Hüküm Dergisi 85. Sayı, Makaleler, Mustafa Özcan

MÜSLÜMAN LUTHER’İN ÖLÜMÜ YA DA KUR’ÂN-I KERÎM’İ ÇAĞDAŞ OKUMA!

S

uriye asıllı inşaat mühendisi olan lâkin İslâmî alandaki tezleriyle anılan ve temayüz eden Muhammed Şahrur vefat etti ve ölümünden sonra mirası didiklenmeye, eşelenmeye, elenmeye başlandı. Kendisi İslâmî ilimlerde uzman değil, kendi kendini yetiştirdiği söylenebilir ya da teknik ifadesiyle otodidakt birisi ya da Batı’da clergy karşısında kullanılan tabirle layman birisi. 

Esasen hakkında Abdurrahman Hasan Habenneke’nin reddiye makamında kaleme almış olduğu “et-Tahrif el-Muasır fi’d-Din/Dinde Çağdaş Tahrif” kitabını okumuştum. Daha sonra bizzat çeşitli konuşmalarından derlenmiş olan seçkilerini dinlediğimde bu başlığın bile Muhammed Şahrur’un tahrifatını anlatmaya yetmediğine kani oldum. Süleyman b. Salih el Harraşi’nin “Marksist Muhammed Şahrur ve Kur’ân Hakkındaki Eseri” kitabında Muhammed Şahrur’un tahrifatının yaklaşık olarak 5 bin meseleyi aştığını yazıyor. Şahrur’un marksistliğini vurgulayanlardan birisi de Nasirüddin Elbani idi. Başka bir ifadeyle Kur’ân-ı Kerîm’i tevil üzerinden nakzediyor ve Kur’ân ne diyorsa o tersini söylüyor. Peki! Buna rağmen Araplar arasında veya dünyada nasıl bu kadar meşhur olabiliyor? İşin sırrı da işte burada. Doğru söyleyen dokuz köyden kovulurmuş, şimdi de aykırı olmadıkça doğru söze pek iltifat eden yok. Bunun için aykırılar sürekli olarak öne çıkıyorlar. Bunlardan birisi de Muhammed Şahrur idi. Eskilerin ifade ettiği gibi burada kazanılan şöhretin sırrı şu kaide de gizli: Hâlif tu’raf!’ Muhalefet et yani aykırı tezler söyle, öne çık. Şöhret olmanın en kestirme yolu aykırı konuşmaktan geçiyor. Bununla birlikte Muhammed Şahrur’un maksadı meşhur olmak mı yoksa ürününü veya malını pazarlamak mı? Burada şöhret asıl amaç değil; belki tali amaç ve amacın gölgesi ve kopmaz parçası. Muhammed Şahrur’un ölümüyle birlikte sevenleri de sevmeyenleri de ortaya çıktı ve bunlar arasında çekişmeler kızıştı. Sözgelimi, Nobel ödüllü Yemen asıllı insan hakları savunucusu ve aktivisti Tevekkül Kirman, kendisinden beklenmeyen bir biçimde olumlu anlamda vefatına derkenar düşmüştür.  Bu da Ürdünlü bayan yazar İhsan Fakih’i çileden çıkardı.

Dördüncü Zındık!

Araplar ateiste mülhit derler; ama bunun daha yalın ve meşhur bir ifadesi daha vardır: Zındık.  Abbasiler döneminde özellikle de maniheistler ve onların gizli örgütlenmeleri, zındıka adı altında takibata tutulmuştur. Zındıkayı takip kurulları oluşturulmuştur. İhsan Fakih İbni Cevzi’nin Tarihi’ne gönderme yaparak İslâm tarihinde üç zındığın meşhur olduğunu söylemiştir. İbnü’r-Ravendi, Ebu Hayyan Tevhidi ve Ebu’l A’la el-Ma’arri. Bunların en tehlikelisinin ve en kötüsünün Ebu Hayyan Tevhidi olduğunu söylemiştir. Gerekçesi de şudur: Ebu Hayyan Tevhidi sonrakilere, ötekilere ön ve çığır açmıştır.  Ebu Hayyan Tevhidi olmamış olsaydı onlar zındıklarını teşhir etmekte zorlanacaklardı. Onlar cüretlerini ve açığa çıkmalarını Ebu Hayyah Tevhidi’nin çıkışına, öncülüğüne borçludurlar. Bu noktada Tevhidi hepsinin selefi olmaktadır. Şahrur, Kur’ân’ı çağdaş okumasını veya sembolizmini bu öncülere borçludur.[1]

Tevekkül Kirman’a karşı İhsan Fakih çizgisini takip edenlerden biri olan Lübnanlı âlimlerden Şeyh Favaz Cüneyd, ölümünün ardından “Şahrur’a rahmet okumak doğru ise Şaron, Rabin ve Bush gibileri bunu daha fazla hak etmektedirler.” demiştir. Çünkü Şahrur dokunmadık bir kutsal veya sabite bırakmamıştır. İslâm’ın harîm-i ismetini savunmak önce devlet adamlarına ardından da âlimlerin sorumluluğuna düşer. Bu görev onlara yüklenilmiştir. Bidetü’l İslâm kavramı içine İslâm’ın varlığı girdiği gibi ezan, başörtüsü gibi şeair de girer.  Muhammed Şahrur sembolizm adı altında İslâm’ın şeairini yani dini sembollerini hedef almıştır. Başörtüsü bunlardan birisidir. Muazzez İlmiye Çığ’dan biraz farklı olarak cahiliyet toplumunda başörtülü olduğunu Kur’ân ve İslâm’ın  bunu kaldırdığını yani açıklığı getirdiğini ileri sürmüştür. Ona göre kadın, galiz avret yerini örtse yani şort veya bikini giyse kifayet edecektir. Kimileri kulaklarına inanamayabilir, bu söylenenleri şaka zannedebilir; ama hiç de öyle değil. Maalesef bunlar birer hakikattir. Kur’ân-ı Kerîm’e çağdaş yorum veya okuma getiren Muhammed Şahrur, Kur’ân diline de hâkim değildir ve ayetleri yanlış okumaktadır.[2] Maskara bir adam olmakla birlikte genel kabul görmektedir. Hasan Hanefi gibilerle aynı panellere davet edilmekte idi.  Hasan Hanefi, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Muhammed Arkun gibilerini yaranı, kafadarı saymakla birlikte onların fakihleri ve türası (kültürel miras) eleştirdiklerini; lâkin alternatif getiremediklerini, sunamadıklarını ileri sürmekteydi. Bunu sadece kendisi yapabilmişti. Şahrur, İslâm’da zina suçu olmadığını, bunun fakihlerin uydurması olduğunu da söylemektedir. Halbuki zinanın suç olmadığı bir vahiy düşünülemez. Belli ki Mezdeke ve Adnan Oktar grubuyla dini anlayışta beraberlikleri var!  Kadının döl alarak istediği kişiden çocuk sahibi olabileceğini de söylüyor. Kısaca kendisi ibahi yani haram helal tanımayan birisi. Mezdeke grubu bir yana kadim İran dinlerinden paylaşımcı Mazdek ekolüne mensup olduğu da varsayılabilir. Bunlar kadının paylaşılabilir olduğuna inanıyorlardı ya da günümüzde Moskova ile Dublin hattında eğitim alan Şahrur, kadın paylaşımı noktasında  kadim Mazdek mesleğini veya modern Marksist tezleri ve tarzı benimsiyor.  İslâm’ı yorumlamada da Marksist epistemolojiyi benimsediği anlaşılıyor. Dindar toplulukların nifak toplumları olduğunu da ileri sürmektedir. Bununla kalmıyor Hazreti Peygamberin ﷺ sadece asrına geldiğini ve münhasıran kavimlerine gelen Peygamberler gibi olduğunu, buyruklarının da kutsal veya vahiy olmadığını ileri sürmektedir. Peygamberi devreden çıkaran Şahrur, onun sadece asrının müçtehidi olduğunu sonraki asırları bağlamadığını ifade etmektedir. Yine ona göre “Veresetü’l-Enbiya”, fakihler veya dini ekoller olmayıp bilakis Karl Marx ve benzeri çığır açmış kimselerden ibarettir. “Dini saptıran” fakihler yerine Kur’ân-ı Kerîm’i bunların yorumlaması gerektiğini söylüyor. Kısaca Kur’ân-ı Kerîm’i çağdaş yorumlamak ona göre dini altüst etmekten ibaret. Tevil yoluyla Kur’ân-ı Kerîm’i Kur’ân-ı Kerîm’le nakzetmek ve geçersiz kılmaktır. Bir ayetiyle diğerini iptal etmektir. Dine karşı yeni din. Şahrur, İslâm adına yeni bir din üretmek istemiştir. Kimileri de onu protestanlığın kurucusu Martin Luther’e benzetmiş ve onu İslâm’ın Luther’i saymıştır![3]  

Kur’ân’a dair ne söylüyorsa cümlesi yanlış. Sözgelimi hicreti kabul etmiyor veya Mekkeli müşriklerin Hazreti Peygamberi ﷺ Mekke’den çıkardıklarını kabul etmiyor. Hazreti Peygamberin ﷺ stratejik nedenlerle Medine’yi tercih ettiğini söylüyor. Budist Müslüman, Hindu dinine mensup Müslüman olabileceğini varsayıyor. Bununla birlikte yeni Hindu milliyetçiliği dalgasını harekete geçiren Hindistan Başbakanı Modi, ancak Arapların Müslüman olabileceklerini söylüyor.  Esasında Şahrur, Modi ile aynı kafada. İslâmiyet’in kendi asrına veya bölgesine has olduğunu söylüyor. Bazen de tutarsız kombinasyonlar kuruyor. İlginç bir başka görüşü de şehit hak yolunda kendini feda eden ve ölen adam değil, yaşayan adam. Şehit, şahit anlamında bir kelime ve özellikle hak yolunda pak ölenlerin canlılığına işaret için seçilmiş bir tabir. Yoksa gerçekte hayatta olanlar için kullanılmaz.

Peygamber tasavvuru, deli saçması şeyler ama denildiği gibi “nakilu’l küfri leyse bikâfir” küfür sözü nakletmek küfür değildir. Peygamber’i ﷺ Paris Belediye Başkanı’na benzetiyor ve buyruklarının bağlayıcı olmadığını söylüyor. Peygamberin sözleri ne kutsal ne de vahiydir. Dolayısıyla Peygamberin söz (akval), fiil (ahval) ve onaylarını (takrirat) fakihlerin ictihadlarına benzetmektedir. Kadınların tek başlarına yolculuğu konusunda da aynen şu ifadeleri kullanmakta: “Sesi ve görüntüsü dahi olsa bu konuda Peygambere kulak asmazdım…” Esat taraftarı kafadarlar hepsi aynı telden çalıyor. Sözde Suriye Müftüsü Ahmet Bedreddin Hassun da Amerika’dan bir heyetinin önünde Şahrur’dan farksız bir biçimde şöyle söyleyecektir: Hazreti Muhammed bana “Hristiyanlığı ve Yahudiliği reddet!” deseydi onu tanımazdım.[4] Demek ki hepsi aynı telden, zındıka telinden çalıyor. Adonis, Şahrur ile Şeyh Hassun birbirlerini tamamlayan kareler.

BAE Projesi

Birleşik Arap Emirlikleri bu tarz sapkın hocaları barındırmaktadır. Ürdünlü Vesim Yusuf, Iraklı Ahmet Kubeysi, Şarika Emirliği’nde ikamet eden Suriye asıllı Faslı Faruk Hammade gibi isimleri kanatlarının altına almıştır. Mısırlı Sisi taraftarı Ahmet Kureyme de bu zevattan birisidir. Bununla birlikte bu aykırı isimler içinde en büyük teorisyen Muhammed Şahrur olmalıdır. Şüphesiz İslâm’ı bozma projelerine eşlik ve ev sahipliği eden BAE ondan iyisini bulamazdı. Topraklarını apolitik bile değil, negatif politik olan Habib Cifri gibi tasavvuf ve tarikat erbabına açmakta ve ağırlamaktadır. Tasavvuf erbabına kanca atmakta Cezayir sabık Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika’nın yolunu izlemiştir. Buteflika da bir dönem BAE topraklarında sürgünde kalmıştır. Tarikatları kullanmak ortak projeleri olmuştur. Kısaca BAE tarzı İslâm anlayışı projesi için en uygun isimlerden birisi Şahrur idi. Nitekim Ebu Zabi ona kanallarını açmış ve programlar  yaptırmıştır.[5]

Emevi ve Abbasilerin Uydurduğu Din

Muhammed Şahrur, hayat tarzını din olarak görmüyor. Dolayısıyla İslâm’ın hayat tarzıyla ilgili getirdiği ne varsa din adına reddediyor.  Müslümana has ve özgü bir dini hayat tarzı olduğunu kabul etmiyor. Bu hayat tarzı meselesini başta Emeviler olmak üzere Abbasiler ve Osmanlıların uydurduğunu, dayattığını ileri sürüyor. Abbasi ve Osmanlı dönemlerinde dini anlayışın pederşahi/ataerkil ve erkek egemen bir din anlayışı olduğunu ve kadınların dini anlama ve yorumlamada arka plana itildiklerini ileri sürmektedir. Dinin özünü devrimciliğe bağlıyor ve dini saptıran unsurun Emevi ve Abbasi anlayışı olduğunu söylüyor. Emevilerden itibaren indirilen din yerine uydurulan dinin aldığını iddia etmektedir. Ali Bardakoğlu da dini anlayışın veya ritüellerinin Abbasiler döneminde teşekkül ettiğini söylemiştir.  Bardakoğlu bir konuşmasında şunları ileri sürmüştür: “ Din ve inanç özgürlüğünü devlet, siyaset ve hukuk zemininde ele almak zorundayız. Emeviler ve Abbasiler’den devraldığımız dini bilgiyi dokunulmaz sayarak 21. yüzyılda bu inanç ile yola çıktığımız için İslâm dünyasında sorunlar yaşanıyor.”[6] Elbette bu dönemlerde İslâm’ın özünden kimi sapmalar olduğu doğrudur; lâkin dini anlayışımızı onların şekillendirdiği hususu tetkike muhtaçtır.

Ali Bardakoğlu, Emevi ve Abbasi tarzı dini yapılanma noktasında bir başka konuşmasında şunları söylemiştir:

1.5 milyarlık müntesibi olan bir büyük dinin içerisinde farklı anlayışların olması kaçınılmazdır. Ben şahsen hep özgürlükten ve çoğulculuktan yanayım. Şahsen tasavvuf düşüncesinin İslâm’a dışarıdan geldiğini söyleyemem. Bu insanların dinin daha içtenlikle yaşama kaygısının sonuçlarıdır. Tasavvufi düşüncenin giderek tarikat şeklinde örgütlenmeye gitmesini İslâm tarihi içerisinde irdelemek lazım. Emevi iktidarının hoyrat, dışlayıcı ve ulemaya biraz daha tepeden bakan tavrı ve hayal kırıklıkları, yeni yeni arayışlara yol açtı. Dünyevî iktidar ikinci üçüncü nesil Müslümanların gönül dünyalarını incitti. Bunun üzerine o iktidara karşı bir sanal manevi iktidar arayışı, manevi hiyerarşi düşünülmeye başlandı. Onun için manevi dünyanın kutupları, yöneticileri, onların yardımcıları, bir bakıma maddî dünyadaki o saltanat hiyerarşisinin benzeri bir tasavvur, tasavvufi düşüncede üretilmeye ve onunla pembe dünyalar çizilmeye başlandı. Bu ne kadar gerçeği yansıtır o konuda bir iddia sahibi olmak zor ve hiçbir dini delili yok. Bizim manevi dünyamızın beşerden yöneticilerinin olduğu, Allah’ın onlara yetki verdiği, onların Allah’ın tasarruf yetkilerinin bir kısmını kullandığı, Levh-i Mahfuz’a muttali olup onda tasarruf yapabildikleri, kaza ve kadere müdahaleleri, depremi durdurduğu… gibi inanışlar ucu açık şekilde üretilip durdu. Bunlar insanları mutlu etse bile hiçbir dini değere ve dayanağa sahip değil. İslâm dünyasında bugüne kadar yüzlerce, binlerce beklenen kurtarıcı, Mehdi çıktı. 20. yüzyılda bağımsızlık mücadelesi veren ülkelerde bu inancın işe yaradığı da oldu ama genelde hep kaos ve sömürü üretti. Emevi iktidarını da Abbasilerin beslediği Mehdi inancı yıktı.

Elbette İslâm’ın değil; ama ondan teferri eden, dallanan budaklanan tarikatlar ve fıkıh ekolleri ve ehli hadis gibi İslâmî kurumların teşekkül devrinin Emevi ve Abbasilere rastlaması tarihi seyre ve işin tabiatına uygundur.  Bunlar arasında doğrular da yanlışlar da barınmaktadır; lâkin bir çırpıda veya kalem darbesiyle bunları kenara itmek ancak İslâm’dan intikam almak isteyenlerin maksadı olabilir.  Şahrur, İslâm adına Emevi ve Abbasilerin hayat tarzı veya modeli ürettiklerini ve fukahanın da bunu  dantel gibi işlediğini ileri sürmektedir. Şahrur, Emevi ve Abbasilerin İslâm’ın çoğulcu yapısını da mahvettiklerini ileri sürmektedir. Emevilerin uygulamadaki suçlarıyla onun teorik suçları birbirini tamamlar niteliktedir.  Emevilerin suçu istibdattır, Şahrur’un suçu da sulandırmak ve kimyasını bozmak. Sadece Emevileri veya Abbasileri değil, İslâm adına çıkmış bütün devletleri de reddediyor. Daha doğrusu Ali Abdurrazık gibi İslâm’da devlet veya onun modeli olan hilafeti de reddediyor. İslâm’da yenilenmenin veya yeni okumanın temerrüt ve isyanla mümkün olabileceğini savunmaktadır. Kısaca dini tecdidin dinin sabiteleri ve temelleri yıkarak ve onunla oynayarak mümkün hale gelebileceğini düşünmektedir.

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Şahrur gibilerinin öncüleriyle mücadele etmiştir. Sözgelimi Mustafa Sabri Efendi, “Dini Mücedditler” kitabını Türkiye’de iken Haşim Nahit Bey’in İslâm’da reform iddiasıyla kaleme aldığı “Türkiye İçin Necât ve İtila Yolları” eserine karşı yazmıştır. Şeyhülislâm Mustafa Sabri’nin hayatı Türkiye ve Mısır’da bu emsal kişilere karşı reddiye yazmakla geçmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’e Şafii’nin veya İbni Kesir’in gözüyle değil, kendi ve asrının gözüyle baktığını söylüyor. Şahrur’a göre İslâm mesele değil, mesele yorumunda ve uygulanmasında yatmaktadır. Yorumundan fakihleri uygulamasından da Emevi ve Abbasileri sorumlu tutuyor. Ona göre uydurulan dinin mimarları bu zevat!  Hazreti Ali’den  menkul bir söz var:  Kur’an çok görüşe açıktır (el Kur’an: Hammalu evcuhin). Bir başka haberde de Hazreti Peygamberden ﷺ Hazreti Ali’ye  hitaben şöyle bir rivayet aktarılmaktadır: “Ben nüzûlü için (safhasında) mücadele ettim, sende tevili için (safhasında) mücadele edeceksin!”

Bu hadis Şii ve Sünni kaynaklarda da geçmektedir; lâkin Sünni kaynaklar zayıf olduğuna kaildir. Ebu Said el-Hudri tarikiyle gelen rivayette Peygamberimiz ﷺ kopan terliğinin bağını tamiri için Hazreti Ali’ye  uzatmış ve bunun üzerine şunları demiştir: Muhakkak sizlerden birileri Kur’ân-ı Kerîm’in tevili üzerine savaşacaktır. Nitekim ben de tenzili üzerine savaştım. Hazreti Ebubekir  bunun kendisi olup olmadığını sormuş, hayır cevabı almıştır. Ömer de  aynısını sormuş ve yine hayır cevabı almış ve bunun üzerine Hazreti Peygamber ﷺ beklenen cevabı vermiştir: “Bunu içeride pabucumu onaran, diken zat yapacaktır” buyurmuştur.[7]

Hazreti Ebubekir  ridde dalgasıyla karşılaşmış ve namaz ile zekatı ayıranları ve zekat vermeyenleri te’dip etmiştir. Hazreti Ali  ise Haricilerle imtihan olmuş ve Allah’tan  başka hakim yoktur diyenleri yola getirip te’dip etmiştir. Hazreti Ebubekir’in  girdiği ridde savaşları tevil savaşları değildir; ama Hazreti Ali’nin  girdiği savaşlar tevil savaşlarıdır.

Hilafeti reddettiği gibi fiiliyatta şeriatı ve kurallarını da reddetmektedir. 1990 yılında kaleme aldığı  “el-Kitap ve’l Kur’ân: Kiraa Muasıra/Kitap ve Kur’an: Çağdaş Okuma” nesepsiz bir kitap olma özelliğini taşımakta, barındırmaktadır.  Sözgelimi İhvanı Safa ve Hillani Vefa risaleleri anonim bir kitaptır ve İsmailî dailerinin yazma ihtimali kuvvetlidir. Çağımızda da Ali Abdurrazık’a nispet edilen “İslâm ve Yönetim Biçimi/El İslâm ve Usulu’l Hükm” kitabının ona ait olup olmadığı şüphelidir. Kimileri bu kitabı Taha Hüseyin’e kimileri de Yahudi asıllı oryantalist David Samuel Margoliouth’a atfetmiştir. Yine Kasım Emin’in kadınla ilgili kitapları da ısmarlama veya nesepsiz olma ihtimaliyle maluldür. “Kitap ve’l Kur’an: Kiraa Muasıra” kitabının kimin elinden çıktığı meşkuk görünüyor. Bazları Yahudilerin yazıp eline verdiğini söylüyor. Bununla birlikte İslâm’ın inanç, ahlak, yasama, rivayet gibi bütün bölümlerini külli olarak ilga ediyor. Marksizm ile İslâm’ı buluşturmaya veya barıştırmaya çalışıyor. Şu günlerde yaşasa belki de Çinlilerin Doğu Türkistan’da işlerine pek yarayabilirdi. Yine de tezleri işlerine gelir. Şahrur’un savunduğu gibi hayat tarzı ve namus kavramını bir kenara itecek Uygurlar pekala rahat bir biçimde Han ve Çinlilerle kaynaşabilir!

Bazıları karşılaştırsa bile kesinlikle ne Seyyid Ahmet Han ne de Ali Abdurrazık ile karşılaştırılabilir. Bizden Saadettin Evrin yanından bile geçemez. Adam tam bir afat! Sapkınlıkta hepsini aşmıştır. Anıldığında Yahya Kemal’in İbnülemin Mahmut Kemal İnal hakkındaki “Hezar gıpta o devr-i kadîm efendisine / Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine” sözlerini tersinden okumamız gerekir.  Hazreti Peygamberin ﷺ çağdaş vârislerinin Marks, Darwin ve Engels gibi kimseler olduğunu söylemektedir. Yıllık faiz, anaparanın yarısını geçmedikçe haram olmayacağını söylemiştir.  Dünyada harama girecek böyle bir faiz türü de yoktur.  Riba, oruç serbestisi, zina ve şarap hepsi mübah!

Hayat kendi kendine geliştiğinden dolayı nazarında yaratıcı da yoktur mahluk da.  Kur’ân-ı Kerîm’in icazının tevilinde olduğunu ve bu tevilin asırdan asra esneklik arz ettiğini söylemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’i dört bölüme ayırmış ve Allah’ın  birliğinden başka onda  değişmez bir unsur bırakmamıştır. Ona göre Kur’ân, mushafın bir parçası için söylenebilir. Tezat ama çağdaş maddi-batıni tefsirine göre şirk, geri kalmak; ilerlemek, gelişmek ise tevhittir. Allah’ın  ilmini hem yakini hem de ihtimale açık olarak değerlendirmiştir. Levh-i Mahfuz’da mahv ve ispattan bahsetseydi meseleyi yerli yerine oturtabilirdi.

Elbette kaderi de inkâr etmektedir. Bunun yanında Allah’ın  güzel isimlerini ve sıfatlarını inkâr etmiştir. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in Müslümanların geri kalmasına neden olduğunu ileri sürmüştür.  Laikliği savunmaktadır. Kısaca Allah’sız kitapsız Peygambersiz veya bunların içini boşaltarak yeni bir din kurma peşinde idi.

Nobel’in Diyeti!

Bilenler bu hezeyanlara şaşırmıyor. Zira günümüzde vazi-i dini denilen gayretullah azalmış ve aşınmıştır. Bilenler Şahrur’un -son nefesinde değişmedi ise- bir zındık ve onun ötesinde mahbul yani ahmak olduğunu biliyorlar. Öyle ise bu ahmağa ve zındığa bu güzellemeler neden? Özellikle de Yemen’de Islah el-İctimai yani İhvan çizgisinden gelen Tevekkül Kirman’ın hakkındaki güzellemeleri. Nobel’in diyeti olmasın!   

Zındık olmasının ötesinde merhum Mustafa A’zami’nin dediği gibi yerel oryantalizmi ya da Fuad Sezgin’in ifadesiyle self oryantalizmi temsil ediyordu.


[1]-https://twitter.com/EHSANFAKEEH/status/1209220409775841281

[2]-https://www.facebook.com/watch/?v=1901695969879951&external_log_id=ffdd1e459ddba092ad63fa4064e34d1f&q

[3]-www.facebook.com/groups/183972435353551/   

[4]-https://www.dunyabulteni.net/ikinci-bir-cebrail-gelseydi-vukuati-makale,12430.html 

[5]-/arabi21.com/story/1232378      

[6]-https://www.haberler.com/bardakoglu-islam-dunyasinda-sekli-ve-gorsel-bir-7446596-haberi/  

[7]-https://www.ahlalhdeeth.com/vb/showthread.php?t=290095,          

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir