Hüküm Dergisi 8. Sayı, Makaleler, Recep YILDIZ

İSLAM BAHARI KIŞTAN SONRA GELİR

Kametleri farklı olsa da her asrın rabbanîleri vardır. İlimde, fikirde, siyasette toparlanma onların hamleleriyle olur, Gazzalî, Ahmed Faruk Serhendî onların arasından çıkar. Bu yüzden bütün ulu hocalar gibi Hasan el-Bennâ da söze, “Kûnû Rabbâniyyîn/Rabbaniler olunuz.” (3/79) diye başlar, kardeşlerine bütün olurlar içerisinde asıl olarak ne olmaları gerektiğini bu ayetle anlatırdı. Belaları ilk rabbaniler göğüsler, onlar Yasir’e, onlar Bilal b.Rebah’a halef olur, “Kim var?” diye seslenilince ilk olarak onlar öne çıkar, onlar en zor vazifelere talib olur, onlar sıcak yaz günlerinde irade sınavına alındığında ancak müsaade edildiği kadar su içer ve bu halde büyük ordularla karşılaştıklarında Talut’un tarafını terk etmeyip, “Rabbimiz bize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl, kafirlere karşı bize yardım et.” (2/250) diye niyazda bulunur. Onlar, maddi mikyasa değil, iradesi bütün iradelere galib olan Allah Azze ve Celle’ye itimat eder.

Pek çok peygamberin yanında rabbaniler vardı. Gevşemeden, korkmadan, küfür şebekesine baş eğmeden cihad eden rabbaniler… Sonra rabbanilik sahabede tecelli etti. Öyle ki pek çoğu rabbanilik adına, bir daha geri dönmemek üzere son menzili cennet olan seferlere çıktı. Ya Küfe gibi yeni şehirler kurdu ya da Şam gibi kurulu şehirlere İslam ruhunu aşıladılar. Onlar tanınınca, Küfe İbn Mesud’un ilim, Şam da Halid’in cihad ve Bilal’in irade ahlakıyla imtizac etti.

Patani’den Adeviyye’ye Sekînet Hattı

Yeni şehirlerde çocuklar sahabeyle büyüdü. Rabbanilik bir anda yüzbinlerle temsil edildi. Tabiûn, tebe-i tabiîn sahabeden ilham aldı. Selahaddin, Fatih Sultan, Abdulhamid, İmam Şamil, Hasan el-Benna yaşadıkları dönemlerde rabbaniliği temsil etti. Bu gün Bilad-ı Şam’da, Arakan’da, Moro’da, Sincan’da, Afganistan’da, Filistin’de onlar direnmekte. Rabiatü’l-Adeviyye meydanında da onlar, “Allah’a secde eden başlar, Firavunların karşısında eğilmeyecek.” diye haykırmakta.

Rabbanilerin en müessir silahının sabır ve namaz olduğunu göremeyen küfür yobazları, Tahrir’deki güruhla siyasi netice alacağını düşündü, onları Mısır’ın yekünü gibi gösterip darbeye meşruiyet kazandırmaya çalıştı, her şeye rağmen başarısız olunca da silaha sarıldı. Silahla sınırları değiştirdikleri gibi yürekler üzerinde de oynama yapabileceklerini, istedikleri yöne çevirebileceklerini zannettiler. Asker meydana inince, yüreklerine semadan sekinet yağan her yaştan Müslüman da indi. İhvan-ı Müslümin Ramazan boyu Mısır meydanlarında sekinet çadırları kurdu. “Her yerde namaz, her yerde direniş” dedi.

Taksim’den Eli Boş Dönenler

Ajanslar darbeden hemen sonra Müslümanların büyük bir hezimet yaşadığını, gençlerin berberlere koşup İhvan’a/ İslam’a aidiyetin işareti olan sakallarını kestiklerini(!) haber yaptı. Haberi Müslümanlara yakınlıklarıyla bilinen haber siteleri de manşetten verdi. Taksim’de aradıklarını bulamayanlar, bu haberi okudukça keyif aldı, yeni kaos planlarına dair umutları yeşerdi. Taksim’den eli boş dönenler “Her Yer Tahrir” diye nara attı, tencere tava çaldı.

Sakal kesme haberini yayımlayanlar, bununla ya Müslümanlara, “İşte sonunuz böyle olacak” diye mesaj vermekteydi ya da bir muhabir masabaşı bir haber ve uydurma bir fotoğrafla bütün site editörlerini oyuna getirmişti.

Habere atılan başlık ve yapılan yorumlara bakıldığında yayıncıların Türkiye Müslümanlarına, “Ey Gericiler! Sizin de sonunuz böyle olacak.” mesajı verme niyetinde oldukları açıktı.

Küfür yobazları, kardeşleri paletler altında ezilirken ya da namaz safında katledilirken, onlarla alakası olmadığını ilan eden, kendi dünyasına çekilen “bana ne” diyen, korkudan sakallarını kesen bir taife bekliyordu. Bulur gibi olunca surura gark oldular. Bulut görünce yağmur yağdı diye ilan eden adam gibiydiler. “Bu iş buraya kadar” dediler. Onlara göre, İslam öz yurdunda ebediyyen mahkum olmuştu, bir daha hüküm ferma edemezdi.

Küfür yobazları, bir kaldırım taşlarını söken, molotof atan, millet malını yağmalayan Taksim soytarılarına, bir de namaz saflarındaki Müslümanlara baktı. Taksim, hukuk tanımazlığı, namaz ise teslimiyeti resmetmekteydi. Sakal kesme haberini verirken şüphesiz bu okuma biçimi de etkili olmuştu.

Yanlış ve Yalan Yobazları

İslam düşmanlığı bunları yanlış ve yalan yobazına dönüştürdü. Eğer bir defa manasını müdrik bir halde namaz safında dursalardı, göreceklerdi ellerini bağlayan müminler, “İlahlar/güç merkezleri büyüktür.” demiyor; onlar Allah u Ekber/ Allah en büyüktür.” diyor. Dolayısıyla bununla ellerini sadece O’nun huzurunda bağlayacaklarını da ilan ediyorlar. Allahu Ekber, azametin sadece O’na ait olduğunun, O’na isyan olan yerde kula itaat edilmeyeceğinin ilanı demekti.

Pir-i fâni ile pireyi birbirine karıştıracak kadar yaşadığı toprakların lügatına yabancı olan, istihza ederken cehaletini ilan edip kendini pespaye bir varlık konumuna düşüren küfür taifesi, ümmetin hezimet haberine sevinemedi, erken açıp tez soldu. İslam ikliminden habersiz manşet atanlar, tanklar arasından geçip meydanları dolduran rabbanileri görünce kar yedi, dolu yedi. Ne olup bittiğini anlayamadı. Ümmetin ruh dünyasına yabancı olanlar, duruşunu doğru yorumlayamadı. Çünkü onlar, idam edilirken, “Şimdi yerinde Muhammed’in olmasını ister miydin?” diye sorulduğunda, “Değil Onun benim yerimde olmasını istemek, olduğu yerde ayağına diken batmasına dahi gönlüm razı olmaz.” diyen Zeyd b. Desine’den habersizdi. Galatasaray’da, Robert Kolej’inde kilise çıkışlı hocalardan ders okuyanlar tabi ki, Hz. İsa’nın en yakınında yer almasına rağmen, İsa aranırken kendisine, “İsa’yı tanıyor musun?” diye sorulduğunda üç defa da hayır cevabını veren Petrus’la Müslüman ruhları birbirine karıştıracaktı.

Saçlarım Adedince Başım Olsa

Bir anda uzaklar yakın oldu, meydanlardan küfür yobazlarına milyonlarca tekzib gitti. “Tanklar bedenimi çiğner fakat ruhumu asla” diyen Halid İslambuliler demir parmaklıklar arkasından ses verdi. Adeviyye’deki dev kürsüde Bediuzzaman’ın şu sözleri okundu: “Başımdaki saçlarım adedince başım bulunsa ve hergün biri kesilse, zındıkaya ve dâlate teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslamiyet’e hiyanet etmem, hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başımı zalimlere eğmem.”

Meydanda, idamdan önce davasını terk etmesi hususunda kendisine baskı yapılan, “Kurtulman için Abdunnasır’dan özür dileyen iki satırlık bir yazı kaleme alman kafi” denilen Seyyid Kutup da, kız kardeşi Hamide’ye söyledikleriyle yâd edildi: “… Kardeşim! Ömürler Allah Azze ve Celle’nin tasarrufundadır. Onlar hayatıma hükmedemez, ne ömrümü uzatmaya, ne de kısaltmaya kadirdirler. Her şey Onun kudret elindedir. Bütün bunların hesabını soracak olan Allah Teala onları çepeçevre kuşatmıştır.”

27 Temmuz katliamından sonra Sisi tarafından yapılan tehditkar açıklamalara, İhvan’ın izzetli tavrı sanki İslam Şehidi’nin son sözleri gibiydi: “Allah Teala’nın rızasını kazanmak için yaptıklarımdan dolayı asla özür dilemem, batıldan merhamet dileyecek kadar küçülemem.” Bu uğurda idam ya da başka yolla gelecek şehadeti yine Seyyid Kutup gibi istikbal edecek, onlara dair yeni katliam talimatları verildiğinde İslam Şehidi gibi: “Elhamdülillah, buna nail olabilmek için tam on beş yıl çalıştım.” diyeceklerdi.

Seyyid Kutub demir parmaklıklar arkasında bütün İslam meydanları gibi Rabiatü’l-Adeviyye’yi de teselli etmekteydi:

Kardeşim sen parmaklıklar arkasında olsan da hürsün.

Kardeşim sen prangalara vurulsan da hürsün.

Sen Allah’a bağlandığın zaman,

Sana kölelerin tuzağı ne zarar verebilir ki?

Onlar, idam kararı yüzüne okunduğunda hamdeden Abdulkadir Avde’nin öğrencileriydi: “Ben Allah Azze ve Celle’ye gidiyorum. İster yatağımda, ister savaş alanında, isterse de esir veya hür olarak öleyim ne önemi var ki? Bana şahadeti nasip eden Rabbim’e şükürler olsun. Şunu da bilin ki, gün gelecek kanımız devrimlerinizi boğacaktır.”

Sanki Mısır’daki rabbaniler, ulu hocaların ruhlarıyla aynı safta, başında ki sarığı çıkarması kendisine söylendiğinde karşıdaki darağacını seyrederken, “Bu sarık bu baştan ancak bu baş bedenden ayrılınca çıkar.” diyen ulu hocaları dinliyor ve bütün küfür yobazlarına değil sakallarımızı kesmek, sakalımızın her bir teli adedince başımız olsa her gün birini alsanız yine sakallarımız kesilmeyecek, başlarımız zındıkaya eğilmeyecek, diyor.

Her yer Musalla, Her Yer Adeviyye

Mısır’da bütün şehir meydanları musalla oldu. Münafıklar Müslümanlardan ayrıldı. Ayrışma cihetiyle Uhud’u yaşadı meydanlar, Uhud’u yaşadı Mısır. Arap Baharı tam bu noktada İslam Baharı’na evrildi. Çünkü İslam Baharı kıştan sonra gelir. O, Bedir ve Uhud’un hediyesidir.

Allah Resulü (ﷺ) Medine sözleşmesine şehirdeki bütün unsurları dahil etmişti. Birlikte yaşayacaklardı. Fakat olmadı. Kısa zaman sonra Yahudi fitnesi baş gösterdi, Medine onlardan tasaffi etti, tasaffi ettikçe rabbanileşti. Fethi Mekke’yle bütün Hicaz’ı saran İslam Baharı o tasaffinin armağanıdır.

Medine Sözleşmesi’nden Tahrîr’e

Tahrîr, Medine sözleşmesi’ndeki tarafları içine aldı. Rabiatü’l-Adeviyye ise Uhud’u temsil etti. Orada Hamza vardı fakat İbn Übey yoktu.

Hüsnü Mübarek’i deviren Tahrîr, “özgürlük” isteyen kalabalıkları, Rabiatü’lAdeviyye ise Hakk’a inkiyat eden Müslümanları ağırladı. Tahrir halkların, Rabiatü’lAdeviyye ise ümmetin meydanı oldu. Bu yüzden biri sonbaharı, diğeri ise baharı resmetti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir