Hüküm Dergisi 3. Sayı, Mahmut Sami GÜLCÜ, Makaleler

İMAN VE HAREKETE VURULAN İKİ KELEPÇE: SİNEMA VE FUTBOL

İman, fikir ve amelde sentezi reddeden İslam, tarih boyunca ideolojilerle mücadele etmiştir. Her dönemde risalet münkir siyasete galip olmasına rağmen insan Allah’ın nizam sarayı mesabesinde olan İslam’ı sentezle ifsat etme marazından geri durmamıştır. İnsan, sentezde başarısız olunca ona alternatif sistemler inşa ederek ifsat faaliyetlerini daha farklı tasavvurlar üzerine bina etmiştir. “Tanrı insanı yarattı ve onu kendi haline bıraktı.” şeklindeki bir tasavvur ile O’nun mülkünde O’na rağmen tasarrufta bulunmuştur.

Bu tasavvur üzerine ibtina eden sistemlerde zulmün her çeşidini görmek mümkündür. Emperyalistler yüzyıllar boyu kölelik sistemi ile insanlığı sömürdüler. On yedinci yüzyıldan itibaren yeni koloniler kurarak buradan temin ettikleri hammaddeyi sanayide işleyip tekrar sömürgelerine sattılar. Ticaret kisvesi altında zulmü meşrulaştırma yoluna gittiler. Sömürdükleri insanların imanını kilise eliyle ekmek ve su dağıtarak çaldılar.

Emperyalizm, ondokuzuncu yüzyıldan itibaren daha az insan gücüyle sömürüyü devam ettirmenin arayışına girdi. Farklı usullere başvurup kitlelere yön vermeliydi. Öyle bir yöntem bulmalıydı ki; bu hem insanlar nazarında kabul görmeli, hemde ekonomik getiri sağlamalıydı. Ayrıca onunla kültür de ihraç etmeliydi. Batı bu süreçte gazete, sinema ve televizyonu keşfetti. Medyayı bu amaç için kullandı. Bunlar o derece müessir oldu ki, Müslüman, dinini, kültürünü, tarihini onların yayınlarından öğrenir hale geldi. Gençliğimiz onların ürettiği kültür ajanlarını elli binlik statlarda ki konserlerinde ayakta alkışladı. Algılarımız değişti. Bize göre menfur olanı onlar sevdi diye sever olduk. Milletimiz katiline âşık olan kimse gibi, kendisini helake sürükleyen bu sisteme büyük bir hayranlık duydu.

Emperyalizm, kitleleri yönlendirmede bacasız sanayinin vazgeçilmezi olan meşin yuvarlak da kullandı. Milyonlarca insanı stadyumlarda toplayıp sistemine entegre etti. Futbolla dini, dili, ırkı, coğrafyası müşterek olan insanları birbirine düşman etti. 40 kişinin yaşamını yitirdiği yüzlercesinin yaralandığı 1967 yılındaki Sivas-Kayseri karşılaşması insanımızın algısına yapılan esaslı müdahalenin vehametini ortaya koyan müşahhas bir örnektir. Stadyumları elli bin kişilik devasa beşik olarak niteleyen İspanya’nın diktatör kralı Franco’nun futbolla alakalı şu ifadesi onun insanlar üzerindeki korkunç tesirini beyan eder niteliktedir:“Ekonomi bu kadar kötü gitmesine rağmen hiçbir isyanla karşılaşmamış olmamın sebebi insanları elli binlik beşiklerde sallayıp uyutmayı başarabilmemdir.” Emperyalizma futbol ve sinema ile zihinlere öyle müdahalede bulundu ki zaman zaman futbolu, ülkelerin başına idareci tayin etmede araç olarak kullandı. İstediği insanı iktidara taşıdı, siyasi ömrünü uzattı. Ülkesini dünyaya rezil eden siyasetçi olarak bilinen İtalya’nın istifa eden başbakanı ülkesinin başına geçmeden önce dünyaca ünlü bir futbol kulübünün başkanıydı. Nereden nereye…

Riyazi eğitimi ibadet kabul eden bir medeniyetin evlatları spor yapacakları yeni alanların inşasını beklerken bugün Anadolu’da Franco’nunda ifade ettiği gibi devasa beşikler inşa ediliyor.

Gençliğimiz adına büyük bir endişe içindeyiz. Lat, Menat, Uzza gibi el yapımı ilahları kullanarak kitlelere yön verenler, bugün aynı şeyi kültür, sanat ve spor adı altında icra etmektedirler. Kapalı kapılar ardında kurguladıkları bir senaryoyla maalesef milyonlarca gencin beyinlerine müdahale ettiklerine ve algılarıyla oynayarak dini duygularını tahrip ettiklerine tanıklık etmekteyiz. Bu manayı Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl ne güzel ifade ediyor. “Meşin top etrafındaki büyük aksiyonu düşündükçe aklımı kaybedecek gibi oluyorum. Meşin top önünde bütün ruhi kıymetler artık birer leblebi tanesi kadar küçülmüştür.”(Çerçeve-3, sf.41)

Bugün ülkemizde Müslümanlar sinema ve futboldan aldığı vecdi Allah’ın insanlık için hidayet kaynağı olarak ihtiyar ettiği İslam’dan almış olsalardı asırlardır hasretini çektiğimiz asr-ı saadet günlerine olan özlemimiz sona ererdi. O zaman gençliğimizin ideolü dizi karakterleri ya da futbolcular değil ömrünü İslam Davası’na adayan Allah Rasulü’nün genç talebeleri Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, Mus’ab b. Umeyr (radıyallahuanhum) olurdu. İnsanımız Anadolu’da reyting rekorları kıran ve İngiliz pırlanta şirketinin finanse ettiği “Muhteşem Yüzyıl” adlı diziyi izlemek şöyle dursun onu mel’un olarak nitelerdi.

Bilad-ı İslam’da ehl-i iman açlıktan bir lokma ekmek bulamazken Müslüman bir devlet başkanı bir İngiliz futbolcuya 20 milyon pound teklif etmezdi. Fransa Cezayir’de yaptığı soykırımı bugün Mali’de yapmaya kalkışamazdı. Ümmet, Suriye’de zalimlerin bombaları altında küçücük bedenleri parçalanan yavrular için kurtuluş çaresini Birleşmiş Milletler’in koridorlarında aramazdı.

Boynuna kement takılarak Mekke sokaklarında süründürülen Bilal (radıyallahuanh)’i zulmün esaretinden kurtaran Hz. Ebubekir(radıyallahuanh) gibi gençliği emperyalizmin kıskacından kurtaracak, cahiliyenin yasalarına baş kaldırıp ruhunu Lat ve Menat’ın boyunduruğundan azat eden Ammar b. Yasir(radıyallahuanh) gibi modern zamanda kalbine ve aklına vurulan kelepçeleri kıracak gençliği bekliyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir