Hüküm Dergisi 86. Sayı, İhsan Şenocak, Makaleler

KUR’ÂN-I KERÎM’İN GÖLGESİNDE İMAN, FİKİR, HAREKET

İslâm’ın hayata bakan yüzü emirler,yasaklar ve bu iki arasında insanın tercih etmede ya da etmemede muhayer bırakıldığı mubahlardan ibarettir.

Tabibin sözüne itimat edenler, “Şunları yap, şunları da yapma!” şeklindeki tenbihâtına da itibar eder. Şifa reçetede değil, onu uygulamadadır. Müslümanlar da yapmaları ya da terk etmeleri gereken hususları “kurtuluş reçetesi” olan Kur’ân-ı Kerîm’i esas alarak belirleyip hayata taşırlar. Emirleri îfâ edenleri mükafat, yasaklara irtikap edenleri ise ceza bekliyor. İslâm’da cezanın hem uhrevî hem de dünyevî boyutu var. Beşeri hukuk sistemleri suçu yalnız dünyevî boyutuyla mütalaa ettiğinden, kameranın ya da görgü şahitlerinin olmadığı noktalarda onlar yok hükmündedir. İslâm ise Mekke’de tebliğe haramları bildirerek değil, imanı telkin ederek başladı.

Merhamet ve Ceza

İslâm’da hükümler Allah Azze ve Celle’nin isimleri içinde gâib ve fânîdir. Hükmün adaletle münasebeti suyla çevrili balık hükmündedir. Nasıl balık çevresinde sudan başka bir şey göremezse İslâm mahkemesine muhatap olanlar da adaletten başka bir şey temaşa edemezler.

Padişahın, “Beni kime şikayet edebilirsin ki?” sözüne “şeriata” cevabını veren köylüdeki güveni ancak İslâm tesis eder.

Çünkü merhametle ceza arasındaki müvazene yalnız İslâm’dadır.

Kısasta Hayat Var

İslâm; cana kastedildiği, maktulün yakınlarının sulha yaklaşmadığı durumda katil için kısas hükmünü koyarak ölüm cezasıyla öldürmenin önüne geçmek noktasında büyük bir adım atar; “Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri.”[1] buyurur.

Katil olacak kişiyi, öldürmekten alıkoyacak ceza; katilin öldüreleceğini bilmesidir. Bir devlet, cinayetleri ancak ahirete iman ve ölüm cezasıyla en aza indirebilir. Kişi tam katil olacakken ahiretteki hesabı ve dünyadaki hayatına son verileceğini düşünür, vazgeçer: “Kim bir Mü’mini kasten öldürürse cezası -eğer tam olarak takdir edilecekse/tevbe etmeden ölürse- içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir.”[2] 

Kısası “aşırılık” kabul etmek, tecavüze direnirken katledilen, evine ekmek götürürken öldürülen mazlumlara değil de katile merhamet etmektir. Çocuk yaştan itibaren Kur’ân-ı Kerîm okuyarak cana kıymanın büyük bir günah olduğunu, katilin kısasla tecziye edileceğini, tevbe etmeden ölenin ahirette ebediyyen cehennemde kalacağını bilen kişinin eli kolay kolay tetiğe gitmez.

İmanın hüküm ferma olduğu, tecavüzcü katillerin şehir meydanlarında kısasla öldürüldüğü ülkelerde çocuklar, karanlık sokaklarda yürürken de özgürdür. İslâm’da adam öldürmek lizatihi değil, başka şeyden dolayı güzeldir. Kısas yoluyla adam öldürmek de bizzat bir insanın ölmesi sebebiyle değil, şehveti ve öfkesi patlayan mücrimleri caydırıp pek çok masumun kanının dökülmesine mani olma cihetiyle güzeldir.

İnsanların öfke patlaması yaşadığı ya da imanların zafiyet gösterdiği anlarda devreye kısas cezası girer. Adam öldürmenin önüne geçecek en müessir yol, kısas hükmünün yürürlükte olmasıdır. Mücrim, İslâmiyet’te katillerin sayılarına bakılmadan gerektiğinde sinek gibi öldürülebileceğini, bir sinek için de gerektiğinde insanın tecziye edileceğini bilir. İslâm’da ceza, can yakmak için değil; canların yanmasına mani olmak içindir. 

Adalet Hasreti

Beşeri sistemler kanun koyarken insanı bütün yönleriyle mütalaa etmekten mahrum olduğundan onu bir yönüyle korurken bin yönüyle tahrib eder. Nasıl bir arabayı en iyi onu imal eden fabrika biliyorsa, insanı da onu yaratan Allah Teâlâ bilir. Emirleri, yasakları tayin ederken onun dünya ve ahiret saadetini esas alarak hüküm koyar. Bozulan arabasını daha ucuza tamir eden ustalar olmasına rağmen servise götüren insanın maddi ve manevi varlığını ihya ve ıslah için Yaratan Rabbinin kitabı yerine, kendi gibi ölümlü varlıklara götürmesi ne büyük bir nasipsizliktir. Bu yüzden insanlık, adaleti anıtlaştıran Hz. Ömer  gibi kahramanlara hasrettir.

Zulmün Baş Sebebi

Evde, çarşıda, cemiyette ve nihayet devlette beşerin buyruklarını kanunlaştırdığından bir felaketten diğerine savrulan, “buldum” dedikçe “hakikat”ten daha da uzaklaşan insanlığa Kur’ân-ı Kerîm şöyle seslenir: “Hiç yaratan bilmez mi?”[3] Erkeklerin kadınları, zenginlerin fakirleri, gücü üstün tutanların zayıfları sömürmesinin temelinde yasaları insanı yaratan, talep ve meyillerini en iyi bilen Allah’ın  değil de onun gibi kulların yapması vardır.

İkisi de Değil

İnsan bedeninde muhteşem bir muvazene vardır. Bir çocuğun küçücük elleri bedensel gelişimine paralel olarak eşit bir şekilde büyür. Allah Teâlâ büyümedeki muvazeneyi yönetmeseydi ya da onda bir unutma olsaydı, bir el büyürken diğeri olduğu gibi kalır, bir ayak gelişirken diğeri doğduğu gibi durur, neticede insan oturamaz, kalkamaz, yürüyemezdi. Allah  hem yaratan, hem programladığı şekilde yöneten, büyüten, geliştiren, doyuran, öldürendir: “Bilesiniz ki, yaratma da yönetme de yalnız ona aittir.”[4]Kur’ân-ı Kerîm, yarattığı her şeyi muhteşem bir nizam dairesinde yöneten o Allah Azze ve Celle’nin insanları ve cinleri yönetmek için gönderdiği “Kitab-ı Muazzam”dır.

Ne gariptir ki kalbinde problem olduğunda en mahir doktoru araştırıp ona giden insan; aklî, ruhî, ictimaî, iktisadî, siyasî sorunlarını çözmek için onu yoktan var eden Allah’a ve onun kitabına gitmeyi reddediyor.

Bunun içindir ki ya insanın mala sahip olamayacağı iddiasıyla malı kutsayıp insanı aşağılayan sosyalizmanın ya da mala sahip olan insanın her şeye sahip olacağını ileri sürerek serveti ve şehveti kutsayan kapitazlimanın esiri oldu.

İki Kulplu Sömürü

Meselelerinin çözümünü kendisini yaratan Allah’ın  kitabında aramayan insan; sömürenler-sömürülenler, ezenler-ezilenler, zalimler-mazlumlar gibi iki kutuplu bir hayattan kurtulamaz. Bu, toplumdaki sınıfları yok etme iddiasıyla ortaya çıkan sosyalizmada da sanayi devrimiyle serveti belli ellerde toplayarak zenginle fakir arasında uçurum inşa eden kapitalizmada da böyledir.

Her Şey İslâm’da

Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi’nin 83. ayet-i kerîmesinde Allah’ın  Yahudilere olan “Şunları yapmayın, şunları da yapın!” şeklindeki emirlerinden bir kaçını ve İsrailoğullarının çoğunun onlardan yüz çevirerek felakete savrulmasını anlatarak bize “Siz de onlar gibi ihanet etmeyin.” buyurmaktadır. İnsanların geçmişte yaşadığı, bugün hasretini çektiği kaç saadet şekli varsa yalnız İslâm’da ve korunması gereken kaç felaket varsa onlardan uzak durma usûlleri de İslâm’da. Buna göre her çeşit güzellik ve her nevi şerden korunma yöntemi yalnız İslâm’da.

Buyruklar

Neleri yapmamız gerektiğini hatırlatan ayet meali şu şekilde: “Bir zamanlar biz İsrâiloğulları’ndan, ‘Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz; ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, farz edilen namazı kılın, zekâtı da verin” diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; zaten siz sırt çevirmek özelliği ile malum bir topluluksunuz.”[5]

Müslümanların bilmek kadar hatırlatmaya da ihtiyacı var. Mü’minlerin tamamı namazın farz olduğunu bilir; lâkin kılmaz. Âlimler, âbidler, babalar, anneler önce kendi nefislerine sonra çevrelerine nereden niçin geldikleri, dünyada ne yapmaları gerektiğini ve nereye gideceklerini hatırlatmalı.Bunun içindir ki Allah Azze ve Celle,
“Sen yine de hatırlat/öğüt ver. Zira öğüt müminlere fayda verir.”[6] buyurmaktadır.

Allah Teâlâ hem Yahudiye hem de Mü’minlere Benû İsrail’den aldığı sözleri hatırlatıp umumi manada uyarıda bulunuyor (Bakara, 83): “Bir zamanlar biz İsrâiloğulları’ndan ‘Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz.’ diyerek söz almıştık.”Hevâlar devreye girince Yahudi, Allah Teâlâ’ya verdiği sözü unuttu. Rabbini bırakıp ilah edindiği hevâsını Rab kabul etti. Birkaç kuruşluk dünya malına verdiği önemi Allah’ın Kitabı’na göstermedi.

İbret Nazarı

Allah , Yahudiler’e olan emirlerinden birkaçını nazara verip Mü’minlere: “Onların ilahi talimatlara ihanet ederek nasıl bir kaosun içine savrulduklarına bakın, ibret alın, benzer ihaneti siz yapmayın!” der.

Bazen insanlar, “بني الإسلام على خمس / İslâm beş esas üzerine bina edildi.” Hadis-i şerifini İslâm’ın yekûnü zannedip dinin şu beş esastan ibaret olduğunu düşünür: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmak.”[7]

Elbette ki temel, bina için fevkalade önemlidir; fakat yalnız başına temel, bina demek değildir. Temeli olan lâkin duvarları örülmeyen, pencereleri takılmayan, tesisatı döşenmeyen, çatısı yapılmayan, kapıları olmayan bir bina, insan için “yaşam alanı” değil “mezar” olur.   

Allah , İslâm’ı bütün esasları itibariyle tamamladı.[8] Kur’ân-ı Kerîm usûlü ortaya koydu, Sünnet-i Seniyye de onu beyan etti. Müctehid imamlar da farklı zaman ve zeminlerde ortaya çıkan sorunlara Kur’ân’ı ve sünneti esas alarak çözüm ve çareler üretti. Hiçbir mevzuyu çözümsüz bırakmadılar, ictihadlarıyla İslâm’ın kemal bulduğunu, hiçbir sisteme muhtaç olmadığını gösterdiler.  

Buna göre İslâm, yalnız başına beş esas değil; Allah’ın ve Rasûlü’nün buyurduğu, bildirdiği bütün esaslar, emirler ve nehiylerdir. Bunlardan hiçbiri diğerlerinden bağımsız değildir. Birini inkâr eden, top yekûn hepsini inkâr etmiş olur.

Allah Azze ve Celle’nin rızasına talip olanlar, yollarını ve yönlerini insanların ne demesine bakarak değil; ilahi talimatları îfâ ederek belirler.

İnsanların ne dediğini esas alan hiçbir Müslüman, hakkı söyleyemez.

Eğer aksi mümkün olsaydı ne Hz. Nuh  kavmi ile mücadele edebilir ne de Allah Rasûlü ﷺ Ebu Cehil’in şehrinde İslâm’ı anlatabilirdi. Müslümanların “İşittik ve itaat ettik.”[9] sözü İslâm’ı hevalarına göre parçalamayacaklarına, bir kısmını alıp diğer bir kısmını bırakmayacaklarına dair bir kabul; Yahudiler gibi ihanet etmeyeceklerine dair bir itirafıdır.

“Bizi sırat-ı müstakimde sabit kıl!”[10] şeklindeki dua, itaatin devamlılık arz etmesi için Allah’a  yapılan bir niyazdır. İnsan bu niyazla toprağa her düştüğünde -olacaksa- ağaç olan çekirdek gibi Allah’ın  kanunlarına bağlı kalmayı arzu eder.

                  Yok Oluş

Eşya, varoluş gayesinden uzaklaştığında çürüyüp yok olur. İnsan da eşyaya bakarak iç muhasebesini yapmalıdır. Bahçeli bir evin avlusunu çiçeklerle tezyin eden şahsın gayesi; çiçekleri seyredip rahatlamak, gamdan, kederden kurtarmaktır. Bahçesine çiçekler diken şahsın arzusu ise Allah’ın  kanunları gereği mevsiminde çiçeklerin rengarenk açıp vazifelerini îfâ etmeleri ve bahçeyi bayram yerine çevirmeleridir.

Hayvanların varoluş gayesi insan için et olmak, süt vermektir. İçgüdüleriyle maslahatlarına olan her ne ise onu elde eder, insanın hizmetine sunarlar. Bu noktada insanla hayvan arasında bir münasebet var.

İnsanı hayvandan ayıran en temel hususiyet ise akıl ve irade sahibi olmasıdır. İnsan aklıyla Allah Azze ve Celle’nin “yap ya da yapma” şeklindeki emirlerine muhatap olarak melekten de yücelere davet edilir. Şehvetine tabi olunca aklı olmayan hayvandan da daha aşağılara savrulur.

                       Kulluk

Peygamberler insanlara, “Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz”[11]  diyerek onları iradeleriyle hakka teslim olmaya çağırdı. İhbârî olan bu ibareyi inşâî manada değerlendirirsek (Bakara, 83) anlam “Yalnız Allah’a ibadet edin” şeklinde olur. Bütün Peygamberler muhataplarına ilk olarak bunu söyledi ya da bunu söylemek için Peygamber olarak görevlendirildi: “Allah’a kulluk edin ve ona hiç bir şeyi ortak koşmayın!”[12]

Hakka davet karşılığında hiçbir bedel talep etmeyen Peygamberler, muhataplarını da insanlardan bedel umarak ya da meth-u sena bekleyerek ibadet etmekten men etti. Sadaka verirken alkışlanmayı arzu etmek, namaz kılarken birileri beni görsün diye beklemek, bedeli cennet olan ulvî mükâfatı bırakıp suflî olan iltifatlara talip olmaktır.

            Mükâfatın Sahibi

Hiçbir Peygamber, kavmi tarafından dünyevî ikbal peşinde olmakla itham edilmedi. Topyekûn hepsi muhataplarına, “Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız Âlemlerin Rabbine aittir.”[13] dedi. Halleri ve yaşam şekilleri Allah Teâlâ’nın rızasından başka bir şeye talip olmadıklarına şehadet etti.

Kâfir “fânî” olana, Müslüman ise “bâkî” olana taliptir. Fakat İslâm’da fânî, matlub olan “bâkî”ye ulaşmaya vasıta olduğu kadar makbuldür. Müslümanın nezdinde dünyalıklar, Allah’ın  rızasını kazanmaya vasıta olması cihetiyle muteberdir. Zira gemi dolusu paraya mâlik olanın da karnı bir çorbayla doyuyor, garibanınki de. Zengin de bir yatakta yatıyor, fakir de. Buna göre bir Mü’minin gece namazının ecrini hangi parayla kıymetlendirebilirsiniz? İnsan ev dolusu parayla yalılar, yatlar alsa da bir gün mülkiyetini arkada bırakıp ölüm meleğine icabet edecek. İbadet şuuruyla yaşayanlar sekerat-ı mevtte geri dönmek için gözyaşı dökmez.

Müslüman nazarında büyüklük ya da küçüklüğün kıymet ölçüsü imandır. Bu yüzden Peygamber ihtiyaçlarını insanlardan istemez, hallerini namazda Allah Azze ve Cellle’ye arz ederdi. Çünkü “Yer ve göklerin saltanatı ondadır.”[14] Aksi mümkün olsaydı insanlar servetlerini bırakıp da gitmezdi. Ön koltuklara oturanlar kalkmasaydı, bugün oralara oturanlar -muhtemeldir ki- yerlerinde olmazdı.

Hak-Hukuk

İnsan iyiliğin kölesidir. Kime el açar, kimden bir şeyler bekler, kimin adını kullanarak yükselirse onun önünde eğilir.

Torpil edenler, yarın senden adamlarına torpil yapmanı bekler. Masana, “Şunları yapacak, bunları atayacaksın.” diye talimat bırakır. Onları atarken kaç kişinin hakkı, hukuku çiğnenir. 

İslâm’da esas olan birinin adamı olmanız değil, liyakatinizdir. Kendilerini tezkiye etmekten ictinab eden Mü’minler, arkadaşları için çekinmeden referans olur. Hz. Ömer’in  birilerini vali olarak atayacağı duyulduğunda adı geçenler, aracılar vasıtasıyla Hz. Ömer’e  ulaşır, “Vali” olarak atanmaması noktasında Halife’ye ricada bulunurdu.

Davetçiler ve Sihirbazlar

Derdi dünya olanların talebi de dünya olur. Nitekim siharbazlar Hz. Musa’yı  ilzam etmek için toplanıp geldiklerinde “Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a, ‘Eğer üstün gelen taraf biz olursak muhakkak ki bize bir ödül vardır, değil mi?’ dediler.”[15] Firavun da “Evet”;[16] Dünyalıklar sizin olacak, bana yakın adamlar olacaksınız, dedi.

Firavun’un adamları söze “Bize ödül var mı?” diye başlarken her bir Peygamber ise muhatabına, “Benim mükâfatımı ancak Allah verebilir.” demiştir. Habib-i Neccar da şehrin en uzak noktasından koşup gelirken davetçileri öldürmeye hazırlanan kavmine; “Sizden (tebliğe karşılık) hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun.”[17] çağrısında bulunmuştur. Allah Rasûlü ﷺ insanlardan istememe noktasında o kadar hassas davranmış ki evinde ekmek yapmaya un yokken -meccanen verirler endişesiyle- ashabından değil, bir Yahudi’den rehin verdiği zırhı karşılığında ödünç arpa almıştır.[18] Allah Rasûlü’nü ﷺ anlatma iddiasında olan Mü’minler O’na ittiba etse O’nu temsil davasına sadakat gösterse hidayetin önündeki bütün bentler yıkılacaktır.

“Şunları söyler ya da şunları gizlersem şuraya atanır, şunlara nail olur ya da şu musibetlerden emin olur muyum?” davasında olanlar Allah Rasûlü’nün ﷺ başlattığı “büyük uyanışa” varis olamaz.

Ebeveyn Hukuku

Allah  Ademoğluna, kendisine ibadetten sonra ebeveyne ihsanda bulunmayı emrediyor.[19] İbadet, yaratanın; ihsan da yaratılışa vesile olanın hakkıdır. Buna göre yalnız Allah’a  secde edenler hakiki manada anne-babaya ihsan da bulunur.[20]

 İhsanda bulunana teşekkür etmek vaciptir. Kesilen parmağını diken doktora teşekkür eden insana, Allah Azze ve Celle yoktan varlık âlemine çıkışına vesile olan ebeveynine hürmet etmeyi emrediyor.[21]

Bir adam annesi sırtında Kabe’yi ona tavaf ettiriyordu. O esnada Allah Rasûlü’nü ﷺ görüp “Annemin hakkını ödeyebildim mi?” diye sordu. Allah Rasûlü de ﷺ: “Hayır, seni karnında taşırken bir nefes alma anında çektiği zahmetinin dahi hakkını ödeyemedin.”[22] buyurdu.

İnsanlığı yalnız Allah’a  secdeye çağıran ibadet emrinden sonra ebeveyne ihsanda bulunma talimatı kadınlığı cinsiyetten anneliğe yükseltmektir. Bu noktada hiçbir medeniyet İslâm’ın yalnız başına yükselttiği kadınlık ehramının sahanlığına varamaz.

Ebeveynle Çocuğun Farkı

Kur’ân-ı Kerîm’de, “Anne babaya iyilik edin” şeklinde emirler var; lâkin aksi yok. Çünkü anne-babanın çocuğa merhameti fıtrîdir. Bu yüzden hastalanan evladının başında anne sabahlara kadar ayakta durur. Dert onu uyutmaz. Bu noktada onu merhamete çağırmak, güneş gibi bedihi bir hakikati idrak edememek anlamına gelir. Yatalak hasta olan bir anne için çocuk “Ya Rabbi! Ona iki güzelden birini ihsan et/Ya güzel bir hayat ihsan et ya da güzel bir ölüm” diye dua eder; lâkin aynı durumdaki bir evlat için anne “Ya Rabbi! Oğluma hayırlı bir ölüm ver de rahatlasın.” diye niyazda bulunmaz. 

Allah  çocuğun büyüyüp gelişmesinden mesul olan anne-babanın kalbine merhameti koyarak çocuğu himaye eder. Çocuğa da annesinin ve babasının kalbine koyduğu merhameti hatırlatarak vefalı olma ihtarında bulunur:

“Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster.” 

İman ve ibadet çocuğa “mürakabe” şuuru verir. Her an ilahi denetim altında olma bilinci çocukta zamanla amele dönüşür; şeriat neyi, nasıl emrediyorsa çocuk yalnız onları yapar. Bilir ki her konuşmasında ya da her adımında ya ecre nail ya da cezaya müstehak olacak.

İmanı amele dönüştürmekten aciz bir çocuk ayetlerle irtibat kuramaz. Ebeveyninin ona en çok muhtaç olduğu bir zamanda eşi ya da çocukları daha konforlu bir hayat yaşasın diye alır annesini ya da babasını huzur evine götür. Bunun için “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster./ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَاني صَغيراً” ayeti çocuklar için yoldaki işaret gibidir.

Fıtratla irtibatını koparmayan bir anne, evladının altını temizlerken kızmaz, bağırmaz; lâkin Kur’ân’la irtibatı kopan bir oğul, hasta babasını temizlerken daralır.

                   Huzur Evi

Kur’ân’a sadık bir talebe ise ebeveyne hizmeti rıza-i ilahi’yi tahsil kapısı görür, sadrı genişler. Şu ifadelerle Rabbine iltica eder: “Ya Rabbi anama, babama merhamet et. Onlar beni terbiye ederken nasıl merhametle bana yaklaştıysa, aynı nazarı benim kalbime de ihsan eyle”. Kur’ân’a talebe olmayan cemiyetler huzurevlerinde “huzur” arar.  Lâkin bunu ebeveynin huzuru için değil, eşlerinin kısacık ömürlerini huzurla(!) geçirmesi için yapar. İslâm cemiyetinde “dâru’l-aceze”ler ebeveyn için değil, ailesinden kimseler hayatta kalmayan yalnız insanlar içindir.

Modern toplumun en aldatıcı terkiplerinden olan “huzur evi” zannedildiği gibi içerisinde kalana değil, yakınını oraya terk edene huzur(!) verir.

Merkezden Çevreye Merhamet

İnsan, “Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz”[23] ayetiyle Rabbine yönelir. Marifetullah’a erince Rabbinin kullarına merhamet nazarıyla bakar. Merkezden çevreye o merhameti taşır. Ebeveyne ihsanın ardından “Yakın akrabaya iyilikte bulununuz!/  وَذِي الْقُرْبٰى”[24]emrine iktida eder.

Akraba, ya anne ya baba cihetiyledir. Annesi ya da babasıyla irtibatı kalmayanın akrabaya ihsanda bulunması muhaldir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm akrabadan önce ebeveyni zikretmiştir.[25]

                      Yetimlik

Kur’ân-ı Kerîm dördüncü aşamada insanlığı “yetimler/ “وَالْيَتَامٰى “[26] için seferber olmaya davet eder. Yetimler hem babaları olmadığından hem de küçük olduklarından ihtiyaçlarını karşılayamazlar. Bu yüzden Efendimiz’e ﷺ yeni çıkan hurma takdim edildiğinde gözleri yetimleri arar, çağırır onlara takdim ederdi. Efendimiz ﷺ yetimlerin manevi babasıydı. Babaların çocukların doymasını beklemesi gibi Allah Rasûlü de ﷺ baba hasreti çeken çocuklara yılın ilk meyvesini takdim ederek muhabbetini izhar ederdi. Bir defasında orta parmağı ile işaret parmağını nazara vererek şöyle buyurdu:

“Ben ve yetime bakan kıyamet günü şu iki parmak gibi birbirine yakın olacak.”[27]

Ahirette Allah Rasûlü ﷺ ile birlikte olmak kurtuluş beraati almak demektir. Bu hal, tarih boyu Mü’minleri yetim malı, yetim hakkı, yetimin himayesi gibi noktalarda hassas davranmaya sevk etti. Bu yüzden fethettiği bölgelerde adam öldürmedi, savaş meydanlarında öldürülen çocuklarına “dâru’l-eytam” yaptı. Kur’ân-ı Kerîm beşinci merhalede miskinlere, fakirlere, yolda kalanlara vermeyi emretti. 

                   Güzel Söz

Vermek isteyen lâkin imkânı olmadığından infak edemeyen için Allah  şöyle buyurmaktadır: “İnsanlara güzel söz söyleyin!”[28] Kur’ân-ı Kerîm, Mü’minleri bu ayetle nezakete, zerafete ve letafete çağırmaktadır. “Şeriatın ve aklın muteber kabul ettiği bir söz ve bir bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir.”[29] Güzel bir söz, verilen sadakadan sonra gerçekleşen başa kakmaktan daha hayırlıdır. Allah  Mü’minlere, “Sadaka verdiniz!” diye insanların onurunu çiğneme hakkınız yok, buyuruyor. Vermeyeceksen verme! Lâkin sadaka istediğinden dolayı kimseyi azarlama, kahretme, ötekileştirme, utanmıyor musun? Deme!

                    Kelam Fethi

Allah Rasûlü ﷺ kılıçla ülkeleri değil, sözü ve haliyle yürekleri fethetti.

En büyük hasımlarına karşı dahi itidali elden bırakmadı. Babalara kızıp evlatları cezalandırmadı. “Sen onlara sırf Allah’ın lutfu sayesinde yumuşak davrandın.”[30]

                  Hz. Ömer

Sahâbe-i Kiram, ayet okuduğunda ya da yanlarında okunduğunda uykuları kaçardı. Hz. Ömer  bir meseleye kızdığında onu teskin etmeye kimse cesaret edemez, Bilal-i Habeşi  gelir Kur’ân-ı Kerîm okumaya başlar, fevkalade hızla giden bir arabanın bir anda durması gibi Hz. Ömer de  aniden durur,[31] kendisinde öfkeden en küçük bir iz kalmazdı.

Müslüman güzel konuşmaya memurdur. Amire ve zengine olduğu gibi çobana ve çocuğa da onları onure eden bir lisan ile konuşur. Yukarıdan bakmaz, mütekebbir olmaz, her kelimede Allah’ın  rızasına talip olur.

Birisini İslâm’a davet ederken “Ne kadar güzel konuştu, adamı nasıl da ikna etti.” gibi nefsine pay çıkaracak cümleleri duyma beklentisi içerisine girmez. Bir adamı kurtarmanın sevincine ve Rabbinin rızasına nailiyete sevinir.

Büyük Kahraman: Ga’ga’

Davası İslâm, derdi ümmet olan bir Müslüman, yalnız başına bir ordu hükmündedir.  İbrahimleşmek Müslümanı yalnız başına bir ümmet yapar.

Allah Rasûlü ﷺ Ga’ga’ b. Amr et-Temîmî’ye, “Cihad için ne hazırladın?” diye sorduğunda “Allah’a ve Rasûlü’ne kayıtsız şartsız bir itaat ve bir de at” demişti.

İtaat Mü’mine hem sebat hem şecaat verir. Bu yüzden bir Müslüman, bin adama bedeldir. Hz. Ebubekir de  şöyle diyerek mevzuyu izah etmiştir: “Ga’ga’ın sesi bin askerden daha hayırlıdır.” Halid b. Velid , Hîre muhasara altına aldığında Hz. Ebubekir’den  yardımcı güç istemiş o da Ga’ga’ı gönderip “İçinde Ga’ga’ gibi bir kahraman olan bir ordu yenilmez.” demiştir.[32]

Allah’a ve Rasûlü’ne itaat problemleri yaşayan Müslümanlar, sözlerindeki güzelliği de kendilerini bire bin yapan ruhu da kaybetti. Allah’a ve Rasûlü’ne kayıtsız ve şartsız itaat, yeniden Mü’minlerin her birini bin adama bedel kahramanlar yapacaktır.

                         Namaz

Sırada namaz var.[33] Ayet, önce umumi manada insanlığı kulluğa çağırdı, bütün zincirleri kırıp gerçek hürriyeti İslâm’da tadabileceklerini söyledi. Sonra imanlı bir Mü’minin kullarla münasebeti bağlamında “ihsan” talimatları verdi. Ebeveyne, yakın akrabaya, yetime, fakirlere ikram edin buyurdu. İnfak ederken ya da etmeye müsait değilken sözle nasıl ikramda bulunmak gerektiğini öğretti. İmanın ihsanla “insan” yaptığı Ademoğlu, namazı ikame ederek ibadeti müşahhas bir çerçevede sürdürmeye davet edildi: “Namazı ikame edin ve zekat verin/ وَاَقيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ”[34] Allah  “صلوا/

Namaz kılın” değil de “Namazı ikame edin” buyurarak Müslümanlara namaza hazırlanmaları gerektiğini, bir binanın projelendirilme aşaması gibi namazın da hazırlık süreci olduğunu; kulun, gözün, dilin, kulağın işlediği günahlardan istiğfar edip temizlenmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Namaz dinin direğidir. Kişi hasta olduğunda kendisinden bütün ibadetler düşer, fakir olduğunda zekat düşer, sefere çıktığında oruç, ruhsat olur. Lâkin ayakta kılmaktan aciz olduğunda oturarak, ondan da aciz olduğunda yan yatarak namaz kılar. Çünkü namaz kulu Allah’a  bağlar. Balık su, insan oksijen olmadan; Mümin de namazla Rabbiyle irtibat kurmadan yaşayamaz.

Müslümanlar Allah’la  birlikteliği namazla tesis edecek. Allah : “Eğer namazı ikame derseniz, sizinle beraberim.”[35] buyurdu. Sabah namazlarında camileri doldurmayan bir milletin yarınları karanlıktır. 

Sürgün

Mü’minin değişmeyen gayesi Allah Azze ve Celle ile beraber olmaktır. Bu olunca bütün dünya karşıda olsa ne hükmü var?! Yahudiler namaza sadakat gösterse ruhuna ihanet etmese Peygamber öldürmeseydi sürgünlere maruz kalır mıydı?! “Sonra bunların ardından artık namazı -emredildiği gibi- kılmayan ve nefsânî arzulara uyan bir nesil geldi. Bunlar elbette azgınlıklarının cezasını bulacaklardır./ فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ اَضَاعُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَياًّ”[36] Bu ümmet Allah’ın  şeriatına muhatap, Allah da bu millete muhafız olursa bütün dünya üzerimize gelse hiçbir mana ifade etmez. Namaza ihanet eden Yahudiler zelil oldu. Müslüman ise namaz kılarken daralmadı. Daraldığına namaz kıldı.

Yine Namaz

Mekke’de Allah Rasûlü’nün ﷺ manevi azığı, Kur’ân-ı Kerîm ve namazdı. Sonsuza kadar da öyle olacak. Daralan bir Mü’min Kur’ân-ı Kerîm okur. Kur’ân-ı Kerîm, kadınlara: “Evlerinizde oturun ve daha önce Câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı güzelce kılın.”[37] buyurur. İslâm kadınlarının vakarlarıyla evlerinde oturacakarını bildiren ayetin devamında “Namazları kılın!” emri tesellinin sadece namazda olduğunu ifade ediyor.

            İslâm’ın Kızına!

Dîn-i Mübîn, İslâm’ın kızlarına eviniz hayatınızın merkezi olsun. Mahremiyete riayet edilmeyen iş yerlerine değil, hayatının merkezi olan evlerinize dönün. Eğer evin hayatın merkezi olmazsa aileni koruyamazsın. Cahiliye kadınları gibi sokakta açılıp da yürüme! İslâmiyete sadakatinden dolayı saldırıya uğradığında taviz verme, teselliyi namazda ara! En yakınından insanlar üzerine gelip “Gençsin açılacaksın, güzelliğini izhar edeceksin!” dediğinde eşin, ailen seni anlamadığında oğlun, “Hala bu kıyafetler mi?” dediğinde sen dayatılan hayatı da ihtilatlı ortamda kızlı erkekli konuşmaları da reddedeceksin. Allah’a  isyan olan yer de kula itaat etmek, Allah’a  ortak koşmaktır. Annen, baban içinde de olsa İslâm’a uymayan bütün yaşam şekillerini reddedecek; lâkin dünya işlerinde ebeveyne iyi davranacaksın.[38]

Allah’ın evlerinde kararlı ve vakarlı bir şekilde duran kadınlara namazı emretmesi,  namazın sığınak olduğunu gösterir.

Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem! de.

                       Huzur

Huzur evde, arabada, yatta, katta değil; Allah’a  kulluktadır. Eğer aksi söz konusu olsaydı, en huzurlu insanlar en pahalı arabalar binen, en lüks kıyafetleri giyenler olacaktı; Lâkin öyle değil! 

Namazla Allah’a  ulaşanlar zekâtla onun kullarına infak eder. Zekât, malla Allah’ın rızasını kazanma, parayla fakirin derdine çare arama vasıtasıdır. Namazla Allah Teâlâ’ya vasıl olamayanlar, fakirin malında hakkı olduğunu kabullenemez. Ona: “Çalışsaydın senin de olurdu.” der.

Yahudi sonra imandan kulluktan ebeveyne, akrabaya, fakire ihsandan, namazdan, zekâttan yüz çevirdi. Allah Teâlâ, Müslümanları Yahudiler bağlamında yüz çevirme hikayesine nazar kılmaya davet ediyor. “Sonra yüz çevirdiniz.” Müslümanlar! Siz yüz çevirmeyin! Annenizden, babanızdan, sadakadan vaz geçmeyin! Seccadeyi, fukarayı bırakmayın.

            1928’de Namaz

Yüz yıl önce bu toprakların hali nasıldı, şimdi nasıl?! Fotoğraflarda açık kadın görmek imkansızken bugün İslâm’a göre örtünenler azınlık halde. 1928 yılında Konya’da askerlik yapan bir hoca, babasına yazdığı mektupta Konya’yı anlatırken bir yerde şöyle der: “Çarşı iznine çıktığımda bir camiye girdim. Gördüm ki kuşluk vakti Konya’da cami nafile namaz kılmak için gelenlerle dolu. Kuşluk vaktinde kuşluk namazı kılmak için Konyalılar camiyi lebalep doldurmuşlardı.” Nafile namazı evde kılmak daha makbul; lâkin çarşıda olanlar camiden başka nerede kılacaklar? 1928’de Müslümanlar nafile namaz için camiyi lebalep doldururken şimdi farz namazlarda camilerimizin hali içler acısıdır.

Bizim İçin Ne Derler?

Yahudi, ilahi emirleri diliyle kabul etti; ameliyle inkâr etti. Kur’ân-ı Kerîm bize onların akıbetini, asırlarca devletsiz, vatansız yaşamalarını, bir sürgünden diğerine gönderilmelerini  anlatarak ibret alın diyor. Eğer siz de onlar gibi amelinizle sözünüzü inkâr ederseniz, çiğnenirsiniz. Yahudileri anlatan “ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ /Sonra yüz çevirdiniz.” hitabı maalesef ki ibret almayan Ümmet-i Muhammed için de gerçek oldu. 

Evimize, okulumuza, sokağımıza, çarşımıza bakanlar; camiyle evin, camiyle iktisadi hayatın irtibatını kurabilir mi?! Bizim için “Bunlar yalnız Allah’a ibadet ederler” diyebilir mi?!

Allah Azze ve Celle anneye babaya, yakına, komşuya ihsan ile muamele etmeyi emretmişti. Huzurevlerinin her geçen gün artması, ailelerin parçalanması, zenginle fakir arasına aşılmaz bendler örülmesi, milyon dolar verilerek alınan yalıların arka sokaklarında yakıt parasını veremeyen yetimlerin buz gibi evleri, ibret almadığımızın, kulluk sözüne ihanet ettiğimizin şahitleri değil mi?

“Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ da sırt çevirmektesiniz.”[39]

Allah’tan Yüz çeviren Bir Dünya Tasavvuru

Allah’tan yüz çeviren bir millet, yüzünü iblise döner, onu kendine rehber yapar. İblisin yoldaşlarının hakimiyet alanında kan döker, kanı dökülür: “Vaktiyle sizden, kanınızı dökmeyeceğinize, birbirinizi ülkelerinizden  çıkarmayacağınıza dair de söz almıştık. Siz de bunu ikrar ettiniz. Hâlâ da (söz planında buna) şahitlik ediyorsunuz.”[40]

Millet Yapısı

Allah Rasûlü ﷺ: “Hepiniz Adem’den, Adem ise topraktandır.” buyurarak Mü’minleri bir vücudun azaları gibi yek nesek olmaya çağırdı. Kabil’le birlikte bölünme başladı. Peygamberler vahyin etrafında insanlığa Hz. Adem’den  gelen millet yapısına bağlı kalmaya çağırdı. Vücuttan ayrılan bir parçanın hariçte çiğnenmesini beden nasıl hissetmiyorsa İslâm millet yapısı dağıldığından çiğnenen parçalar sair uzuvlardan tarafından hissedilmiyor. Kur’ân-ı Kerîm “Kanlarınızı dökmeyeceğinize dair sizden söz almıştık” derken bu birlikteliğe işaret ediyor. Millet yapısını parçalayanlar aslında başkalarının değil, kendisinin kanını döküyor. “Gerçekten bu, tek bir millet olarak sizin ümmetinizdir.”[41] Türkler, Araplar diye bölünüp küçük devletlere ayrılarak küffarın Müslüman kanı dökmesini ellerimizle kolaylaştırdık. Bu cihetle de kendi yaptıklarımızla kanımızın heder edilmesine yol açtık. Ümmetin daha da bölünmesi için uğraşanlar, İttihad-ı İslâm’ı vakti geçmiş bir nostalji olarak görenler dolaylı yoldan Müslüman kanı dökülmesine zemin hazırlamakta. Eğer Müslümanlar, Osmanlı İslâm Devleti’ndeki yapıya bağlı kalsaydı; Fransızlar Cezair’i, İtalyanlar Libya’yı, İngilizler Mısır’ı, Siyonistler Filistin’i işgal edebilir miydi? Bu yüzden günümüzde yaşanan hâdiselerde Osmanlı’nın çökmesi için mesai sarfedenlerin hepsinin payı vardır. Müslümanlar birbirlerinin boğazına sarılınca katillerin yolu açıldı. Anne-babanın hukukunun korunmadığı, akrabanın sorulmadığı, yetime bakılmadığı, fakire kapı açılmadığı bir toplumda camiler dolmaz, zekât verilmez. Allah’tan yüz çeviren bir ümmetin sokağından acı ve ızdırap eksik olmaz.

Allah Rasûlü’nün ﷺ Medine’ye teşrif edince ilk olarak Mescid-i Nebevi’yi yapması, Medine ve civarında ikinci bir cuma namazı kılınmasına müsaade etmemesi ümmetin tek bir başın idaresinde toplanmasının onlarca tezahüründen sadece iki tanesidir. Hilafet müessesesini lağvedenler ümmeti kendi kurdukları örgütlerle maslahatları doğrultusunda yönlendiriyor. Cihad, kıyamete kadar devam edecek; lâkin bu ABD’nin kurduğu örgütlerle değil, bir İslâm Devleti’nin idaresinde olacaktır.

Cihad

Cihada Mekke’de değil, İslâm’ın devletleştiği Medine’de müsaade edildi; “Saldırıya uğrayanlara zulme maruz kaldıkları için savaş izni verildi.”[42] Devletin olmadığı yerde cihad değil anarşi olur. Bu ayet göstermektedir ki cihadın mukatele boyutuyla da olabilmesi için bir devlet başkanının cihadı kumanda etmesi gerekmektedir.

Kulluğun terkedildiği, ebeveyne, akrabaya, yetime ihsanın ihmal edildiği yerde insan öldürme de sürgün de soygun da kaçınılmazdır. Bunun için Allah Teâlâ müvazenesi bozulan topluluğa “Birbirinizi ülkelerinizden çıkarmayın.”[43] buyurur.

Ayette geçen diyâr (دِيَارِ), dâr kelimesinin çoğuludur. Buna göre mana, ülkelerinizden kendinizi çıkarmayın, şeklinde olur. Çünkü yer ve gökler Allah’ın  mülküdür.[44] İnsan geçici bir süre burada konaklayacaktır. Bu durumda “burası benim, şurası senin” demek, Müslümana muhacir yerine, mülteci muamelesi yapmak doğru değildir. Mü’min olma cihetiyle aralarında en büyük rabıtayı tesis eden Müslümanlar toprağa dayalı ayrıştıran lafızlardan kurtulup İslâm’dan neşet eden uhuvvet gibi kavramlar etrafında kenetlenmelidir.

“Siz de bunu ikrar ettiniz. Hâlâ da (söz planında buna) şahitlik ediyorsunuz.”[45] Yahudiler kan dökmeyeceklerini, fitne çıkarmayacaklarını ikrar etmelerine rağmen sözlerinde durmadılar. İşledikleri cinayetler, cehaletlerinden değil; ihanetlerinden mütevellittir. 

Bir  Müslüman, kardeşini öldürünce aslında kendini öldürür. Öldürdüğün kardeşinin yetim kalan  çocuğu ortada büyüyünce tinerci olacak sana ya da oğluna zarar verecek. Daha büyük bir zararın önüne geçebilmek için Müslüman maktulün çocuğunun telkin ve terbiyesiyle alakadar olur. Bunun için Kur’ân, kanı dökülenin “başkası” değil; katilin “kendisi” olduğunu söyler.

“Sonra (bu sözleşmeyi ikrar eden bir milletin varisleri olarak) siz (Benû Kurayza ve Benû Nadir Yahudileri olarak) birbirinizi öldürüyorsunuz; içinizden bir topluluğu yurtlarından sürüyor, onlara karşı kötülük ve düşmanlıkta birbirinize arka çıkıyorsunuz. Esirler olarak size geldiklerinde de fidye verip kendilerini kurtarıyorsunuz. Halbuki onları ülkelerinden çıkarmak size haram kılınmıştı. Yoksa siz kitabın (fidye vererek kardeşlerinizi kurtarmak gibi) bir kısmına inanıp (adam öldürmeyi, sürgüne göndermeyi, fesatta yardımlaşmayı men eden) bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası rezil rüsvâ olmaktan başkası değildir.  Böyle yapanlar kıyamet gününde azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan habersiz/gafil değildir.”[46]

Yahudiler kendi içlerinde kamplara ayrılınca biri diğeri aleyhinde çalıştı. Hariçten ittifaklar oluştu. Müttefikleriyle birlikte yenen taraf, yenilenin her şeyini ganimet olarak aldı. Sonra mağlup tarafta yer alan Yahudileri kurtarmak için galip olan Yahudi, müttefikine fidye verdi. Böylece Kitab’ın bir kısmına inanıp amel ediyor, diğeriyle amel etmeyerek sanki inanmadığını söylüyordu. Yahudilerin, Allah’ın “öldürmeyin” emrini çiğneyip “fidye” emrini almaları kendi hevâlarına göre bir din oluşturduklarının ilanıdır.

Eski Oyun

Allah Azze ve Celle, Yahudilerin hevalarına göre din icad edişlerine bakın diyerek bize şunu söylüyor:

“Yahudiler Tevrat’ın bir kısmını alır, bir kısmını inkâr ederdi. İçinizden böyle adamlar çıkacak. Sabah evinden besmele ile çıkıp mağazaya girecek, mağazayı besmele ile açacak, malı besmele ile satacak. Ardından “geleni-gideni nasıl kandırabilirim” diye meşgul olacak. Namaz kılacak; lâkin parayı repoya yatıracak. Hacca gidecek; lâkin tesettür ahkâmının vakti geçti diyecek. İslâm’ın bir kısmını alacak, bir kısmını reddedecek.  Kadının açılmasına “moda”, soyunmasına “sanat”, nikâhsız birlikteliğine “özgürlük”, İslâmsız bir hayat yaşamasına “çağdaşlık”; Allah’ınemrine uyup örtünmesine ise “yobazlık” diyen ahlak yobazı ERKEKLERDEN daha ONURSUZ kadın istismarcıları var mıdır?!

Yakın tarihte İslâm’ı teyid etmek için kurulan gazeteler, mecmualar vardı. Bir de tam bunların karşısında bir neşriyat vardı ki onlar da 11 ay İslâm’a saldırır; Ramazan gelince ya bir meal ya da bir ilmihal hediye ederlerdi. Ramazan onlar için Müslümanlıklarını ilan ayıydı. 

Zaman, Müslümanları öyle köklü değiştirdi ki şimdi Mü’minlerin kurmuş olduğu gazetelerin, mecmuların, televizyonların kahir ekseriyetini takip eden gençler onlarda ne faizin haram ne de tesettürün farz olduğuna dair tek bir ifade duyar ya da okur. İlahi uyarıları kulak ardı eden Müsülmanların hayatında da biri Allah’ın diğeri hevânın olmak üzere iki din oluştu. Hevâ, sanki İslâm’a: “Ey İslâm! Senden hoşuma gidenleri alırım, keyfimi bozanları ise ‘vakti geçti’ diyerek iade ederim.” diyor.

Ya İslâm ya da Diğerleri

Her şeyi mükemmel olan bir taksinin tekeri ya da direksiyonu veya gaz pedalı olmasa trafikte gitme noktasında anlam ifade etmez. Mükümmel bir arabanın tek bir tekeri yoksa gitmez.

Beşer yapısı bir araba, bir tane tekeri olmayınca gitmez de Allah yapısı olan İslâm nasıl olur da bazı rükünleri devre dışı bırakılarak fayda sağlar?

İnsanın “tamam” dediğinden bir parça eksik olunca diğer bütün parçalar nasıl bir anlam ifade etmiyorsa Allah Azze ve Celle’nin hakkında, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim.”[47] buyurduğu İslâm’dan nasıl bir hüküm eksiltilebilir?! Çağımız insanın bitmeyen buhranlarının arkasında İslâm’ı bir bütün olarak idrak edememesi vardır. “Niçin içim daralıyor, neden işimde bereket yok, neden cemiyette kriz var, neden okulda öğretmen talebeye ders anlatamıyor, neden babalar çocuklarına laf anlatmaktan aciz? Neden ümmet Allah Rasûlü’nün sancağına koşmuyor? Neden koşanların sayısında bir azlık var?” gibi soruların arkasında İslâmiyet’i “hep” yerine “biraz” yaşama irademiz vardır.

Kur’ân-ı Kerîm

Allah Azze ve Celle, “Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.[48]

buyurmasına rağmen niçin Kur’ân okuyanlar, namaz kılanlar, okumayanlar gibi daralıyor? Çünkü Kur’ân okunan ekranlar, reyting için kadın teşhir etmekte, Kur’ân’ın tesettür ayetlerini fiilen reddetmektedir. Yaşanmak için gönderilmesine rağmen okunan; lâkin yaşanmayan bir Kur’ân insanlar üzerinde ne kadar etkili olur?! 

Elbette ki Allah Teâlâ halimizden de yaptıklarımızdan da gafil değildir.[49] Doktora giden, reçeteyi cebine koyan; lâkin ilaç almayı gereksiz gören bir hastanın durumu ağırlaşsa üç ay sonra tekrar doktora gitse tahlillerde hastalığın ilerlediği tesbit edilse suç doktorda mı, yoksa reçeteyi cebinde saklayan hastada mı? Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan lâkin yaşamayan Müslümanların halleri reçeteyi cebine koyan hastadan farksızdır.

Doktorun verdiği ilaçları kullanmayan, oradan buradan duyduklarıyla tedavi olmaya çalışan hastanın hali, İslâm ilacını beğenmeyip “hevâ dini”nde çare arayan insanlara benzemekte.

Sahâbe-i Kiram “ataların ilacı” olan geleneği reddetti. Allah Rasûlü’nün ﷺ getirdiği ilacı aldı. O ilaç onların fert ve cemiyet planındaki bütün hastalıklarına deva oldu. 

“İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendileri (Allah’a karşı hiçbir şekilde) yardım edilecektir.”[50] Ahireti bırakıp dünyaya dalanlar için ne azab hafifleyecek ne de yardım görecekler.

Hülâsa

Sultan Fatih’in gündeminde ahiret vardı. Allah da dünyayı ayakları altına serdi. Biz gündeme dünyaya aldık, şimdi dünyaya sahip olanların postalları altında Müslümanlar olarak eziliyoruz.

Eğer Allah’a  döner namazı ikame edersek o zaman Allah Teâlâ bizimle olur.[51] Allah’ın  nusreti bizimle beraber olunca bütün dünya karşı da olsa hükümsüzdür. 

Elhamdülillah Anadolu’da Müslüman gençlik mayalanıyor. Belki sayıları çok fazla değil; lâkin her biri bine bedel olacak şekilde Allah’ın ayetlerini duyunca uykuları kaçıyor. Allah Teâlâ azların çoklara galip olacağını müjdelemişti. Evet bugün böyle bir cemiyet var Âlem-i İslâm’da. Onu Asr-ı Saadet’e çevirecek gençler de Rabbimin lütfuyla geliyorlar. Bir an gözleri harama kaysa bir ömür gözyaşı ezası çekecek neslin önünde hiçbir güç duramayacak Allah’ın inayetiyle!

Bütün mevcudiyetimizde Rabbimizin vaadine inanıyoruz: Hiçbir güç Allah’ın nurunu söndüremeyecektir!


[1]-Bakara, 179.

[2]-Nisâ, 93.

[3]-Mülk,14.  

[4]-A’râf, 54.

[5]-Bakara, 83.

[6]-Zâriyât, 55.

[7]-Buhari, İman 1, 2; Müslim, İman 19-22.

[8]-Mâide, 3.

[9]-Bakara, 285.

[10]-Fatiha, 6.

[11]-Bakara, 83.

[12]-Nisâ, 36.

[13]-Şuarâ, 109.

[14]-Âl-i İmrân, 189.

[15]-Şuarâ, 41.

[16]-Şuarâ, 42.

[17]-Yâsin, 21.

[18]-Bkz. Buhari, Rehn 2, Büyû 14; Müslim, Musâkât 124.

[19]-Bakara, 83.

[20]– لا، ولا بزفرة واحدة

[21]-Bakara, 83.

[22]Müsned-i Bezzar, Hadis No: 4380.         

[23]-Bakara, 83.

[24]-Bakara, 83.

[25]-Bakara, 83.

[26]-Bakara, 83.

[27]-Buhari, Hadis No: 4892.

[28]-Bakara, 83.

[29]-Bakara, 263.

[30]-Âl-i İmrân, 159.

[31]– Buhari, Hadis No: 4642.

[32]-İbn Hacer, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahâbe, Dâru’l-Kutub’il-İlmiyye, Beyrut, 1995, IV, 343-344.

[33]-Bakara, 83

[34]-Bakara, 83.

[35]– وَقَالَ اللّٰهُ اِنّي مَعَكُمْ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوة

[36]-Meryem, 59.

[37]-Ahzâb, 33.      

[38]-Lokman, 15.

[39]-Bakara, 83

[40]-Bakara, 84.

[41]-Enbiya, 92.

[42]-Hac, 39.

[43]-Bakara, 84.

[44]– Âl-i İmran, 189; Nûr, 42; vd.

[45]-Bakara, 84.

[46]-Bakara, 85

[47]-Mâide, 3.

[48]-Ra’d, 28.

[49]-Bakara, 74/85/140/149.

[50]-Bakara, 86.

[51]-Mâide, 12.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir