Hüküm Dergisi 84. Sayı, İhsan Şenocak, Makaleler

KAPİTALİZMANIN ISLAHINA ÇALIŞMAK, ÖLÜYÜ PUDRALAMAKTIR: İSLÂM’A YOL AÇIN!

İslâm, hayatın bütün şubelerinde olduğu gibi iktisatta da ilkeler vaz’ etmiştir. İslâm iktisadını anlayabilmek için fukahanın tarihi süreç içerisinde yaptığı ictihadların delillerle münasebetini tesbit etmek, eşya ve hâdiseye tatbik boyutunu bilmek, kapitalizm ve sosyalizm gibi sistemlerden ayrıldığı noktaları temyiz etmek -bütün bir hâlde- bir asırdan daha uzun bir zaman uygulanmamasına rağmen canlı kalabilmesindeki sırrı keşfetmek gerekir. Nasıl ki bir şey kendinden hareketle tanınırsa İslâm iktisadı da kendi varlık zemininde vaz’ ettiği ilkeler, esaslar, hükümler, fetvalar çerçevesinde kıymetlendirilmelidir.

Kur’ân’dan ve sünnetten istinbat edilen hükümler ilk İslâm Devleti olan Medine’de uygulandı. Fukahanın yeni sorunlara âyet ve hadislerden hareketle yeni çözümler bulma sürecinde çok sayıda ictihad yapıldı. Sadece Ebu Hanife, kırk kişiden oluşan ictihad akademisinde[1] beş yüz bin mesele çözdü.[2] İlk planda insana mübalağa gibi gelen bu sayı İmam-ı A’zam’ın yaşadığı Kûfe’nin siyasi, ictimai, iktisadi durumu diğer müctehidlerin fetva verdiği şehirlerle münasebeti ve Ebu Hanife’nin kırk müctehidle cemaat ictihadı yapması gibi hususlar dikkate alındığında normal görülecektir. Fıkıh üst başlığında toplanan bu ictihadların önemli bir bölümü iktisâdî mevzularla alakalıdır.

Tarihi süreçte metin, şerh, haşiye kitaplarında furu’, usûl, fetva, kavâid, mekâsıd muhtevalı çok sayıda eser telif edildi. Geçen asırda İslâm coğrafyasının işgal edilmesi, son İslâm Devleti Osmanlı’nın dağılması ve buna bağlı olarak yürürlükten kaldırılan İslâm hukuku ve bunun alt başlıklarından biri olan İslâm iktisadı, üretimi esas alan zekât, sadaka ve öşür gibi mali ibadetlerle zenginle fakir arasında paylaşmaya imkân sağlayan yönüyle tarihte müreffeh toplum yapılarının teşekkülüne vesile oldu. Sosyalizmin işlevsiz hâle geldiği, kapitalizmin sürekli kriz ürettiği günümüzde İslâm iktisadı yeni bir bakış açısıyla okunmalıdır.

Ticaret

İslâm iktisadının temeli ticarettir. “Kâr amacıyla alışveriş yapma” olarak tarif edilen ticaret[3]; “Farzdan sonra (namazdan) emredilen diğer bir farz”dır.[4] Nitekim Mü’minlere cuma namazına gitmeyi emreden âyetin devamında gelen ilahi hitap, “Namaz kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın.[5] şeklindedir. Buna göre kesb yani ticaret, ziraat, sanayi gibi helal olan yollardan mal temin etmek farzdır.

Bazı fakihler ticaretin bir köşeye çekilip -nafile- ibadet etmekten daha üstün olduğunu belirtmiştir.[6] Çünkü ibadetin faydası kişiye yöneliktir. Ticaretin ise birçok insana faydası vardır. Tüccar istihdam alanı açarak kendi ailesinin yanı sıra onlarca ailenin de geçimine katkıda bulunur. Tüccarın insanlığa olan faydasından dolayı Allah Rasûlü ﷺ şöyle buyurmuştur: “Doğru, güvenilir bir tüccar; kıyamet günü Peygamber, sıddık ve şehitlerle birlikte olacaktır.”[7]; “Doğru, güvenilir bir tüccar; kıyamet günü arşın gölgesinde bulunacak yedi zümre insanla birlikte olacaktır.”[8]

İslâm İktisadının Evrenselliği

İslâm, ezelden ebede uzanan çizgide yer alan bütün tevhidi dinlerin ortak adıdır.[9] Dinlerin ilk muhatapları gibi cemiyete tayin ve tatbikinde öncülük yapanlar da  Peygamberlerdir. Onlar pazarın kurucuları ve ilk yöneticileridir. Peygamberler insanları ürettiği malların ticaretini yaparak helal yoldan kazanmaya çağırmış, kendileri de el emekleriyle geçimlerini temin ederek iktisâdî hayatın içinde yer almışlardır. Nitekim Allah Rasûlü ﷺ: “Hiç kimse kendi eliyle kazandığından daha hayırlı bir şey yememiştir.[10]buyurmaktadır.

Abdullah b. Abbas  Peygamberlerin iktisadi hayattaki konumları ile alakalı şöyle demektedir: Hz. Adem  çiftçi, Nuh  marangoz, İdris terzi, Davud  demirci, Musa çoban, İbrahim  çiftçi, Salih  tüccardı. Hz. İsa  yarına bir şey saklamayacak şekilde yaşar, Hz. Muhammed Mustafa da ﷺEcyad’ta ailesinin koyunlarını beklerdi.[11]

Hz. Zekeriyya  marangozluk yapar,[12] nafakasından arta kalan kazancını tasadduk ederdi.[13] Allah Rasûlü ﷺ ticari gaye ile iki defa ülke dışına çıkmış, sözleriyle de ticareti teşvik etmiştir.

Büyük Sahâbiler de Medine’deki piyasanın oluşmasında aktif olarak yer almış, bizzat çalışmışlardır. Hz. Ebu Bekir  kumaş, Hz. Ömer  deri, Hz. Osman  gıda maddeleri satardı. Hz. Ali  ise yevmiyelik hesabı çalışırdı.[14] Hz. Aişe  Ebu Bekir’in  halife olmadan önce Kureyş’in ticareti en iyi yapan üyesi olduğunu bildirmektedir.[15]

Üretim ve ticaretin nasıl olması gerektiği, pratikteki sorunların nasıl aşılacağı hususu âyet ve hadisler ışığında mevcut uygulamalardan da istifade edilerek fakihler tarafından dikkatle incelenmiş, füru’ ve fetva kitapları yanında kaleme alınan müstakil eserlerde de konu mufassal bir şekilde izah edilmiştir.

İslâm İktisat Doktrini’nin temel esaslarını, eşyaya bakışını başlıklar hâlinde tahlil edelim.

Kâr Haddi

İslâm iktisadında malın fiyatını piyasa koşulları belirler. Allah Rasûlü ﷺ zamanında köylüler ziraî ürünlerini alır, çarşıya getirir, şehirliler onları yolda karşılar, ürünlerini doğrudan piyasaya sokmayıp kendilerine satma noktasında telkinde bulunurdu. Ürünü üreticiden satın alanlar uygun gördükleri zamanda satışa sunarak yüksek kâr elde ederdi. Bunun üzerine Allah Rasûlü ﷺ şöyle buyurdu: “Köylü adına şehirli satış yapmasın. Bırakın insanları, Allah birinin sebebiyle diğerini rızıklandırsın.[16]Üçüncü şahsın araya girmesine mâni olan bu hadis Allah Rasûlü’nün ﷺ piyasanın arz-taleb dengesine göre oluşmasından yana tavır aldığını göstermektedir. Medine’de fiyatlar yükselip Allah Rasûlü’nden ﷺ narh/fiyatta sınır koyması talep edilince de Efendimiz ﷺ şöyle buyurmuştu: “Fiyat tâyin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran yalnız Allah’tır. Ben sizden birinin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olmadığı hâlde Rabbime kavuşmak isterim.” [17] Ayrıca Allah Rasûlü ﷺ kurbanlık bir koyun satın alması için kendisine bir dinar verdiği Hakîm b. Hizâm, bir dinara satın aldığı koyunu iki dinara satmış sonra da dönüp bir dinara bir koyun satın alıp kalan bir dinarı Allah Rasûlü’ne ﷺ getirmişti. Efendimiz ﷺ bu durumu reddetmemiş; bilakis malının, akitlerinin faydalı ve hayırlı olması yönünde dua etmiştir.[18] Efendimiz ﷺ bu alışverişte %100’lük kâr olmasına rağmen Hakîm’e karşı çıkmamış, alışverişin batıl olduğuna hükmetmemiştir. Bu durum aldatma olmaması şartıyla kâr oranında bir sınırlamaya gidilmeyeceğini göstermektedir.

Fukaha da kâr haddinin eşyadan eşyaya değişebileceğini, bu sebeple de bir sınırlamanın yapılamayacağını söylemiştir.[19] Bununla birlikte piyasada suistimaller olur, karaborsacılar halkı mağdur eder, halkın zaruri olarak ihtiyaç duyduğu mallarda aşırı fiyat artışları yaşanırsa devletin fiyatlara müdahale etme (narh koyma) yetkisi söz konusu olur.[20]

Allah Rasûlü ﷺ kapitalizmden asırlarca önce serbest piyasa ekonomisinin esas olduğunu, fiyatların sosyalizmde olduğu gibi devlet tarafından değil, arz-talep dengesine göre belirlenmesi gerektiğini beyan etmiştir.

Zekât

Mal, insanın elinde kirlidir. İnsan mülkiyetindeki maldan cemiyet payını Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilen sınıflara[21] ya da onlardan birine vererek malını temizler. Aksi takdirde yerin üzerinde olsa da mal, “kenz[22] kabul edilir.

İnsan kendisine rızık olarak verilenden tasaddukta bulundukça[23] malın aslı bereketlenir. Sûrette malı eksilten zekât hakikatte onu artırır. Zekâta paralel olarak sermaye de artar.

Sermaye, membaından çıkan su gibidir. Su ne kadar çok çıkarsa etrafına o derece yayılır, servet de çoğaldıkça daha çok muhtaç insana menfaat olarak ulaşır. Bu yüzden İslâm’ın zekât emrinin uygulandığı toplumlarda fakir, zenginin malının daha da artması için dua eder. Zekât fakiri madden olduğu gibi mânen de zengine yaklaştırır. Bölgeler bazında da düşünüldüğünde sadaka fakir bölgelerin kalkınması için önemli bir vazife îfâ eder. Malın bölgeler arasında intikalini sağlar.

Mülkiyet Hakkı

Mutlak anlamda mülkiyet yalnız Allah Teâlâ’ya aittir. İnsan, Allah Azze ve Celle’nin yeryüzündeki halifesidir, kuludur. İnsan da sahip olduğu eşya da mahluktur. Bu yüzden ikisinin üzerinde de her şeyi yaratan Allah Teâlâ’nın hâkimiyeti vardır. İnsan ise nisbî bir mülkiyet hakkına sahiptir. Onun mal ile münasebetini patronun idaresinde tasarrufta bulunan genel müdüre benzetebiliriz. Bu yüzden Allah Teâlâ’nın müsaade ettiği kadar tasarrufta bulunabilir. Şer’i ölçüye göre şahsa ait olan bir malı “hakikat” ölçüsüne göre kıymetlendirirken “Ne seninki senin ne de benimki benim” düsturu esas alınır. Seninki de benimki de Allah’ındır.

Şeriatta bu senindir bu benim

Tarikatta hem senindir hem benim

Hakikatta ne senindir ne benim

Eşya – İnsan İlişkisi

Eşya ve insan münasebetini şu gerçeklik üzerine kurabiliriz: Eşya da ona sahip olan insan da Allah’a  aittir. Her şey gibi insan da sahip oldukları da yok olacak. Bâkî kalacak her şeye mâlik olan Allah Teâlâ’dır: “Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır.[24]

Bu hakikati zihinlerde canlı tutmak isteyen bazı devlet başkanları çeşitli zamanlarda kefenlerini bir mızrağını ucuna takıp çarşı pazarda dolaştıran adamlarına şöyle söyletirdi: “Ey Ahali! Bu gördüğünüz cihan padişahının kefenidir. Ölünce buna sarılacak, sonra da bedeniyle birlikte çürüyüp toprak olacaktır. Sizler de dünyayı bu yönüyle görün. Ölümü düşünmeyi ihmal etmeyin.”

İlahi Denetim

Hayatın her karesi gibi iktisadi hayat da ilahi murakabe altındadır. Bu şuur, vazife dengesini tesis etmede son derece önemli bir rol oynar. Murakabe altında olmak onu her türlü taşkınlıktan ve tecavüzden korur. Müslüman aldığı-sattığı her malın, attığı her adımın verilecek hesabı olduğunu bilir. Allah  yolunda canını da[25] malını da[26] verirken sadece Allah’ın  rızasını umar.

İslâm İktisat nizâmının hâkim olduğu ülkelerde üretici gibi tüketiciyi de koruyabilmesinin önemli vasıtalarından biri murakabeyi mali denetçiler yanında vicdanlarla da yapmasıdır. Gecenin yarısında helâdan çıktıktan sonra ellerini yıkamadan hamuru yoğuran bir fırıncıyı ahirete imandan başka caydıracak hiçbir güç yoktur.

Merhamet

Kapitalizmde kazanmanın önünde hiçbir ahlâkî kayıt yoktur. Erkeklerin daha fazla alakasını çekmek için kadınların çıplak bedenleri üzerinde erkek kıyafetinin reklamının yapılması hâdisesinde olduğu gibi üreticiler, tüketimi artırmak için gayr-i ahlâkî yollara başvurabilir.

Sanayileşmeye bağlı olarak sermaye sahipleri büyük servetlere ulaştı. Sınıflar arasında büyük uçurumlar oluştu. Kapitalizm fakirlere yardım etmek gibi hayır hizmetlerine ihtimam göstermedi. Zenginlerle fakirler arasında derin uçurumlar oluştu. Sosyalizm sınıfsal çatışmayı önlemek ve eşit paylaşımı temin etmek vaadiyle ortaya çıktı. Bunun için özel mülkiyeti kaldırdı. Komunizm ise malda ortaklığın yalnız üretim vasıtalarında değil, tüketim eşyalarında da olduğunu söyledi. Sosyalistler mala da dine de düşman oldu. İşçiyle fabrika müdürünü ayrı gören, mülkiyet hakkının gasp ederek insanları tembelliğe, vurdumduymazlığa iten sosyalizm, fıtrata karşı direndi. Bu yüzden uzun süre dayanamayıp çöktü. Her ne kadar Komunizmin çökmesi kapitalist çevreleri, “Biz haklıyız ki o çöktü.” şeklinde sevindirse de gerçekte “Kapitalizm öyle girift yanlışlar manzumesidir ki onun ifsadını önlemek için telif edilen sosyalizm, ıslah ederken yok oldu. Sosyalizmin hâli zehir kazanını temizlemek için kazana girip zehirlenen adama benzer.”

İslâm, iktisadın soğuk yüzünü merhametle ısıttı. Gayrimüslimin dahi sadakadan istifade etmesinin yolunu açtı. Devlet başkanı hizmetçisiyle; halife kölesiyle birlikte namaz kıldı, yürüdü, yemek yedi, nöbetleşe aynı hayvana bindi.

Fethedilen ülkelerde mânevî kalkınmayla birlikte büyük bir maddî kalkınma da yaşandı. Kapitalist ya da sosyalist ülkeler siyasi nüfuzlarından yararlanarak az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeleri sömürürken Müslümanlar, dervişler ya da tâcirler vasıtasıyla ulaştığı bölgelerdeki halkın ekonomik refahı için yoğun gayret göstermiştir. Kapitalist ülkeler sömürdükleri bölgelerin bütün gelirini kendi ülkeleri için kullanırken Allah Rasûlü ﷺ Yemen’e gönderdiği Muaz b Cebel’e : “Allah’ın zenginlerden alınarak fakirlere verilen zekâtı emrettiğini bildir.” buyurmuştur. Muaz , Yemen’in sadakasını Medine’ye getirmemiş, oranın zengininden alıp fakirine tasadduk etmiştir.

İktisat ve Din

İslâm iktisadının temeli Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’dir. Müslüman, dünyada ebedi yurdu olan ahiret için yatırım yapar. Bu bakış açısıyla elde edilen para, refah üretir. Refah da dünya ve ahiret saadetini celbeder.

Patron – Çalışan Münasebeti

Sınırsız kâr etme hırsıyla fert adına cemiyeti sömüren kapitalizme cemiyet adına bir tepki olarak ortaya çıkan sosyalizm, insandan teşebbüs hürriyetini, mülkiyet edinme hakkını aldı. Patron, devlet oldu. Piyasayı arz-talep değil devletin belirlediği kurul ayarladı. Kapitalist ülkelerde üretilen bir mal sürekli geliştirilirken sosyalist ülkelerin işçiyle mühendisi aynı gören bakış açısı bir atalete sebep oldu. Kapitalist ülkeler özel mülkiyetin verdiği motive ile sürekli yükselirken  sosyalist ülkeler parçalanıp dağıldı.

Sosyalizm üretim araçlarını kollektif hâle getirerek sınıfların ortadan kaldırılacağını, toplumun yeniden yapılandırılacağını, Libaralizmin, “Bırakın yapsınlar” felsefesinin yol açtığını sömürünün son bulacağını iddia etmişti. Sosyalizme göre patron emek hırsızıdır. Karl Marx’a göre proletarya, sermayedar tarafından sömürülen sınıftır. Değeri oluşturan ise işçicidir. Sermayedar işçiye emeğinin karşılığını vermeyerek hakkını gasp eder.

Sosyalizm bir zulüm sistemi olan kapitalizme tepki olarak ortaya çıktığından hak ararken mülkiyet hakkını yasaklayarak sermaye sahibinin hakkına tecavüz etti. İslâm ise toplum düzeninin âmirler memurlar, patronlar ve işçiler bağlamında devam etmesinin kaçınılmaz olduğunu söyledi: “Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı düştü? Dünya hayatında onların maişetlerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”[27] Herkesin patron ya da âmir olduğu bir toplumda ne işçi ne de vazifeleri yürütecek memurlar bulunabilir. Fabrika sahibi biri sokak temizlemez, lokantada bulaşık yıkamaz. Bu fıtrata aykırıdır.

İslâm patrona değil; tefeciliğe, rüşvete, faize, patron tasallutuna karşıdır. Fakat işçinin de öç alma duygusuyla hareket etmesine müsaade etmez. Çalışan cemiyet içerisinde kendini ayrı bir sınıf olarak da göremez. Grev gibi yöntemlere başvurarak hakkını almak isterken başkalarının zararına sebep olamaz. O, hakkını talep ederken patronun kasasındaki paranın ya da artan sermayenin kendi ücretinden kesildiğini de düşünemez. O, patronun parasını saymakla değil; piyasa koşullarında aldığı ücretin hakkını ne kadar ödeyip ödemediğiyle meşgul olur.

Çalışan, patronun himayesi altındadır.  Patron, çalışanın kendi iradesiyle her türlü sorunuyla ilgilenmelidir. Onunla gerektiğinde aynı sofraya oturur. Çalışan da nafakasını temin etmenin vesilesi olarak gördüğü müessise ve müesseseye dualarında yer ayırır.

Sendika

Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde sanayi devrimiyle birlikte kurulan fabrikalarda günlük 18 saate varan mesai, bir ailenin bütün fertlerinin çalışmasına rağmen nafakayı temin edecek bir maaştan mahrum olması, ücretlerin vaktinde ödenmemesi, çalışma ortamının ve şartların insan sağlığını tehdit eder boyutta olması ve iş kazalarının çokluğu gibi hususlar 1800’lü yılların ortasında işçileri önce yardımlaşma sandıkları ve dayanışma örgütleri şeklinde güç birliği yapmaya sevk etti. Daha sonra ise küresel bir birlikteliğe dönüşen sendikalar kuruldu.

İşçi ya da işverenin ayrı ayrı olmak üzere çalışma ilkelerinde ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için oluşturduğu tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar[28]olarak tarif edebileceğimiz sendika, mevcut hâliyle tarihte olduğu gibi günümüzde de İslâm iktisat sistemi içerisinde olmamıştır.

Taşları yerli yerine koyan İslâm, bir nizâm olarak uygulandığında çalışanın gözünde patronu hakkını gasp eden; patronun nazarında da çalışanı hakkından fazlasını talep eden olarak gösteren sendikaya ihtiyaç kalamaz. Patron, çalışan münasebetinde hak ve vazife ihlâli olması durumunda vazife sendikaların değil; idari ve ictimai makamlara geçer. “Tavuk ve yumurta misâli, patron olmayınca çalışan, çalışan olmayınca da patron olamayacağı hakikati önünde, patrona düşen çalışan sayesinde vücut hikmetine kavuştuğunu; çalışana düşen ise çalınmış bile olsa kendi hakkına ve gücüne tecelli zemini açanın patron olduğunu bilmek ve onun iyisine bağlanmaktır.”[29]

Üretim

İslâm iktisadının temelinde üretim vardır. Bu yüzden İslâm, yatırım için kredi veren sermayedar ile üreticiyi birbirinden ayırmaz. Sermayedar ile üretici kâr gibi zararı da paylaşır. Kapitalizmde ise üretici zarar etse de sermayedar kredi olarak verdiği paranın faizini alır.[30] İslâm, müntesiplerini üretmeye ya da üretim faaliyeti içerisinde yer almaya çağırır. İslâm, veren eli alandan daha üstün tutar. Allah Rasûlü ﷺ, elin üç çeşit olduğunu; en üstün olanın Allah Teâlâ’nın kudret eli, ikincinin veren, en düşük olanın da alan el olduğunu, kıyamete kadar alan elin hep en düşük olacağını bildirmiştir.[31]

İslâm dünyada “ahiret siteleri” kurmayı telkin eder; lakin o sitelerde dünya hayatının gereklerini ihmal etmez.

Sitelerin yöneticisi olarak tasarlanan Müslüman; üretir, pazara çıkar, piyasa oluşturur, inisiyatif alır.

Siyaseten etkin olabilmek için iktisaden de güçlü olmak gerektiğini bilir. Bu noktaya dikkat çeken Süfyan es-Sevrî malın silah olduğunu söyler.[32]

Konu ile alakalı Muhammed b. Sevr şöyle bir hâdise rivayet etmektedir: “Mescid-i Haram’da otururken Süfyan es-Sevrî bize uğradı; ‘Sizi böyle oturtan nedir?’ diye sordu. Biz de ‘Ne yapalım ki?’ deyince ‘Allah’ın lütfunu arayın. Müslümanlara yük olmayın.’ şeklinde ikazda bulundu.[33]

Allah Rasûlü ﷺ yetim malı kendisine emanet edilen kişiyi onun adına ticaret yapmaya çağırmış, “Malı olan bir yetime veli olan, onun adına ticaret yapsın. Zekât, malı yiyip bitirecek şekilde onu atıl bırakmasın.[34] buyurmuştur.

Müslüman sahipsiz bir araziyi ekip biçerse yer onun olur. Arazinin etrafını taşla çeviren fakat bir şey ekmeyen kişi ise üç yıldan sonra boş bıraktığı yer üzerinde hak iddia edemez. Nitekim Allah Rasûlü’nün ﷺ Bilal b. Haris’e  verdiği yeri Hz. Ömer  boş görünce Bilal’e : “Allah Rasûlü bu yeri sana insanların kullanımından alıkoyasın diye değil, çalışasın diye verdi. İşletebileceğin kadarını al, gerisini iade et.”[35] demiştir.

İslâm çift yönlü bir çalışma sistemi emretmektedir: “Minarelerden yükselen ezanlarla Batı ruh ve kültürünü yenme davasını güderken, fabrika bacalarından yükselen duman kıvrımlarının göklerdeki nakışıyla da maddeye hakimiyet hünerini Batı’dan koparıp almak gayesini temsil eder.”[36]


İslâm Faizi Yasaklar Üretimi Teşvik Eder

İnsan beşikten mezara kadar irşada muhtaçtır. İyiyi emreden kötüden alıkoyan bilge, akîl insanlar halkı eğitir, sorun çözer, mevcudu en faydalı olacak şekilde kullanmanın yollarını tespit edip insanlarla paylaşır.

Allah Rasûlü ﷺ her alanda olduğu gibi iktisadi sahada da ashabını eğitmiş, onlara yol haritası çizmiştir. Hadis mecmularında bu hususta çok sayıda rivayet vardır. Allah Rasûlü’nün ﷺ bir Sahâbi ile olan şu diyaloğu akîl insanların nasıl davranması gerektiğini göstermesi açısından önemlidir:

Ensari bir Sahâbi Allah Rasûlü’ne ﷺ gelip O’ndan bir şeyler ister. Efendimiz ﷺ: “Evinde bir şey var mı?” diye sorar.

Sahâbi: “Evet, süs ve giyim eşyası var; bir kısmını giyiyor bir kısmına da eve seriyoruz. Ayrıca su içtiğimiz büyükçe de bir bardak…” der.

Allah Rasûlü ﷺ Sahâbi’ye: “Onları bana getir.” diye emreder. Sahâbi de getirir. Efendimiz ﷺ eline alıp ashabına: “Bu iki şeyi kim satın alır?” diye sorar. Birisi kalkıp: “Ben iki dirhem karşılığında alırım.” der. Efendimiz de onları iki dirhem karşılığında satar. Daha sonra parayı şöyle diyerek Ensarî Sahâbi’ye verir: “Bir dirhemle yiyecek temin et, ailene bırak, diğeriyle de keser alıp yanıma gel.” Sahâbi  söyleneni yapar. Allah Rasûlü ﷺ eliyle kesere sap takar. Ardından şöyle buyurur: “Git, odun yap sonra onları sat, on beş gün (aralıksız çalış) seni görmeyeyim.” Sahâbi  gider, odun yapar, sonra onları satar. On dirhem kazanarak geri gelir. Bir kısmı ile elbise, diğeriyle de yiyecek satın alır.[37]

Sanayi

Sanayi; eşya ve tabiatı insan için daha kullanılır hâle getirmiştir. Sanayinin gelişmesine paralel olarak insanların refah düzeyi yükselmiş, eşya üzerindeki hâkimiyeti artmıştır.

Sinaî ameliyelerin ibtidâî ve nihâî atılımlarının esasını teşkil eden demiri ilk olarak Hz. Davud  işlemiştir. Cenâb-ı Hak O’nun için demiri yumuşatmış[38] Peygamberine zırh yapma sanatını öğretmiştir.[39] Müfessirler Hz. Davud’un  demiri işleme sanatını öğrenmesi ile alakalı şöyle bir olay nakletmektedirler:

“Hz. Davud tebdili kıyafetle çıkıp dolaşırken gittiği yerlerdeki insanlara ‘Davud nasıl biridir?’ diye sorardı. Bir gün Cebrail  genç bir adam sûretinde onunla karşılaşır ve Hz. Davud ona da: ‘Ey Genç! Davud’u nasıl bilirsin?’ diye sorar.

Cebrail :

‘Davud ne güzel bir kuldur; fakat O’nda bir özellik vardır. Geçimini devlet hazinesinden temin ediyor. Hâlbuki insanların en hayırlısı kendi kazandığından yiyendir.’

Bu konuşmadan sonra Hz. Davud , ağlayarak mihrabına döner ve şöyle diyerek Allah Teâlâ’ya yalvarır: “Bana, hazineye muhtaç etmeyen bir geçim yolu öğret!” Allah Teâlâ’da O’na zırh yapmayı öğretir. Demiri yumuşatır. Öyle ki O’nun elinde demir başkasının elindeki hamur gibi olur.”[40]

Ticaret Bir Nevi İbadettir

Esasında rıza-i ilahi olan her ameliye ibadettir. İnsana hizmet önceliği olan ticaret de ibadettir. Allah Rasûlü’nden ﷺ itibaren ticari ameliyeler ibadet bağlamında değerlendirilmiştir. İmamların güneşi (Şemsu’l-Eimme) olarak meşhur olan Serahsî, İmam Muhammed’in helal kazancın nasıl olması gerektiğini anlattığı eseri “Kitabu’l-Kesb”i zühd ve ahlâk kitabı olarak kaleme aldığını söyler.

İslâm toplumunda ticaretin ibadet olarak algılandığının en somut belgelerinden olan mezkûr kitabın telif öyküsü şu şekildedir: İmam Muhammed kitap yazmayı bırakınca kendisine: “Zühd ve takva alanında da bir eser yazsaydınız ya!” denir. Bunun üzerine İmam: “Kitabu’l-buyû’/alış-veriş kitabını yazdım ya!” der. Daha sonra “Kitabu’l-Kesb/İslam İktisadı”nı yazar.

Ticareti müstakim olanın ameli kâmil olur. Çünkü zühd ve takvanın başı helal kazançtır. Bu yüzden İmam Muhammed alışveriş ile alakalı bir kitabı zühd ve ahlâk eseri olarak nitelemiştir.

Müslümanlar pratikte ibadetle ticareti bir arada yürütmüşlerdir. Şu âyet bu birlikteliği en ideal düzeyde tesis eden Sahâbeyi anlatmaktadır: “(Bu kandil) bir takım evlerdedir ki Allah (o evlerin) yücelmesine, içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O’nu öyle kimseler tesbih ederler ki Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır.”[41] Fakat bu birlikteliği tesis etmedeki başarı Sahâbenin nassları anlama istidadına göre farklılıklar arz etmiştir. Hz. Ebu Bekir  ve Abdurrahman b. Avf  gibi Sahâbiler ibadet-ticaret birlikteliğindeki muvazeneyi korurken Ebu’d-Derda gibi zâhidler bütün zamanlarını ibadete teksif ederek[42] dünyevî ameliyelerle meşgul olmayı zaid görmüşlerdir.

Para ve Zühd

Müslüman, Allah  adına tasarrufta bulunur. Mü’min hâkim; para ise mahkûmdur. Para, Allah’a  yaklaştıran bir unsur olması cihetiyle bir kıymet arz eder. Buna göre paraya sahip olmayan kişi nasıl “zâhid” olabilirse Abdurrahman b. Avf  gibi yüklü miktarda para sahipleri de zâhid olabilir.

İslâm İktisat Doktrini’ndeki para-insan münasebetini çözemeyen birisi Süfyan b. Uyeyne’ye, yanında yüz dirhem olan kişi zâhid kabul edilir mi? diye sorunca Süfyan “evet” der. Adam “Bu nasıl olur?” diye sorar. Bu defa Süfyan: “Para azalınca üzülmez, artınca sevinmez, ondan ayrılmasına sebep olan ölümü de çirkin görmezse kişi zâhiddir.”[43] der.

Ali b. Cafer şöyle demektedir: “Babam, Ahmed b. Hanbel’i ziyarete giderken beni de yanında götürdü. ‘Bu oğlumdur’ deyince ‘Bana dua etti ve babama onu çarşıya çıkar, piyasayı öğrenmeye zorla ve akranlarından uzak tut.’ buyurdu.”[44]

el-Cassasi, Ahmed b. Hanbel’e: “Dört lira var, biri dürüst ticaretten, ikincisi sılanın gereği olarak kardeşlerden, üçüncüsü ders okutma ücretinden, sonuncusu da Bağdat arazisinin kirasından elde edilmiştir. Bunlar hakkında ne buyurursunuz?” diye sorar.

Ahmed b. Hanbel:

Benim katımda en makbul olanı dürüst ticaretten kazanılandır. En çirkini ise sıla vesilesi ile alınandır. Ders ücretine gelince ihtiyaç duyman hâlinde onu al. Bağdat arazisinden elde edilen gelirin durumunu sen de biliyorsun. Neden bana soruyorsun?” diye cevap verir.

İktisadın Üç Kutbu

İslâm iktisadının üç kutbu vardır. Birinde ticaretin helal, diğerinde faizin haram üçüncüsünde ise zekâtın farz olduğu yazılıdır. Fakat helal ticaretin faizden uzak tutulması ve zekâtla temizlenmesi esastır. Esas olan çok kazanmak değil, hesabı verilecek derecede kazanmaktır.

Selef-i Salihinin eşleri, nafaka temini için sabah evden çıkan beylerine: “Rızkımızı kazanırken Allah’tan korkun, bize haram yedirmeyin, zira açlığa karşı sabredebiliriz; fakat ateşe tahammül edemeyiz.” derlerdi.

Tevekkül ve Kazanma Azmi

Allah Rasûlü ﷺ veren elin alan elden üstün olduğunu bildirmektedir. Çünkü veren el çalışan, terleyen, üreten eldir. Ne var ki bazı kavramların yanlış anlaşılması Müslümanların kazanç kültürünü olumsuz şekilde etkilemiştir.

Tarihi süreç içerisinde ziyadesiyle yanlış anlaşılan ve bundan dolayı da hiçbir kavramın yapamayacağı büyüklükte tahribatta bulunan kavramların başında “tevekkül” gelmektedir. Bu yüzden İslâm’ın ilk asırlarından itibaren fakihler tevekkül-kesb muvazenesi üzerinde durmuşlardır.

Hz. Ömer  başları önde yürüyen Yemenli bir grup için “Bunlar kimdir?” diye sorup “Bunlar Allah Teâlâ’ya tevekkül eden kimselerdir(mütevekkilun).” cevabını alınca “Hayır, bunlar mütevekkil (tevekkül eden) değil, yiyicilerdir (müteakilun); size mütevekkilin kim olduğunu söyleyeyim mi?” der. “Evet” cevabını alınca şöyle buyurur: “Mütevekkil, tohumu toprağa eken sonra da Allah Teâlâ’ya tevekkül eden kimsedir.”[45]

Yine Hz. Ömer  sizden birisi: “Ya Rabbi rızkımı gönder diye oturduğu yerden rızık istemesin. Biliyorsunuz ki gökyüzü ne altın ne de gümüş yağdırır.[46]  buyurmuştur.

Tevekkül, rızık temin etmek için çalışmaya engel olmamalıdır. Yemen halkı azık biriktirmeden hacca gider, “Biz Allah’a tevekkül ederiz.” derlerdi. Fakat Mekke’ye ulaştıklarında insanlardan yiyecek bir şeyler isterlerdi. Bu durum üzerine “Azık toplayın. Şüphesiz azığın hayırlısı takvadır.[47] âyeti inmiştir.

Horasanlı bir adam, İmam Ahmed b. Hanbel’e: “Azık olmadan hac edebilir miyim?” diye sorar. 

İmam:

-Hayır! Çalış, çabala öyle yola çık. Allah Rasûlü ﷺ sefere çıkarken ashabına azık hazırlattı.

-O zaman azıksız cihad eden ve hacca giden kimseler yanlış yapıyor.

-Evet! Onlar yanlış yapıyor.[48]

Yine yanına gelip sahip olduğu bir dirhemle hacca gitmek istediğini söyleyen şahsa şöyle demiştir:

-Piyasanın kalbinin attığı Babu’l-Kerh’e git, orada bu bir dirhemle tatlı al, başının üzerinde taşı, onu sat, üç dirhem kazanıncaya kadar ticarete devam et, yanında bu kadar para birikince hacca git.

-Ey Ebu Abdullah! Ben Allah’a tevekkül ediyorum. Bu kadar çalışmaya ne gerek var?!

Bunun üzerine Ahmed b Hanbel, çöle yalnız mı insanlarla birlikte mi gireceksin diye sorar.

Tabiî ki insanlarla birlikte, cevabını alınca şöyle der:

O hâlde tevekkül noktasında yalan söyledin, sen mütevekkil değilsin. Çölde yalnız başına yürü. Aksi takdirde insanların heybelerindeki azığa tevekkül etmiş olursun.[49]

Yanlış tevekkül anlayışının olumsuz etkilerini tasvir sadedinde Gazzalî şöyle demektedir: “Cahil, helalin kaybolduğunu, ona ulaşma yolunun da kapalı olduğunu zanneder. Ona göre helal olarak geriye sadece Fırat nehrinin suyu ve sahipsiz arazilerdeki otlar kalmıştır. Gerisini günahkâr ellerin, fasit ilişkilerin kirletip bozduğunu düşünür; fakat gerçek bunun tam tersidir. Nitekim Allah Rasûlü ﷺ, helalin de haramın da belli olduğunu bu ikisi arasında şüpheli şeylerin bulunduğunu söylemektedir. Bu üç meselenin birbiriyle ilişkileri daimidir. Nasıl helallerin kaybolma sûretiyle dönüşümü düşünülebilir?! Kaybolan, helal değil onu tanıma ve ona ulaşma keyfiyetidir.”[50]

Para Kazanma Gayesi

Müslüman kendinin olduğu gibi bakmakla yükümlü olduğu kişilerin nafakalarını da temin etmekle sorumludur.

Hasan b. Er-Rebî’ şöyle demektedir: “Kendi çalışmam karşılığında bir kırat kazanmam, birinin bana on dirhem hediye etmesinden daha değerlidir.”[51]

İbrahim b. Ethem de kimseye yük olmamak için rızkını amelelik yaparak kazanır, kendisine “Nasılsınız?” diye sorulduğunda: “Nafakamı benden başkası temin etmediği müddetçe iyiyim.”[52] derdi.

Vefat ederken geride bir miktar dinar bırakan Said b. Müseyyeb, vefatı esnasında Allah Azze ve Celle’ye hâlini şöyle arz etmiştir: “Ey Allah’ım! Sana mâlumdur ki bu dinarları sadece din(imi) ve neslimi korumak için biriktirdim.[53]

Rızık peşinde koşanlar başkalarının onlar hakkında “Bu ne ile geçinir?” şeklindeki su-i zanlarına da engel olurlar. Ebu Yusuf el-Ğasûlî şöyle demektedir: “Bana her ayda bir dirhem olmak üzere yılda on iki dirhem yetmektedir. Buna rağmen beni çalışmaya sevk eden şu kurraların ‘Ebu Yusuf geçimini nereden kazanıyor(min eyne ye’külü)” şeklindeki konuşmalarıdır.”[54] derdi.

Faiz

İslâm’da aslî ve tabi kazanç yolu emektir. Bu yüzden Allah Rasûlü ﷺ: “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yemiş değildir.[55] buyurmaktadır.

İslâm meşru kazancı ibadet olarak nitelerken; hırsızlık, gasp, rüşvet, kumar, faiz gibi haksız mal edinmeyi kesin bir dille yasaklamıştır. Kazancın meşru olabilmesi için karşılığı olmalıdır. Faiz karşılığı olmayan bir fazlalıktır. Batı İktisat Doktrinleri, faiz üzerine ibtina ederken İslâm onun yerine üretimi koymuştur.

Ticaret, akdin her iki tarafında yer alana eşit oranda risk yüklerken faizde sermaye sahibi risk almadan, emek sarf etmeden kazanç elde eder. Ticarette kâr bir defa alınırken veresiye faizi anlamına gelen “ribe’n-nesîe” de ödenmemesi durumunda sürekli artan kazanç vardır. Ticarette taraflar arasında orantılı bir şekilde menfaat temini söz konusu iken faizde sermaye sahibinin sömürüsü vardır. Faizde para, vade sebebiyle  kazanılırken ticarette mal ve emek parayı artırmaktadır.

İslâm, servetin üretim ve yatırım dışında tutulmaması için faizin oluşum ve gelişimini engelleyici tedbirler almıştır. Servetin artmasının temel faktörü olarak emeği gördüğünden sermayenin risk ve zarar almadan tek başına kazanç aracı olmasını tasvip etmez. Böylece sermayenin sınırlı sayıda insan elinde kalmasına da engel olarak zenginle fakir arasında uçurum oluşmasına mâni olur.

Ticaret üretken olduğundan paranın dengeli bir şekilde emek sahiplerine ulaşmasına imkân verir. Paranın üretime dönüşmesine, yeni istihdam alanları oluşturmasına vasıta olur. Faiz, tek taraflı çıkar sağlayan, parayı sınırlı sayıda insanda toplayan bir sömürü sistemidir.

İslâm, piyasayı sürekli büyütmeyi hedeflediğinden aynı cins malların farklı kalitede de olsa eşit ve peşin olarak mübadelesini öngörür. Bunun gayesi ise alım satım işlemlerinin takas yerine para ile satın alma şeklinde yapılarak pazarın kullanılması ve piyasanın canlı olmasıdır.

Kapitalizmde en önemli sermaye artırım unsuru faizdir. İslâm nazarında ise faiz, haksız mal edinmek kapsamında değerlendirilir. Kur’ân-ı Kerîm, faizi Allah’la ve Rasûlü’yle savaşmak olarak nitelemiştir.[56] Çünkü faiz, sınırsız bir sömürü sistemidir. Parası olana, imkânı olmayanı sömürme hakkı tanımaktır. Kapitalizm, serbest piyasa koşullarını var etmesi ve insana mülkiyet hakkı tanımasıyla ticaretin önünü açmış, ticarete ahlâkî kayıtlar düşmeyerek de büyük bir fesada sebep olmuştur.

Kapitalizmde insanın para kazanma hürriyetinin önü sonuna kadar açıktır. Bu yüzden medya, çıplak kadın resimlerinin ve ahlâksız filmlerin çekilmesine ve neşredilmesine hiçbir kayıt getirmez. Kapitalizm, üretimin en büyük düşmanı olan kumar ve faiz yoluyla kar elde etmeyi mübah addeder.[57] İslâm’da ise kazanç emeğe dayanıyorsa helaldir.

Hülâsa

Bir asırdan daha uzun bir zamandır İslâm ülkelerinde “Batı İktisat Sistemleri” denendiğinden mevcut iktisadi yapılar İslâm iktisadıyla alakalı bilgi veremez.

İslâm ülkelerindeki iktisadi yapı kapitalizm ve sosyalizmin ya aynı ya da her ikisinin sentez edilmiş hâlidir. Bu iki sistemin ne oldukları anlaşıldığında İslâm iktisadının  ne olmadığı anlaşılacaktır.

Emperyalizme ait iktisadi yapı, kendi içerisinde kapitalizm ve sosyalizm olarak esasta ikiye ayrılır. Kapitalizm insana sınırsız hâkimiyet verir. Onun nazarında eşya köledir. Zengin paraya da parası olmayan insana da hükmeder. Batı’nın müstemlekesi olan ülkelerin mal ve haklarının gasp edilmesinin arkasında sınırsız hâkimiyet düşüncesi vardır. Sosyalizmde ise para ulvî bir değeri haizdir. Mal tanrılaştırılır. Bu yüzden kimse tek başına ona sahip olamaz. Çalışanın hakkı, işçi bayramı gibi toplum içinde ayrı bir sınıf oluşturmaya yönelik kavram ve ameliyelerle eşya ve ona sahip olma kutsanır.

Kapitalizm eşyaya hükmeden insanı, sosyalizm ise eşyayı yüceltir. Gerek insan gerekse de eşyayı doğru okuyamayan bu iki sistem iktisadi yapılanmanın içerisine dini dahil etmediklerinden kazandıkları para refah değil buhran üretmektedir. Batı paranın refah ürettiği iktisadi yapının İslâm’da olduğunu bildiğinden İslâm iktisat nizâmını kendi sistemi içerisinde eritmek istemektedir.

Kapitalist düşüncenin Müslümanlar tarafından içselleştirilmesi, onun müsaade ettiği alan içerisinde İslâm iktisadını inşa etme gayretleri, Batı’nın iktisadi yapısının ne derece kuşatıcı olduğunu göstermektedir.

Maalesef ki yalnız Batı iktisadını bilen, onu esas alarak işlem yapan Müslüman iktisatçıların birçoğu dünyada var olabilmek için İslâm iktisadının kapitalizmin değer yargıları esas alınarak yeniden telifine inanmaktadır. Bu inanç, naslarla çatışan ticari sigorta ve teşvik kredisi gibi hususların helal olduğunu söyleyen zihniyeti var eden önemli bir kırılma noktasıdır.

Siyasi ve ictimai manada nüfuzu olan İslâmî çevrelerin böyle bir kanaate varmalarının temelinde iki husus vardır. Birincisi, İslâm iktisadı son İslâm Devleti Osmanlı’dan sonra bütün bir hâlde hiçbir ülkede uygulanmamıştır. Mevcut fıkıh kitapları ise günümüz iktisat dünyasına hükmedecek muhtevada değildir. Bunun için piyasayı bilen fakihlerin eliyle yeni bir telife ihtiyaç vardır. Muhalled usûlde yazılan eserler esas alınarak tahric çalışmaları yapılmalıdır. Bu alanda bazı fakihlerin ferdi gayretlerinin olması ise kâfi değildir. Bu manada ilk olarak fakihler ve iktisatçılardan teşekkül eden komisyonlar kurulmalı, ikinci planda ise mevcut iktisad sistemi yanında İslâmî ilimleri de tahsil eden, fıkıh alanında tahassus yapan âlimler yetiştirecek müesseseler açılmalıdır. İkinci olarak ise devlet adamları gibi, Müslüman iktisatçılar da İslâm iktisadına dair herhangi bir metin okumamıştır, bilmiyorlar. Ne var ki İslâm’ı ilmihâl düzeyinde bilen Müslümanlara göre İslâm iktisadı mazide kalmıştır, bugüne hitap edemez. Bir kısmına göre ise bu çağda İslâm iktisadının hâkimiyeti için mücadele vermek gericiliktir.

O hâlde cevap bekleyen en önemli soru İslâm iktisadının nasıl anlaşılması gerektiği hususudur. Onu sosyalizmin müjdecisi olarak gören istismarcılar anlayamayacağı gibi, kapitalizme uyum ısrarı güden mustağribler de anlayamayacaktır.

İslâm iktisadı arz ve talebi esas alan, faizi haksız kazanç yolu olarak gördüğünden yasaklayan, üretimi teşvik eden, istihdamı hedef edinen, kâr etme ameliyesini ahlâkî kriterlerle sınırlandıran, sömürüye mâni olan, zekât, sadaka ve öşür gibi kavramlar üzerinden zenginden alıp fakire dağıtan, bir asırdan daha uzun bir zamandır uygulanmadığından iktisatçılar tarafından bilinmeyen iktisadi bir nizâmdır. 


[1]-Muhammed Zâhid’ül-Kevserî, Makâlât, 132.

[2]-El-Muvvâk el-Mekkî, Menâkıb, 395.

[3]-Muhammed Revvâ el-Kalacî, Mu’cem-i Lugati’l-Fukaha, Dâru’n-Nefâis, Beyrut, 2006, 100.

[4]-Nafakasını temin etmeye muktedir olan her mükellefe helal yoldan kazanç sağlamanın farz olduğunu bildiren rivayetler için bkz. Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, X, 74; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 127; İbn Hacer, Mecmeu’z-Zevâid, X, 291.

[5]-Cuma, 62/10.

[6]-Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî, Kitabu’l-Kesb, Beyrut, 2005, s. 102.

[7]-Timizi, Buyû’, 4.

[8]-Tirmizi, Buyû’, 1.

[9]-Bkz. Âl-i İmrân 3/19.

[10]-Buhari, Büyû’, 15; Enbiyâ, 37.

[11]-Hâkim, Müstedrek, II, 596.

[12]-Müslim, Fadâil, H. No: 2379; Ahmed, Müsned, II, 296.

[13]-Ebu Bekr Ahmed b. Muhammed el-Hallâl, el-Hassü ala’t-Ticare ve’s-Sınaa ve’l-Amel, Beyrut, 1995, s. 60.

[14]-Ahmed, Müsned, I, 135.

[15]-el-Hallâl, a.g.e., s. 53.

[16]-Ebu Davud, İcâre, H. No: 3442; İzah için bkz Bedruddin Aynî, Umdetu’l-Karî, Kahire, ty., XI, 154; Takî Osmanî, a.g.e., 31-32.

[17]-Ebu Davud, İcâre, H. No: 3451.

[18]-Ebu Davud, Büyû’, H. No: 3386; Tirmizi, Büyû’, 34.

[19]-Kâsânî, Bedâi’, V, 129.

[20]-Merğînânî, el-Hidâye, VII, 226.

[21]-Tevbe, 9/60.

[22]-Bkz. Tevbe, 9/35.

[23]-Bakara, 2/3.

[24]-Rahmân, 55/26-27.

[25]-Bakara, 2/207.

[26]-Bakara, 2/265.

[27]-Zuhruf, 43/32.

[28]-Halil Seyidoğlu, Ekonomik Terimler, İstanbul, 2002, 547.

[29]-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, İstanbul, 1976, s. 339.

[30]-Bkz. Takî Osmanî, et-Ticaret-u vel-İktisadu’l-Muasır, İdâretu’l-Kur’ân, Karaçı, 1437, 40-46.

[31]-Bkz. Ahmed, Müsned, I,447.

[32]-el-Hallâl, a.g.e., s. 37.

[33]-el-Hallâl, a.g.e., s. 37.

[34]-Tirmizi, Zekat, H.no: 580.

[35]-Kutub Mustafa, el-İstismar, Beyrut, s. 57.

[36]-Kısakürek, a.g.e., s. 341.

[37]-Ebu Davud, Zekât, H.No: 1641

[38]-Sebe, 34/10.

[39]-Enbiya, 21/80.

[40]-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut. ty., XIV, 266.

[41]-Enbiya, 21/80.

[42]-Konu ile ilgili şöyle demektedir: İbadet ile ticareti bir arada tutmayı istedim fakat başaramadım. Ticareti terk edip ibadete yöneldim. Bkz. el-Hallâl, a.g.e., s. 54.

[43]-el-Hallâl, a.g.e., s. 36.

[44]-el-Hallâl, a.g.e., s. 24.

[45]-eş-Şeybanî, a.g.e., s. 88.

[46]-Gazzalî, İhya u Ulumi’d-Dîn, Beyrut, ty., II, 80.

[47]-Bakara, 2/197.

[48]-el-Hallâl, a.g.e., s. 70.

[49]-el-Hallâl, a.g.e., s.72.

[50]-Gazzalî, a.g.e., V, 25.

[51]-el-Hallâl, a.g.e., s. 44.

[52]-el-Hallâl, a.g.e., s. 40.

[53]-el-Hallâl, a.g.e., s. 51.

[54]-el-Hallâl, a.g.e., s. 43.

[55]-Buhari, Büyû’, 15; Enbiyâ, 37.

[56]-Bakara, 2/279.

[57]-Bkz. Takî Osmanî, a.g.e., 27-28.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir