Abdulhakim İMAMOĞLU, Hüküm Dergisi 8. Sayı, Söyleşiler

İSLAM DÜNYASI’NIN SAYGIN ALİMLERİNDEN MUHAMMED SALİH EL-ĞURSİ (EKİNCİ): ŞİA’NIN HEDEFİNDE MÜSLÜMANLAR VAR

Hüküm: Türkiye’de ve İslam Âlemi’nde bir grup Şia’ya meşruiyet kazandırabilmek için televizyonlarda, gazetelerde Ehl-i Beyt mezhebi diyor. Diyorlar ki: “İslam’ın başından beri iki oluşum, iki menhec var. Biri Ehl-i Beyt, diğeri ise Ehl-i Sünnet’tir”. Yani Efendimiz’in () ailesini mezhep olarak gösteriyorlar. Böyle bir tesmiyenin İslam Ümmeti’nin varlığı açısından ne gibi mahzurları vardır? Ehl-i Beyt Mezhep mi, Aile mi?

M. Salih Ekinci: Bu mesele asıl olarak akideyle alakalıdır. İslam’ın bir tek akidesi vardır. O da Ehl-i Sünnet ’tir. Peygamberimiz (ﷺ) devamlı kendi sünnetine mülazemet etmeye teşvik etmiş ve bunu emretmiştir. Ehl-i Beyt ise sizin de ifade ettiğiniz gibi ailedir, bir mezhep, bir akide değildir. Ehl-i Beyt aile, ev halkı demektir. Başta Peygamber Efendimiz’in (ﷺ) hanımları Ehl-i Beyt’tir ve asıl Ehl-i Beyt de onlardır. Hz Ali’nin evlatları Ehl-i Beyt’e tebeiyet yoluyla girerler, asıl olarak değil. Zira “beyt” ev demektir, “Ehl-i Beyt” de ev halkı. Ev halkı kimlerdir? Ev halkı, ailedir.

Evet İslam’ın tek bir akidesi vardır. Peygamber (ﷺ) de bunu beyan etmiştir: “Men amile amelen leyse aleyhi emruna fehuve reddun.”, Yani Allah Resulü’nün (ﷺ) sünnetine muhalif olan her şey merduttur. “Men şezze şezze finnâr” ayrılan ateşe ayrılır. O’na muhalif olan her şey bidattir, bidat ise dalâlettir. Peygamber (ﷺ) Ehl-i Beyt’e ayrı bir şey mi söylemiştir? Hayır. Zira ortada onun insanlara tebliğ ettiği İslam vardır. O bunu tebliğ etmek için gönderilmiştir.

Şimdi birbirine zıtmış gibi, “Bir Ehl-i Sünnet; bir de Ehl-i Beyt var” demek haşa, “Peygamber (ﷺ) zıt iki tane akide getirmiştir.” demek olur. Ehl-i Beyt’e özel bir akide yoktur. Sahih hadiste geçer, Hz Ali’ye sordular: “Helhassakum Rasulullâhi bi şeyin dûne-n nâs” Allâh Resulü (ﷺ) insanlar dışında size özel bir şey söyledi mi? O da cevaben: “Hayır, ancak şu kılıcımın kınındaki birkaç söz var.” buyurdu. Oradan bir kâğıt çıkardı ki, içerisinde diyet vesaire ilgili dört mesele vardı. Devamla buyurdu ki: “Ancak Allah Teâlâ bir kuluna özel bir anlayış verebilir.” Sonuç olarak Peygamberimiz (ﷺ) Ehl-i Beyt’e bir şey tahsis etmemiştir ve etmesi de söz konusu olamaz.

Şia’nın Kavramlar Üzerinde Oynaması

Hüküm: Şia kendi varlığını Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’le isbat edemeyince, kavramlar üzerinde oynayıp, “Ehl-i Beyt” nisbesiyle kendine meşruiyet kazandırma yoluna mı giriyor?

M. Salih Ekinci: Tabii aynen öyledir. Kendilerine meşruiyet kazandırabilmek için Ehl-i Beyt tabirini kullanıyorlar. Fakat haddi zatında ilmî bir şekilde de bunu ispat edebilme imkânları yoktur. Zaten Ehl-i Beyt’in büyük âlimleri, hep Ehl-i Sünnet idiler, hepsi bizim de imamlarımızdır. Onlar Şia’nın akide mevzuu saydığı hiçbir şeye inanmamışlar, bilakis onları tamamen reddetmişlerdir. Ancak Şia bunları maske olarak kullanıyor. Çünkü Ehl-i Beyt dendiği zaman Müslümanların hissiyatı kabarıyor.

Ayrıca, Şia’ya göre Ehl-i Beyt mezhep kabul edilemez. Çünkü mezhep belli bir sisteme göre yapılan ictihatlar bütünüdür. Dolayısıyla hata ve doğruya ihtimali olan şeydir. Onların inancına göre ise Ehl-i Beyt fertlerine vahiy geliyordu, melekler iniyordu. Onlar peygamberlerden daha üstündü. Bu imamlar peygamberlerden daha üstün ve onlara vahiy de geliyorsa onların mezhebi değil ayrı dinleri olur. Bu inanç Efendimiz’in (ﷺ) hâtem-i enbiya (son peygamber) olmasına aykırıdır. Evet, nübüvvet tabirini kullanmıyorlar, ama temel kitaplarına baktığınız zaman imamlarını peygamberlerden üstün addediyorlar, neredeyse ulûhiyet makamına çıkarıyorlar. Humeyni, “Hükûme-i İslâmiyye”sinde diyor ki: “Şuna inanmak mezhebimizin zaruriyyatındandır ki, imamlarımız için makam-ı mahmud, çok yüce bir mertebe ve tekvini hilafet vardır. O makama ne gönderilmiş bir peygamber ne de mukarreb bir melek ulaşabilir. Bunun aynısı Fatıma için de sabittir.” Ulûhiyettir bu! Her ne kadar bu Humeyni’nin kitabında yazıyor olsa da o bunu Şia’nın asıl temel kitaplarından alıyor.

Şia’nın Kurucu İsmi: İbn Sebe

Hüküm: Hocam, Şia’nın Kur’an-ı Hakîm’e ve Sünnet’e aykırı akidevi görüşleri olduğuna göre, bu mezhebin tek isnat merkezi İbn Sebe’dir denebilir mi? Fakat onlar tarihte böyle birinin yaşamadığını iddia ediyorlar.

M. Salih Ekinci: Zaten bütün tarihçiler bu konuda ittifak etmiştir ki Şia’nın kaynağı Yahudiler’dir, İbn Sebe’dir. Tüm tarih kitapları onun gerçek bir şahsiyet olduğunu söylüyor. Muhal farz, kabul edelim ki İbn Sebe yoktur, bu durumda İslam’a aykırı esaslar için başka bir ecnebi kaynak bulmak gerekir. Adı ister İbn Sebe, ister İbn Adem olsun, bizim için önemli olan isim değil, bu itikadın İslam kaynaklı olup olmadığıdır.

Takiyye

Hüküm: Şia’ya göre on iki imama inanmak imanın şartlarındandır. Buna göre Ehl-i Sünnet’in tamamı kâfir olur. Bu kabulle, Humeyni’den sonra slogan haine gelen, “la şi‘iyye la sünniye vahde vahde islamiyye/ne şiilik ne sünnilik yaşasın İslam birliği” sözü yan yana getirildiğinde ne demeli, bu nasıl cem edilmeli, edilebilir mi?

M. Salih Ekinci: Bunların akidesini ne akıl kabul eder, ne de nakil. İkisi de reddeder. Neden? Mesela diyorlar ki, halifelik Hz Ali’nin hakkıydı, diğer sahabeler ona zulmettiler. Madem öyle, neden Hz Ali hilafeti iddia edip karşılarına çıkıp hakkını aramadı, niçin Hz Ebu Bekir’e biat etti? Çare nedir? “Ali takiyye yaptı” demektir. Bu mezhep varlığını takiyye yaparak korudu. Hz. Hasan niçin hilafeti onlara göre en kötü insan olan Hz Muaviye’ye teslim etti? Takiyye yaptı. Ondan sonra gelenlerin hiç biri hilafet iddia etmediler. Hepsi için de “takiyye yaptı” diyorlar. Bu takiyye sayesinde Şia, mezhebi birbirine bağlayıp yapıştırıyor, ayakta tutmaya çalışıyor. Takiyye onlara göre dinin temelidir. “Men la takiyyete lehu la dine lehu/Takkiyesi olmayanın dini de yoktur” diyorlar. Hz Cafer’e de, “et-takiyyetü dinî ve dinü âbâî/takiyye benim ve dedelerimin dinidir.” sözünü nispet ediyorlar. Takiyye yoluyla her şeyi yapabiliyorlar. Bundan dolayı hiçbir zaman bir Şii’ye güvenilmez. Bundan dolayı Arapça darbı meselde denir ki “Fulanun ekzebü minrâfizî/filan adam bir rafiziden (şiiden) daha yalancıdır”. Hatta eskiden Türkçede de bir mesel vardı, denirdi ki: “Bu adam acemden daha yalancıdır”. Acem denilince onlar kastedilirdi. Bunların hiçbir dediğine güvenilmez, çünkü takiyye bunlara göre esastır. Böyle olunca onların hangi sözüne güveneceksiniz? Takiyye bunların kişiliklerini bozmuş. Bunlarda iki temel sorun var: Güven ve iffet. Takiyye yapınca güven, mut’a yapınca iffet diye bir şey kalmıyor.

Humeyni de bu birlik sloganlarıyla başa geçti, ama amelde baktığınız zaman evet “la sünniye/sünnilik yok” sözü doğru fakat sonuna kadar Şiilik var. Bunlar tarihte hep Sünnilerin en büyük düşmanı olmuşlardır. Şimdiki olaylarda, on binlerce hatta yüzbinlerce Sünni’nin katledilmesi hep Humeyni’nin fitnesidir. Humeyni gelmeseydi bu fitneler olmayacaktı.

Şia’nın, Haçlı ve Moğol Saldırılarındaki Rolü

Hüküm: Şia’nın tarihi süreciyle alakalı neler söylersiniz. Ümmete karşı Haçlı ve Moğollar’la ittifak etmeleri hakkında neler söylersiniz?

M. Salih Ekinci: Burada çok önemli bir noktaya temas ettiniz. Moğollar tarihi verilere göre kırk milyon insan öldürdüler. Haydi, bu sayı kırk değil de, yirmi veya on olsun! Müslümanların nüfusunun seksen milyon bile olmadığı bir tarihte yapılan bu katliam büyük bir yıkımdır. İslam âleminin yarısını yok ettiler. Kimin iştirakiyle? Nasiruddin et-Tûsî’nin. Et-Tûsî, Hulagü’nün veziriydi; ona akıl verirdi. Onun teşvikiyle bu işler yapılmıştır. Diğer taraftan o zamanın halifesi olan Mustasım’ın veziri İbn el-Alkamî de Şii’ydi. Mustasım saf bir insandı. İpler vezirinin elindeydi. Bu vezir Hulagü’yle anlaşır, “Siz gelin, ben sahayı boşaltacağım, askeri dağıtacağım, siz buyurun gelin” der. Nasiruddin et-Tûsî, Şiilerin en büyük hocalarından biridir, hatta mutlak olarak “Hoca” tabirini kullandıklarında onu kastederler. Yani bir taraftan İbn el-Alkamî, diğer taraftan Nasiruddin et-Tûsî Hulagü’ye yardımcı olur. Güya niyetleri Sünni devleti yıkıp Şii bir devlet kurmaktı. Fakat Hulagü geldi, o zaman Bağdat’ta iki milyon insan yaşıyordu, iki milyon insanı öldürdü. Ne Şiilik kaldı, ne Sünnilik kaldı. İslam âleminin ilim irfan hazineleri olan kütüphaneleri Dicle’ye attılar, nehir günlerce mürekkep aktı, geriye kalan kitapları hamamlarda kırk gün yaktılar. Bu olayın müsebbibi Şiilerdir. Humeyni’nin Hükûme-i İslâmiyye’de konuyla alakalı iki sözü var. Birinde diyor ki: “Benim gibi fukara bir insanın ölümünde ne zarar var, ancak Nasiruddin et-Tûsî gibi büyük insanların ölümünde büyük zarar vardır.” Hâlbuki bu adamın yaptığı iş belli. Yani sanki Humeyni demek istiyor ki şayet et-Tûsî ölmeseydi tüm Sünnileri yok edeceklerdi, bir şey bırakmayacaklardı. Kitabın başka bir yerinde de şöyle diyor: “Küfür hükümetinde görev almak insanın hayatına mâl olsa da caiz değildir. Ancak Nasiruddin et-Tûsî gibi “İslam maslahatı için olursa caizdir.” Peki, bunun Hulagü’nün yanında yer almasında İslam’ın ne maslahatı vardı?

Sonra haçlılar saldırdığı zaman bunlar Selahaddin-i Eyyubi’nin ordularına karşı savaşırlar. Fatımi devleti zamanında Şiiler haçlılarla birleşir ve Ehl-i Sünnet’e karşı mücadele verirler. Bundan dolayı Selahaddin-i Eyyubi anladı ki bu meseleyi çözmeden İslam âlemi birleşemez ve ayakta duramaz. O yüzden ilk yaptığı iş Fatımi devletini yok etmek oldu. Ondan sonra ancak Kudüs’ü fethedebildi.

Yavuz Sultan’ın Kılıcı, İdris Bitlisi’nin Sözü

Hüküm: Hocam Şah İsmail ve şurekasının sadece Anadolu’da elli bin Sünni’yi katlettiği telaffuz ediliyor. O yıllarda Osmanlı bunlarla mücadele edemiyor. Sonra Yavuz Sultan Selim geliyor. Ehl-i Sünnet’i tehdit eden büyük tehlikeyi ortadan kaldırıyor. Bu gün gelinen süreçte Yavuz’a hakaret ediyorlar, Şiileri katletti diyorlar. Şeyhülislam Zembilli Ali Cemali Efendi’yi “Müslümanı Müslümanla savaşa sürükledi” diye eleştiriyorlar. Ulema neden böyle bir fetva verdi, neden Yavuz Sultan ilk olarak Çaldıran’a gitti?

M. Salih Ekinci: Efendim Arapların meşhur bir sözü vardır: “Mâ eşbehe-l yevme bi-l bâriha/bugün düne ne kadar da benziyor.” Aynı sıkıntıları bu asırda da yaşıyoruz. İran, bugün tüm Ehl-i Sünnet’i yok etmeye çalışıyor; Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da on binlerce müslümanı şehit etti, yüzbinlerce insanı tehcire zorladı. Biri çıkıp da “Bu Şiiler Müslümanlara zulmediyor” deyince, müslümanlar arasında ihtilaf çıkarmakla suçlanıyor. Yahu bizi yok ediyorlar, Ehl-i Sünnet’i yok ediyorlar, buna karşı suskun mu kalalım, bunların bize yaptıklarını anlatmayalım mı? Yavuz Sultan zamanındaki olaylar da aynen böyleydi. O zaman da Safeviler, Ehl-i Sünneti yok etmeye gayret ediyordu. Onbinlerce insanı öldürdü veya şiileştirdiler. Tarihte hep böyledir, onlar idareye geldikleri zaman hep Ehl-i Sünnet’e karşı saldırıya geçmişlerdir.

Tehdit yoluyla Sünni halkı şiileştirme yoluna gitmişlerdir. İran’da Şiilerin sayısı yüzde beş var ya da yoktu. O mıntıkanın kahir ekseriyeti Sünni ve Şafiiydi. Fakat Safeviler onların bir kısmını öldürdü bir kısmını da zorla şiileştirdi.

Yavuz’un yaptığı ise İslam’ı müdafaadır. Ümmeti müdafaa etmese miydi? Ulema demiştir ki: “Yavuz Selim’in kılıcı ile İdris Bitlisî’nin sözleri olmasaydı Anadolu tamamen Şii olurdu.” Bu iki zat, Şiiliğin Anadolu’ya hâkim olmasına engel olmuştur.

 Ulema’nın Şîa’ya Karşı Tavrı

Birde sadece Zembilli Ali Cemali Efendi değil, Şiilere karşı mücadele etmeye eskiden beri ulema fetva vermiştir, bugün de veriyor, fetva vermeyecek âlim de yoktur. Efendimiz buyuruyor ki: “Kim malını, nefsini veya ırzını korumak için mücadele eder de ölürse şehittir”. Eskiden yaptıkları gibi bugün de Suriye’de ve Irak’ta bunlar hem mala, hem cana, hem ırza tecavüz ediyorlar. Bu gün Suriye’de ve Irak’ta Şiilere karşı Ehl-i Sünnet’i müdafaa etmek her Müslümana vaciptir. Akidemizi, dinimizi, imanımızı müdafaa etmezsek varlığımızın ne anlamı var? İbn Teymiyye’de “Fetava-i Kübra”da iki ayrı yerde Şiilerle alakalı fetvasında der ki “Şiiler Müslümanları tehdit edebilecek bir kuvvet teşkil ederse bunlarla savaşmak vaciptir.”

Ehl-i Sünnet Kucaklar, Şia Katleder

Tabii burada şuna da dikkat çekmek gerekiyor ki Ehl-i Sünnet ne zaman idareye geçtiyse -ki İslam âleminin yüzde doksandan fazlası Sünnilerin idaresinde olmuştur- Şiilere hakaret edildiği, onlara haksızlık yapıldığı, hak-hukukta onlarla Sünniler arasında bir fark gözetildiği hiçbir zaman olmamıştır. Ancak ve ancak onlardan bir saldırı gelirse halk veya devlet olarak Ehl-i Sünnet kendini müdafaa etmiş, onları te’dip etmiştir. Bu, sadece Şiiler için değil, Mutezile ve diğer mezheplerin mensupları içinde böyledir. Onlarda hür yaşamış, ilmi münakaşalar, mücadeleler yapmış, mezheplerini yaymıştır. Fakat ne zaman bunlar idareyi eline aldıysa hep Ehl-i Sünnet’e karşı saldırıya geçip zarar verdiler. Şiiler de aynen böyledir. Büyük fitnelere, ihtilaflara ve savaşlara sebep olmuşlardır. Ehl-i Sünnet farklılıklara tahammül ediyor fakat onlar kimseyi tahammül edemiyor. Tahammülü bırakın, Sünni’nin akidesini, hatta varlığını bile kabul etmiyorlar.

Şia’nın Hedefinde Allah Resulü (ﷺ) Var

Hüküm: Hocam, söylediklerinizden Şia’nın dini bir meşrep değil de sanki siyasi bir hareket olduğu anlaşılıyor. Böyle mi anlamak lazım?

M. Salih Ekinci: Şia ayrı bir şeydir. Çünkü menşei yabancıdır, kaynağı Cenab-ı Hakk’ın indirdiği, Peygamber’in getirdiği Kitap ve Sünnet değildir. Şia, İslam dışı gruplar tarafından iki gayeye mebni olarak kurulmuştur. Birincisi Müslümanlar arasında tefrika ve fitne oluşturmak, ikincisi ise Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında ki İslam’ın hızlı yayılmasını engellemektir. Yani İslam’ı tahrif etmek için kurulmuştur. Nasıl ki Pavlus Hristiyanlığı tahrif etti ve Hz. İsa ile dinin alakasını tamamen kopardı, bunlar da İslam’ı Allah Resulü (ﷺ) ve sahabeden uzaklaştırdı. İbn-i Sebe ikinci Pavlus’tur. İmam Malik’in buyurduğu gibi bu batıl mezhebi kuranların asıl gayesi Peygamber’i (ﷺ) kötülemektir. Fakat bunu açıkça yapamadıklarından O’na en yakın insanlar olan sahabe için “Bunlar en kötü insanlardır” diyorlar. Böylece insanların zihnine Efendimiz’in (ﷺ) de kötü biri olduğu kabulünü yerleştirmeyi hedefliyorlar. “liyukâle raculun sû’ lehu eshabun sû’/ne kötü bir adamdı ki böyle kötü ashabı var, iyi biri olsaydı arkadaşları da iyi olurdu” densin diye böyle yapıyorlar. Bu ictimaî bir kuraldır, herkes kendine göre bir nesil yetiştirir. Eğer Peygamber’in (ﷺ) en yakınları ve yetiştirdiği nesil Şiilerin iddia ettiği gibi tarihte görülen en hain ve en kötü nesil ise, o zaman kötülüğün başında -haşa ve kella- Peygamber (ﷺ) vardır, çünkü hain adamlar yetiştirmiş demek olur. Böyle bir Peygamber olur mu? Eğer Peygamber ise, mahlûkatın en üstünü ise, yetiştirdiği nesil de en üstün nesil olması lazım. Bu yüzden Şia’nın hedefinde Efendimiz (ﷺ) var, bütün müslümanlar var.

Irak’ta Alim Kalmadı

Hüküm: Hocam, zahirde ABD İran’la düşman gibi görünüyor. Fakat aynı ABD işgal ettiği Irak’ı çekilirken Şiilere teslim etti ve şu anda Irak’ta Sünnilere büyük bir zulüm var. Bu konuda neler söylersiniz?

M. Salih Ekinci: Geçenlerde Iraklı bir zat aradı, İstanbul’a bir miktar talebe getireceğini ve bir ay onlara ders vermemi istedi. Neredeyse Irak’ta Ehl-i Sünnet âlimi kalmadı dedi. Şiiler’in Bağdat’ta sadece bir ay içinde yüz kırk tane âlimi öldürdüğünü söyledi. Malumunuz, Bağdat’ın çoğunluğu Ehl-i Sünnet idi, şu anda Ehl-i Sünnet azınlıktır. Ya katledildi ya da korkutularak tehcire zorlandı. Bütün bunlar İran’ın desteğiyle yapılmaktadır. Maksatları hükümetin hep Şiilerin elinde kalmasını sağlamak. Dünyadaki tüm şer güçler de buna seyirci kalıyor, hatta destek oluyor. Çünkü idare Şia’nın elinde bulunduğu müddetçe fitne, kargaşa ve savaş devam edecek. Bu ise onlar için İslam’a karşı çok büyük bir zaferdir.

Fransa ve Humeyni

Çok önemli başka bir noktaya değinmek istiyorum. Humeyni İran’a gelmeden evvel nerede yaşıyordu? Fransa’da. Hedefi neydi, niçin çalışıyordu? İran laik bir devletti. Laik bir yönetimi yıkıp yerine -güya- Şer’i, İslamî bir yönetim kuracaktı. Peki, Fransa? Laikliğin beşiği? Evet, laiklik ilk olarak orada doğdu. Ayrıca Fransa haçlıların da babasıdır. Nasıl olur da böyle bir devlet Humeyni’nin İran’da laikliği yıkacağını ve -güya- Şeriat’a bağı bir devlet kuracağını bildiği halde onu hem muhafaza eder ve hem de özel bir uçakla Tahran’a gönderir? Evet, Fransa çok iyi biliyordu ki kurulacak olan Şer’i bir devlet değildir. Ayrıca bu yeni devlet İslam âlemi için bir fitne olacak, bitmeyen savaşlara sebep olacak. Bu yüzden Humeyni’yi kendi uçaklarıyla Tahran’a gönderdiler ve orada yeni bir devlet kurmasına izin verdiler. Batılılar hiçbir zaman Şeriat’a bağlı Sünni bir devletin kurulmasına izin vermezler. Tabii onların ihtiyarı dışında kurulacak olursa o ayrı. Neden böyle? Çünkü Sünni devlet birleştiricidir, hem Müslümanların yüzde doksanı Sünni’dir. Şii devleti ise fitnedir. Batı için esas olan fitnenin olmasıdır. Kurucunun Humeyni, nizamın ise “Şeriat” olması çok önemli değildir.

Hüküm: Hocam bütün bu söylediklerinizden hareketle, “Eğer İran’da bugün hala Şah rejimi olsaydı, ortada ideolojisini yaymak için uğraşan mutaassıp bir Şia devleti olmayacak, dolayısıyla da Irak’ta, Suriye’de, Lübnan ve Pakistan’da bu kadar Müslüman kanı akmayacaktı.” diyebilir miyiz?

Bütün Planlar “İttihad-ı İslam”ı Engellemeye Yönelik

M. Salih Ekinci: Fitnenin başı Humeyni’dir. Irak, Suriye, Lübnan ve hatta Afganistan’daki birçok kargaşanın sebebi O ve İran’dır. Afganistan’da ABD İran’la birlikte hareket edip, Ehl-i Sünnet’i yok etmeye gayret ediyor. İran, mücahitlerle alakalı istihbarat yapıp, elde ettiği bilgileri birlikte çalıştığı Yemen istihbaratı vasıtasıyla Amerika’ya iletiyor.

Bugün İran, Batı ve İsrail Ehl-i Sünnet’e karşı ittifak içindedir. Bundan dolayıdır ki İran’ın Suriye’de yaptıklarına göz yumuyorlar. Yoksa bir devletin gidip de başka bir devlette savaşmasına uluslararası hukuk müsaade eder mi? Hizbullah açıkça savaşıyor, kimse itiraz etmiyor. İsrail zaten teşvik ediyor, ABD de göz yumuyor. Türkiye’deki kargaşalar, son hadiseler de o planın bir parçasıdır, keza Mısır’daki darbe de. Plan aynı, Türkiye, Suriye, Mısır ve Libya… Bunlar, Ehl-i Sünnet’in iktidara gelip “ittihad-ı İslam”ı tesis etmesinden kaygı duyuyorlar. Bütün planları bunu engellemek üzerine yapmaktalar.

Mushaf-ı Fatıma Uydurması

Hüküm: Nehcü-l Belâğa ile alakalı neler söylersiniz?

M. Salih Ekinci: Nehcü-l Belâğa’nın ne aslı, ne esası, ne de senedi vardır. Ancak içinde az da olsa Hz. Ali’nin bazı kelamları var. Bunlara eklemeler yapılıp, bir kitap yazılmış. Tabii, kitap çok beliğ, çok edebîdir. Tıpkı Makamât-ı Hariri gibi. Bu nazarla bakınca faydalıdır. Fakat ilmi olarak Hz Ali’ye isnadı kabul edilemez. Bu konuyla alakalı Sahabe Dönemi isimli kitabımda malumat vardır.

Fakat şu da enteresandır ki, Humeyni Vasiyetinde şöyle der: “İftihar ediyoruz ki Nehcü-l Belâğa gibi bir kitabımız var ve yine iftihar ediyoruz ki Mushaf-ı Fatıma’mız var.” Peki, Mushaf-ı Fatıma nedir? İddia ediyorlar ki, Peygamber (ﷺ) dünyadan irtihal ettikten sonra Hz Fatıma’ya vahiy gelirdi, Hz Ali de o vahyi yazardı. İddiaya göre o yazılan kitap, Kur’an’ın üç misli kadardır ve içinde Kur’an’da olan hiçbir harf yoktur. Böyle inanıyorlar, buna göre –haşa- Hz Fatıma da bir peygamber, Hz Muhammed (ﷺ) de hâtem-i enbiya değildir. Bunu Humeyni en son yazmış olduğu vasiyetinde söylüyor.

Hüküm: Hocam, tüm bu fitnelere rağmen İttihad-ı İslam hakkında fikriniz nedir? Ehl-i Sünnet siyaseten yeniden bir araya gelebilecek midir?

M. Salih Ekinci: Bu şüphesiz olacaktır. Fakat önünde engeller var. Zira Şia başta olmak üzere Batılı güçler buna mani olmak için bütün güçlerini seferber etmektedir. Fakat Allah Teâlâ takdir etmiştir, bu yakında olacaktır. Bunun ilk adımı Türkiye’de atılmıştır, sonra Tunus’ta, ardından Mısır’da. Suriye’de yaşananlar da bunun bir parçasıdır. Fakat Allah Teala’nın vadi var, nurunu tamamlayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir