Hüküm Dergisi 84. Sayı, Makaleler, Mustafa Özcan

İSLÂM’IN GÜCÜ VE MÜSLÜMANLARIN ÂCİZLİĞİ

Osmanlı’nın yıkılmasından itibaren İslâmî meseleler devlet desteğinden mahrum kalmıştır. Haremeyn’in bekçisi sıfatıyla Suudi Arabistan yer yer “Rabıta” gibi kurumlar vasıtasıyla İslâmî çalışmaları ve daveti destekler görünse bile bu beklenen meyveyi vermemiştir. Bunun iki nedeni vardır. Bunlardan birisi Suudi Arabistan’ın umum Müslümanların hilafına sekter bir yapıda ve meşrepte olması ve ikinci olarak bu desteğin zamanla tersyüz olmasıdır. Suudi Arabistan asude bir İslâmî davetten ziyade, çekişmeli ve cidala dayalı bir misyon yüklenmiştir.  Macid Arsan Geylani muhteşem eseri  ‘Hakeza Zehare Cilu Selahaddin Hakeza Adet el Kuds/ Selahaddin Nesli Böyle Doğdu Kudüs Böyle Geri Alındı’  adlı eserinde Müslümanlar arasında asude bir iklimin yeşermemesi hâlinde İslâmî bünyenin toparlanamayacağını ve fetihler asrına geçilemeyeceğini yazmıştır. Bunu şöyle anlamalıyız: Müslümanlar arasında mânevî ülfet sağlanmadan sefa hâli yani huzur yakalanamaz ve tali olarak Müslümanların fetih aşamasına geçmesi mümkün değildir. Bunun için de İslâmî değerlerin hâkim olması lazım. Onun ötesinde Hasan el Benna ile Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi sahih İslâm veya doğru İslâm’ın zuhûr etmesi ve yerleşmesi gerekir.  Bu anlamda uçlarda dolaşan ne Şii İran ne de Suudi Arabistan doğru İslâmiyeti yansıtıyor, temsil ediyor veya ona tekabül ediyor.  Bunun için de iki ülke de boşa kürek çekiyor. Müslümanlar da doğru İslâmiyeti temsil etmedikleri hâlde gah birinin gah ötekisinin peşine takılıyorlar. Bu sadece Tih Çölü’ndeki İslâm ümmetinin yolunu uzatıyor.  Yanlış örneklerin peşinde bir arpa boyu yol kat edemiyorlar. Gariplerin yolu (gureba) uzadıkça uzuyor, çile(emed) bitmek bilmiyor. Bu nedenle de fetih burcuna girmemiz için doğru İslâmiyet’in billurlaşması ve İslâm ümmetinin sâfiyetine veya asude hâline geri dönmesi lazım. İç kenetlenme ve sefa hâli yakalandığında Müslümanların enerjisi içeride değil, dışarıda fetih yolunda harcayacaklardır.

Bugün İslâm’ın mânevî gücü, kitleleri teshir etmeye devam ediyor. 19’uncu yüzyılda İslâm âlemi perişan olmasına rağmen Sunusiler gibi davet akımları Afrika’da harikalar meydana getiriyor, milyonları İslâm’la tanıştırıyorlardı. Müslümanlar izmihlâl hâlini temsil ederken İslâm bütün haşmeti ve berraklığıyla insanlığa nur saçmaya devam ediyordu.  Günümüzde de öyle.  1970’li ve 1980’li yıllarda İslâmî uyanış nesli zuhûr etmiş ve devlet düzeyinde Pakistan, Mısır, Malezya gibi ülkelerde İslâmlaşma kampanyaları başlatılmıştı.  Gelinen nokta itibarıyla yakalanan bu ivme kaybedilmiş, pörsümüş ve özellikle de “Arap Baharı” sonrasında kurulu İslâmî yapılar meydan okumalara karşılık veremez olmuştu. Bu İslâmiyet’in âcizliğinden değil, Müslümanların ona ayak uyduramamalarından kaynaklanmış ve temsil sorunundan ileri gelmiştir. Emevilerden beri İslâmiyet ile Müslümanların amelleri ve hayatları arasında genişleyen bir açık baş göstermiştir. Bu açık Ömer bin Abdülaziz dönemi gibi dönemler hariç hiçbir zaman kapanmadı; hatta daralmadı.  

Müslümanlar birebir İslâmiyet’i temsil etmediklerinden, Müslümanların yenilmesi İslâm’ın yenilmesi sayılamaz ve değildir. Müslümanlar İslâm ismi taşımakla birlikte gereği kadar sıfatını yüklenemiyor, taşımıyorlar.  Bu açıdan Müslümanlar yenildiğinde dahi İslâmiyet zafer kazanabilir. Nitekim de öyle olmaktadır.  Bu itibarla ihlas âbidesi Nureddin Zengi şöyle mırıldanmıştır: “Allah’ım! Yeter ki dinini muzaffer kıl da kalsın kulun Nureddin mağlup olsun!” Müslüman gayret etmekle mükelleftir yoksa sonuca ulaşmak veya zafer kazanmak harcı değil. Bununla birlikte günümüzde İslâm adına ortada olan yapıların duyarsız ve himmet yoksunu olduklarını görebiliyoruz.

11 Eylül sonrasında Müslümanlar dışarıdan saldırılara maruz kaldıkları gibi içeride de saldırıya maruz kalmaya devam ediyorlar. Birlik beraberliklerine hatta dinin özüne saldırılar dur durak bilmiyor. Bu uğurda Mısır’da yarım yamalak Müslümanlar rejimle birlikte dînî rumuz ve sembollere saldırıyorlar.  Sözgelimi Mısır’da yediden yetmişe herkese dinini sevdiren Muhammed Mütevelli Şaravi kabrinde yani gıyabında sistematik saldırıya uğruyor. Feride Subaşı ile Esma Şerif Münir gibi isimler ve onlarcası Şeyh Şaravi’yi kabrinde bile rahat bırakmıyorlar, mânevî mirasını didikliyor, kum torbasına çeviriyorlar. Gazali, Mevlana, Bediüzzaman nasıl ki İslâmiyet’in insanî yüzünü öne çıkardılarsa Şeyh Şaravi de Şah Veliyyullah Dihlevi gibi İslâmiyet’in hikmet boyutuna ışık tutmuştur. Bu İslâmiyet’in hikmetsiz veya insanî değerden yoksun olduğu anlamına gelmez; lakin herkes bu boyutları ibraz da anılan isimler kadar başarılı değildir. Yoksa bu isimler bu hikmetleri İslâm dışından devşirmediler.    

Durum Üstad Necip Fazıl’ın Sakarya türküsünde özetlediği gibidir: “Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!”

İslâm düşmanlarına kimse dokunmuyor, belki baş tacı ediliyor. Sözgelimi Türklerin İstanbul’da işgalci sıfatıyla bulundukları söyleyen sözde vaiz Trinidad ve Tobago asıllı İmran Hüseyin, Malezya’da Türkiye aleyhinde ve İslâm adına İslâm aleyhtarı vaazlarına devam ederken Batılı bütün erkanlarıyla sarsan Ahmet Deedat’ın talebesi Zakir Nike, Hindulara sataştığı gerekçesiyle koğuşturmaya maruz kalıyor. Tam bir çifte standart. Müslümanlar aleyhinde çifte standardı sadece gayrimüslimler değil Müslüman ülkeler de hayata geçiriyor. İşte Malezya! Malezya İmran Han için genişledikçe genişlerken Zakir Nike için daraldıkça daralıyor. Türkiye’ye atış serbest ama Hindistan kutsal inek gibi!  Hindistan’a ve Hindulara dokunan yanıyor!

Piri fânî Cemaat-ı İslâmî liderlerini darağacına yollayan Bangladeş hükümeti  Zakir Nike’ın sahibi olduğu Peace TV’yi izleyen bazı vatandaşlarının teröre bulaştığı gerekçesiyle ülkeye girişini yasakladı. Hindistan pasaportunu iptal ettiği gibi sahibi olduğu televizyon üzerinden para akladığını ve terörü teşvik ettiğini ileri sürüyor ve bu gibi temelsiz iddialarla Zakir Nike’ı interpoldan kırmızı bültenle talep ediyor. Onun haricinde Malezya hükümetinden de Zakir Nike’ı  kendisine iade etmelerini istiyor.

Zakir Nike’ın sinir uçlarına bastıkları için şöyle demek zorunda kaldı: Malezya’daki Hindu azınlık Hindistan’daki Müslümanlardan 100 kat daha serbestlik içinde yaşıyor. Bu gerçek ifade kanlarına dokundu. Bunun üzerine ülke içinden ve dışından Zakir Nike için Malezya’ya şikayet yağdı. Onun toplulukları birbirine karşı kışkırttığını söylediler. Bunların hepsi gerçek dışı. Yalın gerçek ise televizyon ve meydan tartışmalarıyla rakip tanımayan Zakir Nike’ın binlerce kişinin hidayetine vesile olmasıdır. Bu Babur Camii’ni kundaklayan BJP yanlısı Hinduların uykularını kaçırıyor. Hindu milliyetçisi BJP (The Bharatiya Janata Party) hop oturup hop kalkıyor.  Zakir Nike’ın yardımcılarından birisini tutukladı. Devletlerin yapamadığını tek başına Zair Nike yapıyor. Peace kanalı İngilizce ve Çince de olmak üzere birkaç dilde yayın yapıyor.  Çok etkili oluyor. Dünyevî anlamda çelimsiz ve savunmasız Müslümanların Kur’ân sayesinde mânevî alanda üstünlük kurmaları âdeta karşı cepheyi çıldırtıyor, Müslümanlar gibi İslâm’ın da silik ve çaresiz kalmasını bekliyorlar. Kur’ân hepsine meydan okuyor ve Kur’ân’ın hüccetleri karşısında eriyor, çaresiz kalıyorlar.

Aynen bu tablo şu veciz sözü hatırlatmaktadır: “Takdir-i Hüdâ kuvve-i bâzû ile dönmez, bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!”

Allah Teâlâ da bu gerçeği âyetleriyle şöyle perçinlemektedir: “Allah’ın nûrunu üflemekle söndürmek isterler. Allah nûrunu tamamlamaktan başka bir şeye râzı olmaz kâfirler istemese de…”[1] Zakir Nike’ın vaaz ve konferansları Hindistan ve Malay Müslümanlarının mânevî gıdası olmuştur. Zakir Nike’ın bahir zaferleriyle birlikte bir nebze nefes alabiliyorlar ve ezikliklerini ve bastırılmış hallerini unutabiliyorlar.

Bunun üzerine Zakir Nike’ı da baskılamak istiyorlar. Bu nedenle de İngiltere gibi ülkeler, ülkeye girişini yasakladılar. 2015 yılında İslâm’a hizmet dalında Faysal Ödülü’nü kazanan Zakir Nike, bu ülkenin kanalları ve özellikle de Al Arabiya tarafından “aşırı/fanatik” olmakla itham edilmektedir.  Aynen merhum Şaravi gibi.

Etkili hatiplerin başına gelmedik kalmadı!

Zakir Nike bir fenomen olsa da sahada benzerleri de yok değil. Bunlardan birisi Nebil El İvadi isimli Kuveytli vaiz ve davetçi.  Bazılarını rahatsız eden çekici vaazlarından dolayı bir ara Kuveyt vatandaşlığından atıldı ve birçok ülkeye girişi yasaklandı.  Hâlâ da hakkında koğuşturmalar eksik olmuyor. Keza Selman Avde, Katar meselesi yüzünden yaptığı bir iyi niyet değerlendirmesi ve dile getirdiği Sahâbelerin  dirilişiyle ilgili bir rüyasından dolayı hâlâ hapiste tutuluyor ve yargılanmaya devam ediyor. Muhammed Arifi (Ureyfi) de koğuşturma üzerine kağuşturma geçiriyor. Türkiye’de bile rahat yüzü görmüyor.

Muhammed el Ureyfi’nin Uzungül’de verdiği bir cuma hutbesi cumhuriyet gazetesinin haber ağına yakalandı, takıldı. Gazeteye konuyu aksettiren ise İran yanlısı Şii kaynaklar. Haberden bir kesit şöyle: “Ehlibeyt Haber Ajansı’nın (ABNA) internet sitesinde yer alan haberde, ünlü turizm merkezi Uzungöl’de cuma günü Suudi Arabistanlı vaiz Muhammed el Ureyfi tarafından cuma hutbesi verildiği ve namaz kıldırıldığı belirtildi. Haberde şu ifadelere yer verildi:

“Sadece Diyanet’in yetkisinde olan cuma hutbesi, Uzungöl’deki bir camide ilginç bir isim tarafından verildi:

Cihatçı Vehhabi Suudi Şeyh Muhammed el Ureyfi. Son yıllarda Körfez ülkelerinden binlerce turisti ağırlayan, Selefi ve Vehhabi zenginlerinin özel olarak uğradığı adreslerden biri haline gelen Trabzon Uzungöl, geçtiğimiz hafta Suudi Arabistanlı Vehhabi cihatçı Şeyh Muhammed el Ureyfi’yi ağırladı. Radikal görüşleri nedeniyle Birleşik Krallık ve İsviçre’ye girişi yasak olan, Şia ve Ehlibeyt mektebini şeytanî bir mezhep olarak tanımlayan, Suriye’de cihad çağrıları yaparken Mazlum Filistin halkına zulmeden İsrail hakkında ise İsrail sözcülüğü yapan ve IŞİD’i destekleyen Ureyfi, Uzungöl’de bir camide cuma hutbesi irad etti. Türkiye’deki camilerde cuma hutbelerinin tek merkezi Diyanet İşleri Başkanlığı’yken Ureyfi’nin cuma hutbesini hangi izin ve yetkiyle yaptığı henüz bilinmiyor.”

Haberdeki en ilginç ayrıntı ise Muhammed Ureyfi’nin Suriyeli “cihatçılara” müta nikâhını tavsiye etmesi. Burada sapla saman birbirine karıştırılmış durumda. Şii bir gelenek veya müta nikâhı Ureyfi gibi birisine mal edilmektedir.[2] Cumhuriyet gazetesi Şii bir geleneği Suudi Arabistanlı bir davetçiye mal etmekte bir beis ve sakınca görmüyor! Daha sonra Anadolu Ajansı’na yaptığı bir açıklamada Muhammed el Urfeyi bu tür haberleri baştan sona yalanlamıştır. Kendisi adına fake hesaplar üreten bazılarının bu tür ifadeleri kendisine mal ettiklerini ifade etmiştir.[3]  “Cihad nikâhı’ üzerinden bir linç girişiminde bulundular, bir bardak suda fırtına kopardılar.”

Bu hususta IŞİD ile Şiiler sabıkalı olmakla birlikte özellikle Esad rejimi taraftarları ile Şiiler Suriye’de çarpışanlara kara çalmak için bir cihad nikâhı deyimini üretmişlerdi. Bununla birlikte bu gibi cephelerde gizli niyetler taşıyanlar çıkabilir.

Muhâciru Ümmi Kays

Nitekim hadiste bu konu tavzih edilmiştir:“İki cephe karşılaştığında (birbiriyle karşı karşıya geldiğinde) melekler sahaya iner ve insanları mertebelerine ve niyetlerine göre tasnif eder. ‘Şu dünya, öteki hamiyet öbürü de  asabiyet için çarpışır’ diye kayda geçerler.  ‘Sakın, şu Allah yolunda öldü’ demeyin. Kim Allah’ın sözünü yüceltmek ve i’layı kelimetullah için çarpışırsa o Allah katında, yolundadır.”

İbni Mesud  da bu meseleyi açarak şöyle söylemiştir: Kim bir şeyi murad ederek veya ulaşmak için hicret ederse ona kavuşur. Hicreti onadır. Bir adam bir kadını murad ederek hicret etti ve muradına ererek onunla evlendi. Aramızda onun ismi şöyle geçer ve söylenirdi: Ümmü Kays’ın muhaciri![4]

Dolayısıyla kişisel dürtüler umumu bağlamaz.   

Zakir Nike’in hayat serüveni

1965 yaşında Bombay’da tababetle meşgul olan bir ailede dünyaya gelen Zakir Nike ailesinin mesleğini sürdürmek üzere tıp tahsili görür.  Daha sonra Ahmet Deedat’ın talebesi olur ve tabiri caizse zamanla boynuz kulağı geçer. İslâmî tebliğ ve davet çalışmalarına ise 1993 yılında başlar ve ünü Hindistan sınırlarını aşar. Son yıllarını Malezya’da geçirir. Zaman zaman Türkiye’ye de kısa periyodlarla uğramaktadır. Özellikle de açık hava veya kapalı salon toplantılarda İslâm hakkında şüphelere temas etmekte ve engin bilgisiyle dinleyenlerini mest etmektedir. Bu da İslâm ile sorunu olanları gayza sevk etmektedir.  Malezya istiskal ederken hiçbir İslâm ülkesi kendisine kucak açmamakta ve Hindistan ve buna ilaveten de Malezya’daki yerel Hinduların tacizleriyle baş etmeye çalışmaktadır.

İslâm ülkeleri yüz çevirse de kıyamete dek Hakaik-i İslâmiye zamana ve mekana meydan okumaya devam edecektir.  


[1]-Tevbe, 9/32.

[2]-http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/112305/trabzonda-cihatci-suudi-seyhten-skandal-vaaz.html

[3]-https://www.timeturk.com/tr/2013/01/03/iste-suriye-hakkindaki-iftiriya-muhatabindan-cevap.html              

[4]-Mühimmetü’d Din el İslâmî, Muhammed Ferid Vecdi, Daru’l Basair, s: 91

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir