÇOCUKLARININ BABA HASRETİ

Ulemanın evi de makberi de hasret yurdudur. Ailesi ona, o da ailesine hasrettir. Kim bilir kaç bin defa çocuklar tâlib-i ilim olan babalarına, “Kitapları kapatıp bizimle oyun oynasa ya da bizi alıp parka götürse” diye bakmıştır; lakin adanmışlık ruhuna sahip olmak tâlib-i ilim olan babaları -çoğu defa- bu muhabbetten alıkoymuştur. Varlıklarını Ümmetin selâmetine adayan âlimler anaya, babaya, aileye hasretle ayrıldılar bu dünyadan. Bayram Hoca da çocukları çok sever, başlarını okşarken yetim ve öksüz büyümesi gözleri önünde canlanır ve ne mutlu size ki babanız, anneniz var derdi.

Babasına hasret büyüyen Bayram Hoca’nın çocukları da onunla aynı kaderi paylaştı. Onlar da babalarının ardından hasreti azık yaptı. Çocuklarına, özledim diye hasretini çektiğini ifade ettiği ahirete giderken geride özlem bıraktı.

EL-MEKTUBÂTU’R-RABBANİYYE

Şehîdü’ l-İslâm’ın, ikinci bin yılın yenileyicisi İmam Rabbanî Hazretleri’ne fart-ı muhabbeti vardı. Onun Mektuplarını ihtiva eden “el-Mektubâtu’r-Rabbaniyye”yi okuturken “Sultan buyurdu ki…” diye söze başlar, dinleyenler bu adam sanki bu mektupları İmam Rabbanî’nin dizi dibinde okuyup şerh ediyor.” derdi.

BAYRAM HOCA’YI KİM, NEDEN ŞEHÎD ETTİ?

Devlet-i Âliyye’nin zâfiyet yıllarında Sultan Abdülmecid, Edirne’de irşad hizmetlerine devam eden Nakşibendî meşayıhından İsmet Garibullah Hazretleri’ni İstanbul’a davet eder. Davete icabet eden İsmet Efendi, FenerRum Patrikhanesi’nin yüksek miktarda para teklif etmesine rağmen arsa sahibinden alamadığı Fatih-Çarşamba’daki Katip Muslihiddin Mahallesi İsmailağa Caddesi Mercimek ve Kara Davud sokaklarının çevirdiği alan üzerinde 1853 yılında -daha sonra- kendi adıyla anlan bir tekke inşa etti.[5] Memduh Paşa gibi devlet adamlarının intisap ettiği, Sultan Abdülmecid’in her cuma gecesi türbesinin girişinde Halidî adabı üzere Hatm-i Hacegân yapılmasını vasiyyet ettiği İsmet Efendi Tekkesi’nin pek çok hizmeti yanında bir vazifesi daha vardı ki o da, Fener-Rum Patrikhanesi’nin yayılmasına mani olmaktı. Patrikhaneyi üst taraftan kuşatan tekke, sivil bir direniş hattı gibi görev îfa etti. Batılı devletlerin tazyikiyle çevresini istila planları kuran patrikhanenin hesapları, müridânın tekke civarına taşınıp yerleşmesiyle akamete uğradı. Ali Haydar Efendi’den sonra muhterem Mahmud Efendi’nin şeyh olmasıyla İsmailağa, Devlet-i Âliyye’den kalma bir semt olarak tasaffi etti; hakikatin masaldan ayrıldığı yere dönüştü. Devletin, İstanbul İmam-Hatip Lisesi’ni İsmailağa civarında açması da benzer kaygılar taşıdığını göstermektedir. İsmet Efendi Tekkesi’nin devamı olan İsmailağa’nın iki önemli hocası Hızır Efendi ve Bayram Hoca’nın mezkûr camide şehit edilmesi ve cinayetlerin aydınlatıl(a)maması mevzunun küresel boyutunu gözler önüne sermektedir. Mekanda yayılma stratejisini İsmailağa’nın dağılması üzerine kuran Fener-Rum Patrikhanesi’nin bu iki hocamızın cinayetiyle bir irtibatı var mıdır? Niçin bu noktada bir soruşturma açılmaz?

Kilise’nin ulema ile ne işi olur diyenler hâdiseye şuradan baksın: Ulemanın kuşaktan kuşağa rivayet ettiği, “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, o ordu ne güzel ordudur!”[6] hadisini Sultan Fatih’e öğreten, onu Allah Rasûlü’nün (ﷺ) teşvik ettiği kumandan olmaya çağıran, ulemadan Akşemseddin Hazretleri’dir. Ortadoksluğun merkezinin İslâmbol olmasının arkasında bir alim vardır. Bu yüzden ulema tarih boyu kilisenin hedefinde olmuştur.

CANLAR ÖLESİ DEĞİL

Bayram Hoca, Müslümanların ellerine vurulan kelepçeleri kırmaya namzet gençliğe konuşurken İstanbul’un yeniden fethinden bahseden hadisleri okuyor. Ortadoksluğun olduğu gibi katolosizmanın merkezi olan Roma’nın ıslahını haber veren hadisler[7] bağlamında onları rol almaya çağırıyordu. Allah Teâlâ müttaki kullarına hesap edilmedik noktalardan kapı açar. Bir davetçi on yıl, on bin kişiye konuşur gibi on kişiye davasını anlatırsa Allah Teâlâ ona Bedir gücü verir, sesini kesmek için üzerine gidildiğinde musibetlere aldırmadan yürüyüşüne devam eder. Küfür cephesi saldırdıkça, alakasız Mü’minler ondan haberdar olur. Onlar hücum ettikçe on kişi bereketlenir, on binlere erer. Şehâdet de, Bayram Hoca’yı ölümsüzleştirdi. Yaşarken bir cemaatin, şehadetiyle Ümmetin hocası oldu. Konuşmaları daha çok dinlendi. Sözleri daha fazla itibar gördü. Kafir ölünce ölür. Bu yüzden hatırlansın diye heykeli dikilir. Müslüman ise ölünce amelleriyle yaşar. Yunus ne güzel buyurmuş; Ten fânidir, can ölmez, çün gitti geri gelmez Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.

YETİMLİKTEN DOĞAN VERÂSET

Nev’i şahsına münhasır adamların yeri zor dolar. Bayram Hoca “Nev’i şahsına münhasır” kahramanlardandı. Konuşurken bu tarihçi, edebiyatçı, mutasavvıf, müfessir derdiniz. Ansiklopedik bir ilim adamıydı. Gidişiyle aşk, vecd, hasbilik, diğergamlık ve Mektubat yetim kaldı; lakin cenazesine iştirak eden mahşer-i kalabalığın kâhir ekseriyeti onu şeb-i arusunda keşfetti. Pek çok genç onun ilim ve kitap aşkını kendine mihmandar yaptı. Yetimlik, hesap edilmedik bir anda, hesap edilmedik bir kemiyette muhteşem bir verasete dönüştü. Allah’ın (ﷻ) Kur’an-ı Kerîm’e vâris kıldığı insanlar üç sınıfa ayrılır.[8] Birinci grupta hastalığı bilmesine rağmen ilacı kullanmayan müzmin bir hasta gibi, anlattığını yaşamayarak “nefsine zulmeden”, Kitab’ı teberrük niyetine okuyan, Kur’an-ı Kerîm bir vadide konuşurken kendisi başka bir vadide yaşayan adam; ikinci grupta nihai hamleyi göstermede başarılı olamasa da ilahi emirlere karşı gelmemek için gayret sarfeden, “orta duran”; üçüncü grupta ise bütün ömrünü, enerjisini, malını İslâm’ın hakimiyeti için harcayan, “Allah’ın izniyle hayır işlerinde yarışan (sâbıkun bi’l-hayrât)” kadrolar yer alır. Bunlar Allah’ın Kitabı’nda cennet karşılığında canlarını satın aldığını[9] haber verdiği büyük ruhlu Mü’minlerdir. Bayram Hoca, İslâmiyet’in hakimiyeti için her şeyini ortaya koyan Büyük Mü’minler kadrosundaydı.

MÜSTAKBEL ZAFERİN MUKADDEM BEDELİ

Gayesi, dünya olan bir topluluğun mal paylaşma davası, sen-ben kavgası; ahiret olanların ise Allah (ﷻ) için daha çok çalışma, fukara ile bölüşme arzusu bitmez. Çünkü dünya da mal da makam da han da hanuman da sınırlıdır. Dünyada sınırlı bir hayat, ahirette ise sınırsız bir yaşam esastır. Hedefi dünya olanların sonu ayrılık, ahiret olanların ise en zor zamanlarda kardeşliğe sadakattir. Bir eylül günü Bayram Hoca’yı İsmailağa’nın mihrabında şehîd edenlerin sonu hüsran, Şehîdü’l-İslâm’ın yolundan gidenlerin ise zaferdir. Bayram Hoca, müstakbel zaferin mukaddem bedelidir.


[1] Bayram Hoca, İsmailağa Camii’nin mihrabında 03. 09. 2006 tarihinde vaaz ederken bıçaklanarak şehîd edilmiş, üzerinden 13 yıl geçmesine rağmen cinayet aydınlatıl(a) mamıştır.

[2] Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliya, III, 212

[3] Ahzâb, 23.

[4] Feth, 29.

[5] İhsan Şenocak, Kudema Meclisi, Hüküm Kitap, İstanbul, 2016, 132.

[6] Farklı rivayetler için bkz. Müslim, Sahih, H. No: 2897; Ebû Davud, Sünen, H. No: 4294; Ahmed, Müsned, 22023; İbn Ebi Şeybe, Musannef, 37209; Taberâni, el-Mu’cemu’l-Kebir, H. No: 214; Hakim, Müstedrek, H. No: 8297; Tirmizi, Cami’, H. No: 2238; Taberâni, el-Mu’cemu’l-Kebir, H. No: 173-174.

[7] Ahmed, Müsned, H. No. 6645; Darimî, Müsned, 503; İbn Ebî Şeybe, Musannef, H. No: 19463; Hakîm, Müstedrek, H. No: 8662.

[8] Bkz. Fâtır, 32.

[9] Bkz. Tevbe, 111

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir