Ahmed Faruk SANCAK, Hüküm Dergisi 8. Sayı

KURTUBA’DAN ARAKAN’A BİR İMAJ HİKAYESİ

Batı, hürriyeti Kurtuba ve İşbiliye medreselerinde okuyan Hristiyanlar vasıtasıyla tanıdı. Kiliseye başkaldıran entelijansiya, Allah’la kul arasına kimsenin giremeyeceğini Endülüs’ün muvahhit müminlerinden öğrendi.

Kilise, İslam irfanından istifade edebilmek için İspanya’da tercüme heyetleri kurdu. Bunlar vasıtasıyla İslamî telifât Arapça’dan Latince’ye tercüme edilip asırlarca üniversitelerde ders kitabı olarak okutuldu. Entelijansiya, Yunan Felsefesi’ni Müslümanların telif ve tercüme eserleriyle tanıdı. Papazlar Hristiyan gençlerin Ahd-i Atik’i, Ahd-i Cedit’i terk edip hikemiyât okumasına mani olamadı.

Kilise mağdurları dünyanın küre şeklinde olduğunu ve kendi etrafında döndüğünü ilk olarak Müslümanların ders halkalarında öğrendi.

Ne varki Batı, İslamî telifâtı Hristiyan ahlakının gölgesinde okuyunca onları var eden irfanla yüzleşemedi. Devrimler yaptı, hürriyete dair bildiriler neşretti, müesseseler kurdu, özgürlük anıtları dikti. Fakat bütün bunları sadece kendisi için yaptı. Kiliseyi ıslahâta icbar eden Fransa da, usta bir sihirbaz mantığıyla New York’ta bir adaya özgürlük anıtı dikip deniz yoluyla ülkesine gelenlere ilk olarak bu anıtı gösterip kendini hürriyetin yegane hamisi olarak anlatan ABD de hürriyeti kendi ülkesiyle sınırlı gördü. Güzel çirkine, iyi kötüye mahkum oldu.

Altmış küsür eseri Arapça’dan tercüme edip, kendi ürünüymüş gibi gösteren İtalyan Papaz başta olmak üzere Batı’nın kilise korkusuyla İslam adını telaffuz etmekten çekinen kopyacı aydınları, intihallerin Batı’da büyük bir inkişafa vesile olacağını düşündü. Kısa zamanda görüldü ki, medeniyeti var eden iktisat, siyaset, ahlak ve ilim gibi esas unsurların imanla rabıtasının koptuğu yerde islamî mefhumların durumu, dünyanın en cins kafasına sahip bir adamın vücudundan kopuk başıyla et ve kemik yığınına dönmesinden farksızdır. Bu yüzden Fransa’da entelijansiyanın kiliseye karşı kazandığı hürriyet, Afrika’da önce ferdi sonra ictimaî kölelik olarak karşılık bulmuştur. Hak ve hürriyet ihlallerine mani olmak için kurulan müesseseler, en zalim adına en mağdura eza eden kurumlara dönüşmüştür.

Batı’nın hürriyet gibi insaniyetin temel kavramlarını da İslam’dan aldığı fakat Hristiyan ahlakına bağlılığı sebebiyle onları varoluşlarına aykırı bir içerikte kullandığı Afrika ve Asya’dan her gün haber ajanslara akan yüzlerce fotoğrafla sabit olduğuna göre, yeryüzündeki hak ihlallerine son vermek için tekrardan AGK’ten, LAHEY’den, AB’den ya da BM’den medet ummak ya çeşmenin altına konmayan bir testinin dolmasını beklemek gibi fuzuli ya da bir kadının kendisine tecavüz eden bir ırz düşmanından hakkını müdafaa etmesini talep etmesi gibi sefih bir bekleyiştir.

Medeniyet Aşısı

Batı’nın bugünkü noktaya neleri, nasıl tahrif ederek geldiği ve mazlum milletler coğrafyasında yaşanan acıların bizzat sebep ve faili olduğu bedihî bir hakikattir. Cani, adaleti tevzi eden bir hakim olamayacağına göre, Batı da hallâlu’l-meşâkil/sorunları çözen irade olamaz. Bu durumda problemler için tek bir çözüm mercii kalmaktadır ki o da bütün renk ve çizgileriyle İslam’dır. Mahlukatın hukukunu korumayı taahhüt eden yegane nizam olan İslam, Haremeyn Üniversitesi’nin baş hocası Allah Resulü’nün (ﷺ) yaşadığı asırdan günümüze doğru okunursa, Batı’nın zehirlediği kavramlar da öz anlamları çerçevesinde yeniden anlaşılacak ve O’na inananlar ilim, fikir ve siyasette tekrar en iyinin, en güzelin, en doğrunun mümessilleri olacaklardır. Temsil makamına ulaşan her bir Müslüman, Haremeyn Üniversitesi’nin Ömer gibi Hukuk, Abadile gibi Eğitim, Halid b. Velid gibi Harbiye, Ebû Hureyre gibi (radiyallahu anhum) Şeriat Fakülteleri’nde her nevi mikroba karşı dayanıklı medeniyet aşısı üretecektir.

İslam, Allah Resulü’nün (ﷺ) tayin ettiği şekilde anlaşıldığında müminlerde bir irade ahlakı belirecek ve o irade dünyanın müesses siyasî, ictimaî ve iktisadî nizamına esastan müdahale edecek, bütün eğrileri doğru hale getirecektir. Batı’nın madde ve manasını sömürdüğü Afrika’da, açlıktan yavrusunu kaybeden annenin imdat çığlıklarını o irade duyacak; rical-i devlete medeniyet aşısını o irade yapacaktır.

Hz. Ömer’le Bir Gece

Allah Resulü’nün (ﷺ) ana çizgilerle resmettiği, sahabenin örgüleştirdiği İslam Medeniyeti’nin ne olduğunu, Afrika’da bir annenin ızdırabının neye tekabül ettiğini BM’nin koridorlarında dolaşanlar değil, vazife hassasiyetinden dolayı gözüne uyku girmeyen devlet başkanı Hz. Ömer’le Medine sokaklarında yürüyenler anlayabilecektir.

Şu hadise bunun nasıl olduğunu ve tekrar nasıl olacağını resmetmektedir: Bir gün Medine’ye aralarında kadın da olan bir grup tüccar gelir ve gecelemek üzere mescide yerleşir. Hz. Ömer de Abdurrahman b. Avf ’a (radiyallahu anhuma), birlikte bütün bir gece onları beklemeyi teklif eder. İkili hem bekler hem de namaz kılar. Hz. Ömer bir ara grupta ağlayan bir çocuğun sesini işitir. Sese doğru yönelir ve çocuğun annesine: “Allah’tan kork be kadın! Yavrunla güzel ilgilen de ağlamasın/ittekî’l-lahe ve ehsinî ilâ sabiyyiki.” diye sitemde bulunur, daha sonra yerine döner. Hadise üç defa tekrar eder. Hz. Ömer üçüncüde kadına, “Yazık sana, sen ne kötü bir annesin, gece boyu çocuğun rahat etmedi.” der. Kadın onun halife olduğundan habersiz bir halde; “Ey Allah’ın kulu! Sen de beni rahat bırakmadın. Ben onu zorla sütten ayırmaya çalışıyorum fakat o buna direniyor.” der. Hz. Ömer bu ayırmanın gerekçesini sorunca kadın:

-Ömer, ancak sütten ayrılan çocuklara hazineden pay veriyor.

-Peki çocuk kaç aylık?

-Şu kadar aylık.

-Yazık sana. Onu sütten ayırma hususunda acele etme.

Hz. Ömer’in (radiyallahu anh) nöbeti, kadının yavrusunu sütten kesme çabası, çocuğun ağlaması derken gece sona erer. Hz. Ömer de namaz için mihraba geçer fakat hadise kendisini o derece etkilemiştir ki ağlamaktan insanlar namazda ne okuduğunu anlayamaz. Selam verince şöyle der: “Ey Ömer vay başına geleceklere! Kim bilir bu uygulamadan dolayı kaç Müslüman çocuğun ölümüne sebep oldun”. Daha sonra kararları halka iletmekle görevli olan memura bütün bir halka çocuklarını sütten ayırma hususunda acele etmemelerini duyurmasını emreder. Bu durumdaki her çocuğu müstakil değerlendirip ona pay vereceğini söyler ve bu emri bir yazıyla bütün illere gönderir (İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Beyrut, 1998, III, 301; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, II, 317).

Allah Resulü’nden (ﷺ) tevarüs eden irade ahlakı öyle bir vazife şuuruna zemin hazırladı ki, İran ve Mısır gibi iki büyük devlete son veren Hz. Ömer, misafirlerin kapısında bekçilik yaptı. Devlet başkanları, korumalar ve kalem müdürleri sarmalının içinde mükeyyef bir hayat yaşarken müminlerin emiri, ümmetin selameti için gece boyu uykusunu terk etti, ağladı, hayıflandı, sabah olunca da yürürlükteki yasayı kaldırıp, yerine yenisini koydu.

“Hürriyet” gibi İslam’dan aldığı her kavramı, kendisi için kullanan, “hakkı muhafaza merkezleri” olarak kurduğu müesseseleri menfaatlerini kollama araçlarına dönüştüren Batı, Arakan ve Suriye’de ölen çocukların sebep planında bizzat katili olduğundan problemin çözüm aşamasında da yer alamayacaktır. Alması durumunda da bu, açlığa çare olup insanca yaşam alanları oluşturmak için değil, birkaç çadır önünde çektireceği ve bilbordlarda teşhir edeceği pozlarla imajını düzeltmek için olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir