Hüküm Dergisi 84. Sayı, Makaleler, Selim SEYHAN

KUREYŞ SÛRESİ: ÜLFETE DEĞİL ÜLFETİ VERENE SECDELER OLSUN!

“فَاقْرَؤُا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِ /Artık Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun.”[1] âyet-i kerîmesinden hareketle ulemamız Kur’ân-ı Kerîm’in bütün sûreleriyle kıraatin câiz olduğunu söylemesine rağmen belki daha çok Mü’minin hâfızasında olduğu için ya da namazlarda daha sık okunduğu için Fil’den Nas’a kadar olan sûreler halk arasında “namaz sûreleri” olarak tesmiye edilmiştir.

Namaz kılan bir Mü’min bu sûreleri okuyarak Rabbiyle söyleşirken neleri tedebbür, tezekkür ve tefekkür etmelidir? Daha önce Fil Sûresi hakkındaki mütalaalarımızı serdettiğimiz için sırasıyla; Kureyş Sûresi’yle devâm ediyoruz.

لِإيلَافِ قُرَيْشٍ إيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَٓاءِ وَالصَّيْفِ / Kureyş’e ülfet verdiği; onları kışın (Yemen’e) ve yazın (Şam’a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için,

فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هٰذَا الْبَيْتِ اَلَّـذٓي اَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَاٰمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ/Kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsinler.

“لِإيلَافِ /Güvenliğini sağlamak için” şeklinde tercüme etmek de mümkündür ve bu tercüme dikkate alındığında bu âyet bir önceki sûrenin devâmı gibi kabûl edilir ve cümle, “Ebrehe ve ordusunu Kureyş’in güvenliğini sağlamak için helâk ettik” şeklinde olur. Bu takdirde “Ebrehe ve ordusunu helâk ederek Kureyş’in güvenliğini sağladığı için Kâbe’nin Rabbine kulluk etsinler.” şeklinde sûrenin sonunu başına bağlamak da mümkündür.

Kureyş’e Eman Nimeti

Gerçekten de câhiliyye döneminde Arap Yarımadası’nda can ve mal güvenliği yoktu. Geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan halk, özellikle çöl ikliminin hâkim olduğu yerlerde hayatlarını yarı aç yarı tok bir vaziyette devâm ettirir, bu yetmezmiş gibi bir de çapulcuların yağmalarına mârûz kalırlardı. Fakat Beytullah’ın sâkinleri ise tarım ve hayvancılığa hiç de elverişli olmayan bir beldede olmalarına rağmen özellikle Fil Vak’ası’ndan sonra güven içerisinde yazın Tâif’in serin yaylalarına, kışın da Yemen’in ılık bölgelerine serbestçe seyahatlerde bulunarak büyük kazançlar elde edip karınlarını doyurabiliyordu. Çünkü Allah Azze ve Celle hem Kureyşlilerin yüreğinde Hz. İbrâhim’in  duâsının bereketiyle ticârete karşı bir ülfet, bir muhabbet peydâ ederken hem de Fil Vak’ası’yla çapulcuların kalbine bir korku ilkâ etmiş, böylece diğer kabîlelere mensup tüccarlar haram aylar hâricinde saldırılara mârûz kalıp malları yağmalanırken onlar güven içinde ticâret yaparak hayâtlarını devâm ettirebiliyorlardı. Fakat onlar bütün bu nimetlerin asıl sâhibini unutup sanki bu nimetleri kendilerine veren Lat, Menat, Uzza’ymış gibi davranıyor, putlara ibâdet edip ta’zîm ediyorlardı.

Kureyş Sûresi ve Biz

İşte bu sûre günümüz Müslümanına kâinata ibret nazarıyla bakmayı becerebilirse çölün ortasındaki Kureyşlilerin yüreğinde maişetlerini temin edebilecekleri ticarete karşı bir ünsiyet halk eden Kâinâtın Sâhibi’nin kendi yüreğinde de helâlinden rızkını temin edebileceği bir mesleğe karşı bir arzu, bir muhabbet var ettiğini göreceğini söyler. Kâinâtın Sâhibi’nin tâlimâtları doğrultusunda hareket ettiği zaman Allah Azze ve Celle’nin kendisine bir devlet ihsân edeceği ve İslâm devletinin bir ferdi olarak emn-ü emân içinde mesleğini icrâ ederek hayâtını idâme ettirebileceğini söyler. O hâlde Ey Müslüman, nimetin asıl sâhibini unutarak bugünün putları mesâbesinde olan ideologlara ve onların îcâd ettiği ideologyalara değil kâinâtı yoktan var eden Allah Azze ve Celle’ye îmân edip O’nun dinine hizmet edeceksin. Görmüyor musun herkeste ayrı yiyeceklere, ayrı mesleklere karşı bir alâka, bir ülfet vâr etmesinin ne büyük bir nimet olduğunu. Sâhi bütün canlılar etçil veya otçul olsaydı veya bütün insanlar aynı mesleğe alâka duysaydı acaba dünyânın hâli nasıl olurdu, düşündün mü hiç? Bazı canlıları etçil, bazılarını otçul yaratırken insanoğlunu her çeşit nimetten tatması için hem otçul hem etçil yaratan, birbirini istihdâm etmeleri için[2] farklı mesleklere karşı kâbiliyet ve alâka var eden Kâinâtın Sâhibi’ne secdeler olsun! Aksi takdirde herkesin muallim ya da mühendis ya da doktor olduğu dünyânın dengesi bozulur; hepimiz açlığa, sefâlete mahkûm olurduk.


[1]-Müzzemmil, 73/20.

[2]-Zuhrûf, 43/32.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir