Asuman KARAMUSTAFAOĞLU, Hüküm Dergisi 82. Sayı

İNSANIN MEDENİYETİ

Bir radyo programında spiker:

-“Doğanın çocuk nasip etmediği kişiye kısır diyoruz.” demişti.

Şaşırdım! Demek ki doğanın çocuk nasip edip edememe gibi bir gücü vardı… Düşündüm ve kendi kendime dedim ki: “Bunlar galiba bizim “Allah” dediğimiz zata “doğa” diyorlar! İyi de doğa yerine Allah deseler ne olur? Çok şey! Doğanın kitabı yok, gönderdiği bir elçisi, emri ve yasağı yok! Yani kimseye, etliye, sütlüye karışmıyor, haktan-hukuktan bahsetmiyor. Herkese alkol, kumar, rüşvet, faiz, zina, livata, hırsızlık (Kapitalist sistemin âdi hırsızlığa tenezzül etmeyecek kadar sözüm ona onurlu ve ahlaklı(!) hırsızları, hırsızlık çeşitleri var.), envai çeşit dalavere, zulüm, ana-baba ve kul hakkı mübah; namaz, zekat, oruç ve hac gibi ibadet isteyen de yok! Herkes her istediğini yapmakta serbest… Tabi insanları etkileyebilmek, inandırmak için de “Başkalarının hakkına girmediğiniz müddetçe özgürsünüz!” demeyi de ihmal etmezler. Hâlbuki başkalarının hakkına girmeden “özgür” olunamaz. Bunların “özgürlük” adını verdikleri yaşam tarzı hakikatte nefse kulluk, hatta herkesin kendi nefsine kulluk etmesi de değil, bütün insanları koyun gibi gütmek isteyen bir takım nefislerine kulluk eden, sözüm ona üst akıllara kulluk halkasını boyuna geçirmenin adıdır. Fakat zihinleri, ruhları ve bedenleri onların emrine amade etmenin; edebiyat, basın-yayın, sanal ve sosyal ortamlar ile onlar tarafından yönlendirilmenin adı özgürlüktür, çağdaşlıktır! Allah (ﷻ) ve O’nun elçisinin yönlendirmesi ise (haşa) diktatörlük, insan hakları ihlali oluyor! Onların kurduğu düzen, insanlığa maddî ve manevî olarak büyük zararlar verdiği, insanlığın kanını emdiği, zihnini ve ruhunu akamete uğrattığı halde “uygarlık” oluyor. Hakikatte ise kimsenin hakkına tecavüz etmeden sadece kendi haklarına ulaşmak için mücadele ederek o haklara ulaşmanın adı “ hürriyet”tir ki buna ulaşmakta ancak bu hakları çok iyi bilen Allah’ın (ﷻ) gönderdiği, tahrif edilememiş olan Kur’an’a ve Peygamberinin (ﷺ) sünnetine uymakla mümkündür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Andolsun ki sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umut (tasdik) edenler için ve Allah’ı çok zikredenler için Allah Rasûlü’nde (itikat, ibadet ve ahlak bakımından) mükemmel bir örnek vardır”[1] buyrulmaktadır. Zaten hak dinin tarifi:“Yegâne yaratıcı ve her şeyi bilen Allah Y tarafından va’z olunan ve O’nu elçisi tarafından tebliğ olunan, dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak yaşam biçimini içeren kanunlar manzumesidir.”

Hülâsa, aslında sözün özü; insanlık bizzat çalışarak, uğraşarak ve birbirinden istifade ederek hatta birbirini kullanarak, büyük ölçüde dünyanın ve bütün insanların efendileri olan mutlu azınlık(!) için -maalesef ki bütün insanlar için değil- günbegün uygarlık yolunda ilerlemektedir. Fakat ruhların sağlığı ve gıdası ya hiç önemsenmeyip ilgisiz ve besinsiz bırakılarak ya da yanlış kapılar çalınarak ve yanlış yönlendirilerek günbegün yalnızlığa, vahşete ve ilkelliğe doğru itilmektedir. Heyhat!

Duyarlı kardeşlerim! Lütfen düşünelim ve insanın hakikati olan ruhu hak ettiği medeniyete kavuşturmak için seferber olalım… Onu gerçek vatanından besleyelim! Oraya bağlayalım! Oraya kavuşturalım! Eşref-i mahlukat (mahlukatın en üstünü) olan insan, bu şerefini (ayrıcalığını) “ hayvan-ı natık” (düşünebilen canlı) -akıl sahibi- olmaktan almıştır. Allah (ﷻ) Kur’an-ı Kerim’de: “Yemin olsun ki biz insanı en güzel sûrette yarattık.”[2] buyurmaktadır. Bu sûret yalnız fiziksel bir suret değil, bilakis diğer hayvanlarda da bulunan beş duyunun (görme, işitme, dokunma, koklama ve tatmanın) yanında o duyuların aldığı verileri, bilgileri değerlendirebilecek, yorumlayabilecek, sonuç çıkararak hüküm verebilecek olan bir akla, öğrenme vasfına, yeteneğine sahip olmasıdır. Nitekim renkleri, kokuları ve şekilleri birbirinden farklı olan bir çiçekler topluluğu; uyrukları, dilleri, estetikleri ve görünüşleri birbirinden farklı olan bir insan topluluğundan fiziksel olarak çok daha güzeldir. O çiçeklerin sûretini seyretmek o insanların sûretini seyretmekten göze de gönüle de daha hoş gelir. Hatta meselâ bir demet çiçeği kurutup duvara asabilir ve onu seyretmekten zevk alabilirsiniz… Fakat çok sevdiğiniz bir demet insanı ne kurutup duvara asabilir ne de seyredebilirsiniz! Hâlbuki hava, su ve ateşin yanı sıra topraktan gelen gıdalardan oluşan bedeninizin aslî ihtiyaçları (konfor ve lüks seviyesinde olmasa bile) yeteri kadar mevcutsa duyularınızın ulaşabildiği şeylerle daha da önemlisi sizi anlayabilen, kendisini size ifade edebilen akıl sahibi bir insanla yıllarca birlikte yaşayabilir, mutlu ve huzurlu olabilirsiniz. Fakat o estetiği çok güzel olan eşyalardan nefsinizin her arzu ettiği elinizin altında olduğu halde yanınızda hiç insan olmazsa yaşayamazsınız.

Anlatırlar ki bir yaz günü, Karadeniz’in yaylalarının birinde birkaç kişi muhabbet ederken söz oralarda kışın yalnız kalmaya geldi. İçlerinden birisi zarurî ihtiyaçları yanında olursa kış boyu orada yalnız olarak kalabileceğini, diğerleri ise kesinlikle kalamayacağını söyledi. Konuşma iddiaya dönüşünce adam bütün ihtiyaçlarını temin ederek kışı yaylada geçirmek üzere oraya yerleşti. Ancak ilkbaharda yaylaya giden yakınları onu ölü olarak buldular. Adamcağız: “Soğuktan, açlıktan ve susuzluktan değil, yalnızlıktan ölüyorum. Kurtların ve çakalların uluması, ayıların homurtusu, hatta kuşların cıvıltısı bile bu yalnızlıkta ürpertiyor, çıldırtıyor beni” diye bir mektup yazıp bırakmıştı.

Bırakın hiç insan olmamasını, her tarafınız insan dolu olsa da sizinle iletişim kuracak, sizi anlayacak birisini bulamazsanız hayat sizin için çekilmez olur. Kur’an-ı Kerim, Hüdhüd kuşu Hz. Süleyman’dan (عليه السلام) izinsiz olarak ordudan ayrıldığında Hz. Süleyman’ın (عليه السلام): “Ona şiddetli bir ceza vereceğim veya onu keseceğim ya da bana açık bir delille (haberle) gelecek” dediğini bildirmektedir. Şiddetli cezanın “Hüdhüd kuşunu kendi cinsi olmayan hayvanlarla hapsetmek” olduğu rivayet edilmiştir. Yanındaki arkadaşı kendisi gibi kuş bile olsa kendi cinsinden olmaması bir kuşa eziyet veriyorsa ya insan için bu durum nasıl olur? Geçmişte bir âlimi hapsettiklerinde onun elemini, ızdırabını şiddetlendirmek için yanına konuşup anlaşamayacağı, ünsiyet kuramayacağı bir cahili koyarlarmış. Çünkü âlimler, zindanlarda uyum sağlayabilecek, konuşup dertleşebilecek bir arkadaş bulduklarında oraları kendileri için meydan görürlerdi.

Uzay boşluğu düşmanlarla birlikte daracıktır,

İğne deliği dostlarla birlikte meydandır.

Allah (ﷻ), Rasûl-i Kibriyası’na hitaben: “Ey Nebi! Sana Allah ve sana tabi olanlar yeter”[3] buyurmaktadır. “Bu ayet-i kerime, daima Rabb’iyle birlikte olan Peygamberimiz’in (ﷺ) de bir beşer olarak ashabından, kendisine tabi olanlardan yardım aldığını bildiriyor. Nitekim ilk vahiy aldığında sevgili eşi Hz. Hatice’ye (ra) gelerek yaşadıklarını onunla paylaştı.

Üstadımız Mahmud Efendi Hazretleri, “İnsan çok; fakat dertleşecek adam yok! Dertleşecek bir dost bulmak ne büyük bir nimet, ne büyük bir zenginliktir” derdi. “Bugün büyük kalabalıklar içinde yaşayan, fiziksel olarak medenî, toplumun içinde ve toplumla iç içe ya da öyle olduğunu zanneden; fakat hakikatte yalnız yaşayan ve etrafındakileri yalnız yaşatan nice insanlar var. Hatta kâhir ekseriyet böyle… Hele de genç nesil!

Bizim çocukluğumuzda oturduğunuz sokağın değil, bütün mahallenizin insanlarını tanırdınız (köylerde olduğu gibi). Zaman geçtikçe sadece sokağınızdaki, daha sonra sadece apartmanınızdaki, daha sonra da sadece evinizdeki insanları tanıyıp onlarla ünsiyetiniz oldu. Hastalıklarını ve sıkıntılarını anlayıp üzüntülerini ve sevinçlerini paylaşırdınız… Ya şimdi!.. Evinizin içindekiler sizi, siz onları tanımıyor/tanımak istemiyorsunuz! Herkes eve girdiğinde doğru odasına geçiyor; telefonu, televizyonu, bilgisayarı, tableti, interneti, yani bütün dünya, muhtaç olduğu her şey(!), çağdaş yaşam(!) odasında(!) Uygar olmak için evdekilere bile ihtiyacı yok! Yemekte bile buluşmaya, hal-hatır sormaya gerek yok! Eve ve evdekilere sadece biyolojik olarak ihtiyaç var. Hatta sadece eve, daha doğrusu bir otele, pansiyona ihtiyaç var, evdekilere de değil! Aile fertleri, karı-koca, ana-evlat, baba-evlat ya da gelin-kayınvalide birbirinin yüzüne gözüne bakıyor, oradan yüreğine inebiliyor, duygu ve düşüncelerine ulaşabiliyor mu? Üzüntü ve sevincini anlayıp paylaşabiliyor mu? Hayır! Neden mi? Çünkü bu işler eşyaya devredildi. Eşinizin ve çocuğunuzun fiziksel gereksinimlerini veriyorsanız; bir erkek olarak ev, elbise, araç, yemek ve gezmeği temin ediyorsanız; bir kadın olarak yemek pişiriyor, sofra kurup kaldırıyor, ortalığı topluyorsanız (bir çoğumuzda bunlar da yok) yeterli(!)…

Birkaç yıl önce bir gazetede tam sayfa olarak gördüğüm bir bilgisayar reklamı ürpertmişti beni! Bir delikanlının önünde bilgisayarı, sol yanında da bir köpek vardı. Reklam panosuna serpilmiş olarak çizilen et, meyve, sebze, elbise, ayakkabı, ev gereçleri vs. yani bir insanın muhtaç olduğu gereksinimlerin bulunduğu tezgahların birer okla bilgisayara bağlanarak hepsine oradan ulaşılacağına işaret edilmekteydi. Bilgisayarı (interneti) göstererek “Kasabım, manavım, bakkalım, marketim, kısaca biyolojik olarak muhtaç olduğum her şeyim!” diyen delikanlı, köpeğine işaret ederek, “bu da arkadaşım” diyordu. Gerçekten ürperdim…

İnsanla/insanlarla yaşamak anlamında olan medenîlik de çağ atladı(!). Fiziksel ihtiyaçlarınıza internet üstünden ulaşacak, onları oradan temin edeceksiniz; ruhsal, manevî ihtiyacınızı da köpeğinizle giderecek, onunla yetinecek ve bir insana muhtaç olmayacaksınız! Kendi iradenizden soyulup perde arkasındaki üst akıllar tarafından sanal bir ortamda sosyal medya aracılığıyla yönlendirileceksiniz… Hatta yakınlarınız ve arkadaşlarınız yanınızda olmadığında onlarla sosyal medya üzerinden iletişim kurduğunuz gibi yanınızda olduklarında birbirinizle hiç iletişime geçmeyip yine sosyal medyaya dönecek ve oradan ulaşabildiklerinizle birlikte olacaksınız! Algı operasyonları… İşte yirmi birinci yüzyılın, Batı’nın, bilim ve teknolojinin uygarlığı! İnsanı insansız bırakan ve onun hakikati olan ruhu görmezden gelerek onu sadece kaynakları kurutulduktan, içi boşaltıldıktan sonra atıl hale gelecek metalik bir eşya olarak gören medeniyetsiz bir medeniyet… Mahlukatın en şereflisi olabilecek bir yetenekle yaratılan insan asla bu hakarete ve değersizliğe layık değil!

Bireysel yaşayacakmışsınız(!) bireymişsiniz! Biz, Adem (عليه السلام) yaratıldığından beri bireyiz. İstifademize sunulan dahilî ve haricî nimetleri kullanma, onlardan istifade etme, haklarımızı alma hakkına ve başta yaratanımız ve bedenimiz olmak üzere, üzerimizde hakkı bulunanların haklarını verme sorumluluğuna sahip yetkili, ehliyetli bireydik/bireyiz biz zaten her zaman!

Eğer bugün “birey” olmakla kimsenin karışamayacağı ve kendi kendine yeten bir insan olmaktan bahsediliyorsa unutmayalım! Aklın bulunmadığı, sadece duyuların, hislerin hüküm sürdüğü ve karnın doyacağı bir yiyecekle ve can emniyetinin olacağı ilkel bir barınakla yetinilebilen ormanda bile yardım alma ve yardım etme mevcuttur… Ayrıca birey olmak, kendi kendine yetmek, muhtaç olmamak ise neden bu insanlar için bir taraftan bunca ürün ve yiyecek, diğer taraftan da diyetisyenler ve bunlara ulaşma imkanı olmayanlara psikolog , psikiyatrist ve bu yönde ilaçlar ve yayınlar sunuyorlar. Hatta herkes kendi ürününü kabul ettirebilmek için reklam yarışlarına giriyor, psikolojik baskılarla uğraşıyor. Bırakın birey kendi ihtiyaçlarını kendisi tespit etsin, üretsin, kendi kendine yetsin ve kimseye muhtaç olmasın… Maalesef bir takım sözüm ona üst akıllar; insanın aklını, ruhunu, psikolojisini etki altına almak, yönlendirmek için elinden geleni yapıyor ve başarıya ulaştığında da “Başkalarının size müdahale etmesine izin vermeyin! Özgürlüklerinize sahip çıkın” diyerek yavuz hızsızlık yapıyorlar. Ah gençler! Bunlar hırsız değil öyle mi? Sizin bırakın ahiretinizi dünyanızın da hırsızı, düşmanı bunlar! Fakat yavuz hırsız bunlar! Sizi ruh ve beden sağlığınızdan mahrum bırakıyor, maddî ve manevî değerlerinizden ayırıyor sonra da “Siz bir bireysiniz!” yani “Yetişkin ve yetkin kişilersiniz, size (haşa) Allah, Peygamber, din, anne-baba ve hocalarınız karışmamalı sakın buna izin vermeyin!” diyorlar. Lütfen dik duralım, bu içi zehirle dolu yaldızlı sözlere kanmayalım! “Peki ya siz kimsiniz? Hangi yetkiyle, hangi kimlikle ve vaatle karışıyorsunuz bize? Yoksa Rabb’imizden, Peygamberimizden, anne ve babalarımızdan çok mu seviyorsunuz bizi(!)?” Bu nasıl bir medeniyet? Nasıl cemiyet hayatı?

Demem o ki akıllı, medenî bir varlık olan insan yalnız yaşayamaz, insansız yaşayamaz. İnsan, birilerinin dediği gibi diğer varlıklardan farksız olarak (haşa) sadece bu atmosferde oluşan, bu atmosferden beslenen ve bu atmosferde olanlara hizmet eden bir varlık olup yine onlar gibi miâdını, ömrünü tamamladığında çürüyen, yok olup gidecek bir varlık değil, bilakis dünya ve ahiret kendisi için yaratılan ve kainatın idaresi kendisine teslim edilen çok imtiyazlı bir varlıktır.

İnsandaki bu ayrıcalık, bedenî, sûreti sebebiyle değil; akıl vasfıyla muttasıf olan “ruhu” sebebiyledir. Onun aslî güzelliği de burada yatmaktadır. Yeni doğan bir bebek için soruyorlar: “Kime benziyor? Güzel mi?” Hangi güzellikten bahsediliyor? Tabiki estetik güzellikten! Çok yazık! Bir insan için çirkinlikten bahsetmek çok yanlış, çok ayıp! Hiç yakışmıyor bize… Unutmayalım! Estetik açıdan dünyanın en güzeli; fakat bilinci, öğrenme ve öğretme melekesi, kendini ifade etme ve karşısındakinden istifade etme, onu anlama yeteneği, yani aklı olmayan bir insanı yanımıza koysalar hayat bize zehir olur, çekilmez olur. Fakat estetik açıdan cazip olmasa da, fıtraten akıllı, hele hele de nefsini aklının, aklını da vahyin emrine veren, yani aslî efendisi olan Rabb’ine ve üzerinde hakkı olan herkese karşı sorumluluklarını yerine getiren, hakkı olmayan hiçbir şeyi istemeyen bir insanla birlikte yaşamak, dünyayı cennet kılar.

Bir hanım anlatmıştı bana:

-Rize’de evlendim ve İstanbul’a geldim. Görümcelerim, ağabeyleri güzel ve yakışıklı olup ben de pek gösterişli olmadığım için beni ona layık görmediler ve benimle evlendiği için ona sitem ettiler.

O da onlara:

-Onun dış görünüşüne bakarak aldanmayın, çok güzel bir aklı ve kalbi var, tanıyınca sizde benim gibi seveceksiniz onu dedi. Gerçekten de öyle oldu. Ağabeylerinden çok sevdiler beni.

Lütfen Rabb’imizin (ﷻ) ihsan ettiği en büyük nimetlerden olan birbirimizin kıymetini bilelim… Vahyin ışığı altında birlikte yürüyerek hem ruhumuzu hem de bedenimizi gerçek medeniyete ulaştıralım…


[1] Ahzab, 21.

[2] Tin, 4-5-6.

[3] Enfal, 64.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir