Halid İSTANBULLU, Hüküm Dergisi 5. Sayı, İhsan Şenocak

İRAN: HAYRA FREN ŞERRE MOTOR

Arap Baharı’yla bütün Müslümanlar itibar kazandı. Hapishanelerin kilitleri kırıldı. Demir yumruklar ezildi. Diktatörler gitti. Mazlumlar umutlandı. İslamî hareketlerin neredeyse tamamı değişimden yana tavır aldı. İran da, sürece dair müsbet beyanlarda bulundu, Tunus, Mısır ve Libya’daki değişimi, “İslamî diriliş” olarak niteledi.

Olaylar Bahreyn’e taşınınca İran sesini daha da yükseltti. İnsanları sokağa döktü. Yeni bir “Şii Devrim” için pek çok siyasi hamle yaptı fakat istediği sonucu alamadı. İnkılab rüzgarı yön değiştirip Suriye’yi etkisi altına alınca, İran ağız değiştirdi. “Ne Şiiyiz ne Sünni; Sadece Müslümanız.” diyen İran gitti, yerine mezhep menfaati için her nevi cinayeti meşru gören bir diktatör devlet geldi. Yanına aldığı muhipleriyle Suriye cihadını ABD’ye yamayarak itibarsızlaştırmaya çalıştı. Türkiye dahil pek çok İslam ülkesindeki iranseverler, Suriye’deki hürriyet talebinin esasen İran’a karşı başlatıldığını iddia etti. İran, bu iddiasıyla Suriye’nin hükmen kendi idaresinde olduğunu, siyasi sınırlarının Türkiye’yi İslam dünyasından koparan bir surette Akdeniz’e kadar uzandığını itiraf etmiş oldu. Türkiye’den de pek çok isim bu mesnedsiz iddia ve onun üzerine ibtina eden kara propagandanın taşeronluğunu yaptı.

İran, devrimden sonra, İslam Dünyası’nın genelinde yoğun bir şiileştirme faaliyeti içerisine girdi. Hemen her ülkeden pek çok öğrenciye Kum şehrinde eğitim verdi. Öğrenciler İran’a Sünnî gidip, Şii olarak döndü.

İslam Cumhuriyeti mi, Safevî Devleti mi?

Zahirde bütün Müslümanlarla kucaklaşan, onların sorunlarıyla yakından ilgilenen; gerçekte ise kendini Safevi Devleti yerinde gören ve siyasi oyunları bitmeyen bir İran vardı. Çift yönlülük pek çok insanda körlüğe yol açtı. Zalim bir devlet yıllarca, mağdur ve hakperest olarak algılandı.

İran, sürekli olarak Şii nüfusun azınlıkta olduğu Körfez Ülkeleri’nde ve belli bir yekuna tekabül ettiği Irak ve Bahreyn’de Şii Arapları tahrik etti. Malik’i vasıtasıyla Irak’ı Ehl-i Sünnet için yaşanmaz bir ülke haline getirdi. Müslümanların Bağdat’a girişçıkışları yasaklandı. Tunus ve Mısır’daki inkılabın yanı sıra Yemen, Bahreyn ve Fas gibi ülkelerdeki yürüyüşleri de destekleyen İran’ın dini lideri Ali Hamaney, Iraklıların hürriyet, adalet ve işgalin sona ermesi için yaptıkları yürüyüş ve gösterilerini yasaklayan bir fetva yayınladı.

Irak

Malikî’de ABD ve İran’dan aldığı güçle Irak’ta katliamlar yaptı. Oysa, Ümmet’in yüzde doksanına tekabül eden Ehl-i Sünnet, hakim olduğu coğrafyada -katliam şöyle dursun- Şia’ya karşı buyurgan bir tavır içinde dahi olmamıştı. Şiiler ve Sünniler birlikte huzur içerisinde yaşamıştı.

İran’ın, mezhep taassubu ve Safevi Devleti’nin siyasi mirasına sahip çıkma ısrarı, “ittihad-ı İslam” terkibiyle esasen ŞiiFars İmparatorluğu kurmayı kastettiğini ifşa etti. Irak’ta perde arkasında duran İran, Suriye’de rejim zayıflayınca en önde durdu; katliamı yönetti.

Sen Hâla Yaşıyor musun?

Şii nüfusun önemli bir bölümü Ayetullahların fetvalarına itimat edip asırlarca birlikte yaşadıkları Sünnilere ihanet etti. Militan unsurlar camilere saldırdı. Suriye’deki Sünni katliamı, verilen fetvaların(!) da etkisiyle bir ibadet (!) heyecanıyla yapıldı. Nüfus kağıdında Ebu Bekir, Ömer yazan Sünniler, “Sen hâla yaşıyor musun?” diye öldürüldü.

Emperyalistler, Arap Baharı’nı istedikleri istikamette yönetemeyince, İran unsurunu devreye alarak Arap Baharı’nın İslam Baharı’na dönüşmesine engel olmaya çalıştı. Ne var ki İran, bu emperyalist ödeve dört elle sarıldı. İttihad-ı İslam’dan bahseden İran, Suriye’de “hayra fren” oldu. Eğer hayra motor olabilseydi, İslam Dünyası’ndaki despot idarelerin tamamı bugün belki de yıkılmış olacaktı.

İran, bütün bunların uluslararası güçlerin nezaretinde olduğunu örtmeye çalıştı. Irak ve Suriye’deki rolüyle gururlandı. Bunları büyük politik zafer olarak gördü. ABD kontenjanında yönetime dahil olduğunu unutup kendini bölgenin lideri zannetti. Katliamlara devam ettikçe şımardı, şımardıkça zulmü genişledi. ABD’nin himayesinde algı yanılması yaşadı, Şii nüfusun İslam dünyası genelinde yüzde yedi olduğunu göremedi. Uluslararası güçler İslam dünyasından el çekmek zorunda kaldığında Ehl-i Sünnet’e ittiba etmekten başka alternatifi olmadığını göz ardı etti.

Bütün bunlara rağmen Şia içinde, hâla insafı elden bırakmayan, Şii Arapları Müslüman kardeşlerine karşı vefalı olmaya davet eden birkaç isim var… Hizbullah’ın eski genel sekreteri Subh’i et-Tufeylî’nin bu meyandaki çağrısı önemliydi; fakat ilgililer tarafından ciddiye alınmadı.

Şii Araplar’ın, İran politikalarının mucibince amel etme ısrarları onları daha da yalnızlaştıracak, neticede söndürülmesi zor siyasi bir ateşin içine savuracaktır. Bu durum İslam dünyasında azınlık olan Şiiler için akidevî olduğu kadar siyasi bir intihardır da.

İran’ın yönettiği bu siyasi intiharda ne Şiiler ne de Beşşar kazanacak. Suriye’de rejim düştüğünde Şii Araplar ortada kalacak. Bu durumda onları yine Ehl-i Sünnet akidesine bağlı Müslümanlar himaye edecektir.

Uluslararası güçlerin zayıfladığı ve Beşşar’ın düştüğü gün İran küçülerek tabi sınırlarına çekilecek. Onunla birlikte Ehl-i Sünnet’in desteğini alarak büyüyen Hizbullah da küçülecek… Emperyalistlerin himayesine mazhar olan İran, mezhepçilik yaparak hem kendine hem Şii Araplara hem de ümmete ihanet ettiğini o zaman daha iyi anlayacak…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir