Hüküm Dergisi 86. Sayı, İdris KOCABAŞ, Makaleler

İSLÂM’IN KUTLU ŞEHRİ: KUDÜS

Yeryüzünün en önemli üç mukaddes beldesi Mekke, Medine ve Kudüs. İbadet maksadıyla ziyarete gidilebilecek üç mescit de bu beldelerde bulunmaktadır. Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksa. Allah Rasûlü’nün ﷺ “(İbadet maksadıyla) yolculuk ancak şu üç mescitten birisi için olur: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksa.”[1] ifadesinden de anlaşılacağı üzere en faziletli mekânlar bunlardır. Efendimiz ﷺ, ümmetini bu mescitleri ziyarete teşvik etmek için bu mescitlerde kılınan bir vakit namazın diğer yerlerde kılınan namazlardan sırasıyla yüz bin, bin, beş yüz kat daha fazla olduğunu haber vermişti. Ancak şunu ifade edelim ki fazilet sıralamasında Mescid-i Aksa her ne kadar üçüncü sırada yer alsa da ziyaretçiye muhtaçlık yönünden birinci sırada olduğuna bizzat şahit olduk. 

Diyanet İşleri Başkanlığı’mızın Kudüs bağlantılı umre turu vesilesiyle Kudüs’e gidip Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmek nasip oldu. Üç günlük Filistin gezimizde son derece can yakan görüntülerle karşılaştık. Filistinli kardeşlerimizin kendi vatanlarında ne kadar zor şartlar altında yaşam mücadelesi verdiklerine doğrudan şahit olduk. Buna rağmen Mescid-i Aksa’yı yalnız bırakmama mücadelesi veriyor olmaları bizlere büyük dersler verdi. Mescide giden sur kapılarında İsrail askerlerinin makinalı tüfeklerle nöbet tutuyor olmaları, namaz kılmak için mescide gelen Filistinli kardeşlerimizin kapılarda İsrail askerlerinin engellerine takılıyor olmaları bizleri derinden üzen hâllerdi. Bir yanda Mescid-i Aksa’da olmanın sevinci diğer yanda ise Mescid-i Aksa’nın ekranlarda göründüğünden çok daha fazla hüzne gark olmuş hâli, sevinçle hüznü aynı anda yaşamamıza sebep oldu. Birçok Peygambere ev sahipliği yapmış olan Kudüs’ün bugün İsrail tarafından eşine az rastlanır bir zulme maruz bırakılıyor olması yüreklerimizi burktu.

Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın Tarihî Serüveni ve Önemi

Diğer adı “Beytü’l-Makdis” olan Mescid-i Aksa, Mescid-i Haram’dan sonra inşa edilen ilk mescittir. Mekke’ye olan uzaklığı sebebiyle “Uzak Mescid” anlamında Mescid-i Aksa denilmiştir. Bir gün Ebu Zer el-Gıfârâ , Allah Rasûlü’ne ﷺ yeryüzünün ilk mescidinin hangisi olduğunu sorunca “Mescid-i Haram” cevabını alır. İkinci yapılan mescidi sorar “Mescid-i Aksa” cevabını alır. İkisi arasında kaç yıl olduğunu sorduğunda ise Efendimiz ﷺ: “Kırk yıl” cevabını verir.[2] Bu rivayette Mescid-i Aksa’nın ilk kim tarafından inşa edildiği bilgisi yer almaz. Ancak Kâbe’nin ilk olarak Âdem  tarafından yapıldığı göz önünde bulundurulursa kırk yıl gibi kısa bir süre sonra Mescid-i Aksa’yı da Hz. Âdem’in  inşa ettiği anlamak mümkündür. Daha sonra ortadan kaybolan Mescid-i Aksa’yı yeniden gün yüzüne çıkarmak Hz. Süleyman’a  nasip olmuştur. Mescid-i Aksa’nın inşası tamamlandıktan sonra Hz. Süleyman’ın  Allah Teâlâ’dan üç şey istediği rivayetler arasında vardır. Bunlardan ilki kendisinden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk. İkincisi doğru ve isabetli hüküm verebilme yeteneği. Üçüncüsü ise Beytü’l-Makdis’e Allah  rızası için namaz kılmak maksadıyla gelen kimsenin anasından doğduğu günkü gibi günahsız bir şekilde mescitten ayrılmasıdır. Bu üç dua için Allah Rasûlü’nün ﷺ “Süleyman’ın ilk iki dileği kendisine verildi. Ümit ederim ki üçüncüsü de kendisine verilir.”[3] buyurduğu rivayet edilmektedir.

Mescid-i Aksa diğer Peygamberler ve ümmetleri açısından ne kadar önem arz ediyorsa Efendimiz ﷺ ve ümmeti açısından da en az o kadar önem arz etmektedir. Mescid-i Aksa her şeyden önce, hicretten sonra yaklaşık on yedi ay kadar bizim kıblemiz oluştur. Bununla beraber Allah Rasûlü’nün ﷺ “Burak” isimli bineğe binip “İsra (gece yolculuğu)” yapıp geldiği ve tüm Peygamberlere imam olup namaz kıldırdığı mekândır Mescid-i Aksa. Kubbetü’s Sahra içinde bulunan Muallak taşına mübarek kademleri basmış ve aynı mekândan miraca yükselmiştir. Allah  dileseydi Efendimiz’i ﷺ Kâbe’nin yanından miraca yükseltebilirdi. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de birçok ayette “bereketlendirilmiş topraklar”, “mübarek yer” diye övgüyle bahsetmiş olduğu Kudüs’ten, Mescid-i Aksa’dan Habibi’ni katına yükseltmiştir. Sadece bunlar bile bizim Kudüs’e ne denli gönülden bağlı kalmamız gerektiğini göstermeye yeterlidir.

Eşsiz ileri görüşlülüğüyle ümmetine daima hedefler gösteren Sevgili Peygamberimiz ﷺ, ümmetin Mescid-i Aksa ile irtibatını koparmaması noktasında bir bağ mesabesindeki hadis-i şerifi şöyledir: “Hz. Meymune validemiz : ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bize Mescid-i Aksa hakkında hükmün ne olduğunu bildirir misiniz?’ diye sorar. Peygamberimiz ﷺ şöyle buyururlar: ‘Oraya gidin ve namaz kılın. Orada kılınan bir namaz başka yerde kılınan bin namaz gibidir.’ (Hadisin ravisi dedi ki o zaman orası Müslüman olmayanların hâkimiyeti altındaydı.) Peygamber ﷺ sözlerine şöyle devam eder: ‘Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere zeytinyağı gönderin.”[4]

Kudüs, tarih boyunca Müslüman devlet büyüklerinin hayallerini süsleyen, “Kudüs esirse tüm şehirler esirdir.” düşüncesine medar olan mübarek bir belde olmuştur. Peygamberimizin ﷺ vefatından altı yıl sonra yani miladi 638 yılında Kudüs’ü esaretten kurtarma amacıyla Hz. Ömer , Ebu Ubeyde b. Cerrah  komutasında bir ordu Kudüs’e göndermiştir. İslâm ordusu Kudüs’ü kan dökmeden fethetmeyi amaçladığından muhasaraya bir müddet devam etmişlerdir. Adaleti dillere destan olan Hz. Ömer’in  şöhreti Kudüs’e kadar gelmiştir. O dönem Kudüs, Hristiyanlarda olduğu için şehrin anahtarını elinde bulunduran patrik, Halife Ömer’in  gelmesi şartıyla Kudüs’ün anahtarlarını teslim edebileceklerini bildirir. Haber Hz. Ömer’e  ulaştırılınca Hz. Ömer  hemen Kudüs’e doğru yola çıkar. Yanında bulunan kölesi ile sırayla deveye binerek Kudüs’e kadar gelir. Şehre girecekleri esnada deveye binme sırası kölededir. Köle ısrar eder “Efendim deveye siz binin” diye ama nafile. Hz. Ömer  olmaz der deveye binme sırası sendedir. Devenin üstünde köle olduğu halde Kudüs’e giriş yapılır. Patrik devenin üzerindekine yönelerek “Hoş geldin Ey Halife” diye seslenince köle “Hayır! Halife ben değilim halife odur.” diye Hz. Ömer’i  işaret eder. Bunun üzerine patrik, böylesi adaleti temsil eden bir anlayışın Kudüs’e girmesi ile Kudüs’ü ebediyen kaybettiklerini ifade sadedinde “Eyvahlar olsun!” der.

Müslümanlar tarih boyunca her yerde olduğu gibi Kudüs’te de adalet ölçülerinden taviz vermeyip her din mensubunun rahatça yaşayabilecekleri bir ortam sağlamışlardır. Yine böyle ince bir anlayışın göstergesi olması açısından şu olayı da nakletmek yerinde olacaktır: Hz. Ömer  namaz kılmak isteyince patrik, kilisede kılabileceğini söyler. O kilise ki Kıyamet Kilisesi’dir ve Hristiyan âleminin yeryüzündeki en kutsal kilisesidir. Hristiyan inançlarına göre orayı ziyaret eden bir Hristiyan hacı olmaktadır. Patriğin bu teklifini geri çeviren Hz. Ömer  şöyle der: “Burada namaz kılarsam benden sonraki Müslümanlar Ömer burada namaz kılmıştır diye (yeryüzündeki en kutsal) kilisenizi camiye çevirirler.”[5] Müslümanların hoşgörüsüne numune-i imtisal bu söz karşısında patrik hayretler içerisinde kalır. Ne yazık ki İslâm’ın bu hoşgörüsü karşısında aynı hassasiyeti göstermeyen patriğin torunları(!) Haçlılar, 1099’da Kudüs’ü işgal edip Müslümanlara ait birçok yapıyı yerle bir ettikleri yetmezmiş gibi yetmiş bin civarında insanın kanını akıtmışlardır. En az bunun kadar trajik olan başka bir husus da şudur ki Mescid-i Aksa’nın yakınına bile gelmeleri yasak olduğu için Zeytindağı’ndan ibadetlerini gerçekleştiren Yahudilere, ağlama duvarına kadar yaklaşma hürriyeti Kanuni Sultan Süleyman tarafından verilmiştir. Kendilerine yapılan iyiliklere karşı ihanet etmeyi yaşam tarzı olarak benimsemiş Yahudiler, bu gerçeği görmezden gelip bugün Filistinli Müslümanlara kan kusturuyor ve Mescid-i Aksa’ya girişlerini engelliyorlar. Bu zulmü gören bazı Müslümanlar Filistinlilere kızıp “Yahudilere toprak satmasalardı.” diyebiliyorlar. Belki birkaç Filistinli doğrudan Yahudilere toprak satmış olabilir. Ancak bu geneli kapsamaz. Toprak satma işinin şöyle bir perde arkasına baktığımızda İngilizleri görürüz. İngilizler 1917’de Filistin’i işgal ettiklerinde Filistinlilerden yüklü miktarlarda vergiler talep etmişler. Bu fahiş miktarlardaki vergileri ödeyemeyen Filistinliler’in toprakları vergi karşılığı ellerinden alınıp Yahudilere sembolik fiyatlarla veya karşılıksız olarak İngilizler bizzat kendileri vermişlerdir.[6] İslâm âlemindeki tefrikadan istifade eden İsrail, zulümlere ara vermeden devam etmektedir.

Mahpus Peygamberler ve Halilurrahman Camii

Filistin’in Kudüs’ten sonra en önemli şehri el-Halil şehridir. El-Halil şehrine bu ayrıcalığı veren hiç şüphesiz Hz. İbrahim’dir. İbrahim , İshak , Yakub  ve eşleri Hz. Sare, Hz. Rıfka, Hz. Laika’ın ve Yusuf’un  kabr-i şerifleri, Halilurrahman Camii’nde bulunmaktadır. İsrailoğulları, hayattayken Peygamberlerine zulmettikleri yetmezmiş gibi vefatlarından sonra da Peygamberlere zulmetmeye devam etmekteler. Bunu en net şekilde görebileceğiniz yer de Halilurrahman Camii’dir. 1994 yılında Amerikalı fanatik bir Yahudi bir sabah namazı vakti elinde makinalı tüfeklerle camiye girer ve rastgele ateş eder. Olay sonucu elliden fazla Müslüman şehit olur. Bunun üzerine İsrail sekiz-dokuz ay süreyle camiyi kapatır. Bu süreden sonra İsrail, caminin üçte ikisini sinagoga çevirmiş bir halde yeniden açar. Zaten bu olay önceden planlanmış bir olaydır. Amaç caminin tamamını sinagoga çevirmektir. Yeniden bir karışıklık çıkartıp bahane oluşturmak için Yahudilerin cami kısmına girip olmadık edepsizlikler yaptıklarını Filistinli kardeşlerimiz anlatmaktadırlar. Caminin Müslümanlarda olan kısmına girişler ise Müslümanın ciğerini parçalar cinsten. Çünkü İsrail askerleri ellerinde ağır silahlarla cami girişinde adeta “Biz istemezsek nefes bile alamazsınız!” dercesine Müslümanlara psikolojik baskı uyguluyorlar. Bu yetmezmiş gibi Allah’ın  evine turnike ve x-ray cihazlarından geçerek girmek zorunda bırakılıyorsunuz. Müezzin ezan okumak için İsrail askerinden izin almak durumunda. Asker izin vermezse o vakit ya namaz kılınamıyor ya da namazı ezansız kılmak zorunda kalıyorlar. Buna rağmen el-Halilliler tüm zorluklara rağmen çok uzak mahallelerden yaya olarak gelip camide namaz kılmaya gayret ediyorlar. Camiyi İsrail’e kaptırmamanın mücadelesini vermeye çalışan el-Halillilerin üslendikleri misyonun farkındalar.

Filistin topraklarına kıymet katan bir başka değer de Hz. Musa’dır. Kuvvetli kanaate göre kabri Eriha kenti ile Kudüs arasında bulunan Nebi Musa Külliyesi’ndedir. Bu külliye ilk olarak Kudüs’ün şanlı fatihi Selahaddin Eyyûbî tarafından yaptırılmıştır. Bereket ki külliyenin civarında pek İsrail askeri görmedik. Yahudilere, Hz. Musa’ya  nispetle “Musevî” deniliyor olmasına rağmen Yahudilerin Hz. Musa’ya  pek sahip çıkmadıklarını gördük. Hz. Davud’a , Hz. Süleyman’a  gösterdikleri ilgiyi Hz. Musa’ya  göstermiyorlar. Bunun sebebi ise Davud  ve Süleyman  yaşarken aynı zamanda hükümdardılar. Yani gücü temsil ediyorlardı. Yahudiler için önemli olansa Peygamber olmaktan ziyade güç sahibi olmaktır. Bunun için hükümdar olmayan Musa  onların nazarında pek önem arz etmemektedir. Maalesef Yahudilerin kutsalı sadece güç ve paradan ibarettir. Halbuki bir Peygamberin Allah’tan  getirdiği hakikate teslim olmadıktan sonra Peygambere kan bağı ile bağlı olmak kişiye fayda sağlamamaktadır.

Sonuç olarak Filistin birçok Peygambere ev sahipliği yapmıştır. Bilinen ve bilinmeyen pek çok Peygamberin kabr-i şerifleri o topraklardadır. Bir çok Sahâbenin kabirlerini bağrında bulunduran yine o topraklardır.[7] Filistin’in en önemli şehri olan Kudüs, tarih boyunca birçok Müslüman devlet büyüğünün hayallerini süsleyen baş şehir olmuştur. Ne zaman ki Haçlılar istila etmiş, Kudüs o zaman kan ağlamıştır. Esaret altında kaldığı sürece de Selahaddin Eyyûbîler kendilerine uykuyu haram kılmışlardır. Ecdadımız Osmanlı dört yüz yıl boyunca Kudüs’ü âdeta gözünden sakınmış ve her türlü imkanını seferber ederek onu korumaya çalışmıştır. Ama şuan Haçlı-Siyonist ittifakı yeniden gözlerden kan akıtmaya başlamıştır. İngilizlerin yardımıyla orada devlet kuran İsrail, saldırgan ve sınır tanımaz bir politikayla Kudüs sokaklarını, Kudüs’ün asıl sahipleri olan Filistinlilere dar eylemektedir. Filistinlileri zorla evlerinden çıkartarak Yahudileri yerleştirmektedir. Bu sebeple Filistin’de tarihte belki eşine az rastlanır asimile faaliyetinden bahsetmemiz mümkündür. Buna rağmen oradaki Müslümanlar canlarından daha aziz kabul ettikleri Mescid-i Aksa’yı, Halilurrahman Camii’ni korumak için ellerinden geleni yapmaya çalışmaktadırlar. Onları en çok sevindiren husus diğer Müslümanlarca davalarında yalnız bırakılmamaktır. Bu dava bir ırkın davası değil; bilakis Müslümanların tamamının davasıdır. Kudüs, ümmetin kanayan bir yarasıdır. Ne kadar dışarıdan çok sayıda Müslüman ziyaretçi Mescid-i Aksa’yı ziyaret ederse şer odaklarının planlarını gerçekleştirmeleri o kadar zorlaşacaktır. Hristiyanların kendilerince kutsal olan kiliseleri yılda bir milyondan fazla Hristiyan ziyaretçiyi ağırlamaktadır. Ne yazık ki Kâbe’den önceki kıblemiz Mescid-i Aksa’yı ziyaret eden Müslüman sayısı ancak yılda üç yüz bin civarındadır. Bâtılların kendi “bâtıl” davalarına sahip çıktıkları kadar bizler “Hak” davamıza sahip çıkamazsak Allah  katında bunun hesabını vermemiz mümkün olamaz. İslâm âlemi, kendi içindeki basit ihtilaflardan bir an önce sıyrılıp Kudüs davasına sahip çıkmalıdır. Kudüs esir olduğu için uykuyu kendine haram kılan bir ecdadın, haritada bile yerini gösteremeyen torunlarından olmayalım.

Kudüs bir aşktır yürekte yanan

Kudüs bir sevdadır uykuları kaçıran…

Rabbim ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa ve çevresini en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşturup ilelebet İslâm’ın sancağının dalgalanmasını nasip eylesin.


[1]-Müslim, Hac, 511.

[2]-Buhari, Enbiya, 60/40; Müslim, Mesacid, 1-2; İbn-i Mace, Mesacid, 4/7.

[3]-İbn-i Mace, İkamet, 196; Nesai, Mesacit, 6.

[4]-Ebu Davud, Kitâbu’s-Salât, 14.

[5]-Musa Biçkioğlu, Kadim Şehir Kudüs, Diyanet Aylık Dergi, Temmuz 2015, Sayı, 295, s. 15.

[6]Diyanet Aylık Dergi, Temmuz 2015, Sayı, 295, s. 32.

[7]-M. Lütfullah Karaman, “Filistin” D.İ.A, T.D.V Yay. İstanbul 1996, c. XIII, ss. 89-103.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir