Hüküm Dergisi 85. Sayı, Makaleler, Şule PARMAK

İLAHİYAT FAKÜLTELERİ EKSENİNDE DİN ÖĞRETİMİNDE YAŞANAN PROBLEMLER

Din eğitimi ve öğretimine dair faaliyetler zaman ve mekân sınırlanması olmadan gerçekleşir. Nihayetinde bir dine mensup herkes, inandığı dinin hem talebesi hem muallimidir. Bazen ev, bazen sokak, bazen medrese yahut okul; din eğitiminin sürdürüldüğü alan olabilir. Zaman bu eğitim faaliyetini disipliner hale getirmiş; medreseler, külliyeler, fakülteler şeklinde ocaklaştırmıştır. Yazımıza mevzu teşkil ettiğimiz İlahiyat Fakülteleri ise medreselerin resmi olarak kapatılması ile birlikte kurulan din öğretim yerleridir.

Fazla köklere inmeden yakın tarihi baz aldığımızda yüksek din öğretiminin başlangıcının 1900’lere tekabül ettiğini görmekteyiz. İlahiyat Fakülteleri’nin kurulması 1924 yılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesine dayanmaktadır. Bugün itibariyle büyük ölçüde din eğitiminden mesul temel kurumlar yüksek din eğitimi ve öğretimi çatısı altındaki -çeşitli isimlendirmeler bir tarafa- İlahiyat Fakülteleri’dir.

İlahiyat Fakülteleri’nde sürdürülen din eğitimi pek çok açıdan ele alınarak tartışılabilen bir problem haline gelmiştir. Bu minvalde ilahiyatlarda “nasıl” bir eğitim yürütülmesi gerektiği, “niçin” sualiyle beraber ele alınması gereken iki temel sorundur. Din eğitimi bütün halinde eğitimin bir parçası olduğuna göre mevcut eğitim anlayışından gelen meseleler bir tarafa, bünyesine ait hususi pek çok problemde mevcuttur. Yetişen talebe, yetiştiren hoca, iki unsuru da çevreleyen ortam ve şartlar bu problemlerin odak noktalarından birkaçıdır. Diğer taraftan din ve din eğitimindeki unsurlar üzerine yorum yapma salahiyeti toplumda bir hayli genişlemiştir. Bu üç unsur, meselenin aslında niçin ele alınması gerektiğinin de ipuçlarını vermektedir. Hem problemi ortaya koyacak hem de çözüm üretmek yerine problem olarak beliren kitleleri değerlendireceğiz.

Sosyolojik Yaklaşımla İlahiyat Fakülteleri

Toplumu ve onu ilgilendiren kurumları, sosyolojik kuramları ölçüt alarak hareket eden sosyologlar farklı bakış açılarıyla değerlendirmişlerdir. Ancak Batı merkezli bu kuramlar, tutarlı bir bütün olmaktan ziyade birbirlerine alternatif olma iddiası taşır. Bunlar arasında işlevselcilik kuramı bize mevzuyu geniş bir pencereden sunma imkânı vermektedir. Buna göre İlahiyat Fakülteleri’nin toplumda hangi ihtiyaçları karşılayacağı, toplumla karşılıklı etkileşimi gibi hususlar incelenir. Ana noktada ise kurumun ve buna bağlı unsurların gayesinin ne olduğu sorusu yer alır. Kuruluşundan bu yana birkaç defa açılma ve kapanma serüveni yaşayan İlahiyat Fakülteleri’nin hedeflerine dair yapılan tanımlarda farklılık olmuştur. İlahiyat Fakülteleri’nin kuruluş aşamasındaki gayesi; “yüksek diniyyat mütehassısları yetiştirmek” olarak ifade edilmiştir. Sonrasında farklı ifadelere rastlamakla beraber bugün itibariyle baktığımızda daha karmaşık bir görüntü vardır. İlahiyat Fakülteleri’nin genişleyen istihdam alanlarına baktığımızda bu durumu rahatlıkla görebiliriz. Buna göre ilahiyat mezunu bir kişinin yönelebileceği üç temel alan bulunmaktadır. Bunlar kısaca; din hizmetleri, öğretmenlik, akademisyenlik olarak belirtilebilir. Bu alanlar her ne kadar ilişki içerisinde olsa da farklı gayelere nisbet edilerek verimliliği tartışılması gereken vazifeler içermektedir. İlahiyat, din alanında söz söyleme yetkisinin verileceği şahsiyetleri yetiştirme iddiasını taşır. Din hizmetlerinin değişen şartlara göre nasıl yapılacağından; ahlak, fert-toplum, hukuk, sanat gibi çeşitli alanlarda ortaya çıkmış problemlere dair fikir üretmekte de söz sahibi olabilir. Bu alanların aralarındaki ayrıma nisbetle denge gözetilmediğinde ilahiyatın hangi boşluğu dolduracağı sorusunda zihin karmaşası yaşanabilmektedir.

İlahiyat önemli bir iddiaya sahipken bunu gerçekleştirme açısından yüksek bir donanıma her açıdan eriştiği söylenemez. Bütün halinde İlahiyat Fakülteleri’nin yapısı bunu göstermektedir. İlahiyat Fakülteleri’nin sayısının çoğaltılıp kontenjanlarının artırılması bu duruma sebep açan önemli etkenlerdendir. İşlev ve gayesini düşündüğümüzde her ile İlahiyat Fakültesi açmak ciddi bir problem doğurmuştur. Oysa kurumu oluştururken bölgenin buna duyduğu ihtiyaç gözetilmeliydi. Ayrıca şu sorular da önemlidir: İl dışından gelerek kurumu yaşatacak olanlar dikkate alınıp kurumun verim yeterliliği hesap edildi mi? Kurumlararası ilişkilerden yeterince istifade edebilecek kapasiteye sahip olunabilecek mi? Uzman bir eğitimcinin konferans vermek için uğrayabileceği mekân açısından bu kriter önemlidir. Ayrıca fakülte kurulan şehirlerin gelişme imkânına da dikkat edilmeliydi. Nitekim şehirlerin cazibesi tercihleri etkilemektedir. Kurumların alt yapısını sağlamak da çok önemlidir. Fakültenin fiziki yapısı; İlahiyat Fakülteleri’nin camileri, araştırma-uygulama vb. merkezlerini oluşturabilmek gibi. Ekonomik kaygının önüne geçerek faydalı olan hizmetin gerçekleştirilebilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan kurumlar, kaldırabileceği kadar öğrenci almalıdır. Geçmişte İlahiyat Fakülteleri’nin öğrenci mevcudunda yetersizlik vardı. Bugün ise gittikçe artan öğrenci fazlalığı öğrenci profilindeki sıkıntıları ortaya çıkardı. Bununla beraber ortaya çıkan olumsuzluklar ilahiyat eğitiminin ehemmiyetini ve ciddiyetini zedelemeye yol açtı. Bazı üniversitelerde aynı bölüm okunmasına rağmen, sınavları kolaylıkla geçip yüksek derece ile okulunu bitirenler varken diğer tarafta zorlukla mezun olanlar aynı diplomaya sahip olabilmektedir. Üstelik bir taraftaki daha zor eğitimden geçerek daha fazla bilgi sahibi olmasına rağmen diğer tarafta yer alan daha yüksek derece ile lisansını tamamlayabiliyor. Herhangi bir sınavda kişi bilgisini ispatlayarak bu durumu kapatabilse de böylesi bir manzara, eğitimde ciddi bir eşitsizlik hali oluşturmaktadır. Yine bazı tercih edilen üniversitelerin öğrenci ve öğretim üyeleri açısından kalitesi daha yüksek iken taşrada olan bazı fakültelerin imkânlar sebebi ile kalite noktasında önemli bir aşama kaydedemediği de görülebiliyor. Bir fakültenin kalitesi hakkında değerlendirme yapmak istendiğinde öğrenci ve eğitimci profili zihinler için en önemli argümanlardır. Mesela hoca, bir cazibe merkezi olarak düşünüldüğünde o hocanın bulunduğu mekân cazibe merkezi haline gelir. Bu bağlamda hoca-talebe ilişkisinin gerekli seviyede olması o fakültenin kalitesine katkı sağlar.

Talebe açısından konuyu farklı veçhelerden değerlendirebiliriz. Öğrenciler arasındaki ilişkinin seviyesinde denge oluşması gerekir. Örneğin sınıf bir nevi aile demektir. Lâkin şu cemaat, bu grup tarzı düşünceler içerisinde fayda getirmeyen parçalanmışlıklar oluşabiliyor. Sınıf bütünlüğü oluşturulamayınca ise parçalı kimlikler ortaya çıkıyor. Oysa arzu edilen öğrencilerin birbirlerinden istifade edebildiği, ilmî ve fikrî anlamda beslenmenin hocalarla beraber öğrenciler arasında sürdüğü bir ortamdır. Bunun aksi öğrenci kimliklerinde sıkıntı doğurabiliyor. Geçmişte bir cemaate, medrese gibi bir kuruma vs. inanmayan şahıs o mekânlarda bulunmazdı. Bugün ise buna zıt görünüşler ortaya çıktı. İlahiyatlarda kısmi de olsa görülebilen öğrenci profilinde olduğu gibi. Buna yakın olarak öğrencinin gayreti, arzusu, hedefi gibi konularda sıkıntı yaşanması önemli problemler olarak görülmelidir. Nitekim öğrenciler cafelere kütüphanelerden, ilmî ortamlardan vs. daha fazla uğruyorsa burada bir emek sömürüsü gerçekleşiyor demektir. Şu gerçeği de belirtmek gerekmektedir: Üniversitelerin farklı kalitede eğitime sahip olmasından dolayı öğrenciler birkaç yıllığına farklı şehirlere göçmekteler. Bu durum ilmî faaliyetler açısından olumlu görülebilir. Lâkin bu öğrencilerin bir kısmının bayan olması ve bunun getirdiği mahremiyet problemi gibi hususlar çoğu zaman göz ardı ettiğimiz noktalardır.

İlahiyat Fakülteleri’ni her bakımdan donanımlı hale kavuşturmak için dikkat çekmemiz gereken noktalardan biri de şudur: İlahiyatlar her anlamda itibar edilen kurumlar olmalıdır. Toplumun, bazı dini çevrelerin ilahiyatçıya bakışının meşruiyet açısından önemli olduğu kabul edilmektedir. Bu çerçevede ilahiyatlarımız Ehl-i sünnet ve’l-cemaat anlayışı ile yol almalı; bu çatı altında ilim ve hikmet adına her ne varsa incelenip istifadeye sunulmalıdır. 

Pedagojik Yaklaşımla İlahiyat Fakülteleri

Pedagoji, genel itibariyle kazanılan eğitimin veriliş şekliyle ilgilidir. Pedagojik bir yaklaşımın dahilinde bununla beraber daha fazla ayrıntı vardır. Alan bilgisini mesleki becerilerle harmanlamak; genel kültür ve yetenekle donanmak becerisi burada değerlendirilmektedir. Derslerin muhtevası, hedefleri, bunlara bağlı geliştirilen süreç ve ölçme-değerlendirme aşaması da hakeza. Diğer taraftan ferde bağlı ve ona tesir eden özellikler; fertlerin yetiştiği ortam, aile kültürü, maddi imkânlar vs. pedagojik bakış açısıyla açıklanabilir.

Pedagojik formasyon derslerinde “nasıl öğretelim” sorusuna cevap aranır. Pedagojik formasyon, ilahiyatçının yönelebileceği alanlardan her biri için gerekli bir beceridir; lâkin fazla ciddiye alınmayan biçimde değerlendirildiğini görebilmekteyiz. Oysa bugün ilahiyatın istihdam alanları arasına aile dayanışma merkezleri, kreşler, yetiştirme yurtları, cezaevleri, huzurevleri vs. de girmiştir. Genişleyen bu alanlar farklı becerilerin kazanılmasını da gerektirmektedir. Öğrenilen bilgilerin teoriden pratiğe doğru bir şekilde aktarılabilmesinin sağlanmasında pedagojinin yeri önemlidir; lâkin bilhassa mevcut programda dönem içinde alınan ders sayısının fazlalığı, her dersin gerekli kıldığı özenin azalmasına sebep olmaktadır. Bu durum verimi azaltmakta iken öğrencinin kendini yetersiz hissedip motivasyonunun düşmesine de sebebiyet verebilmektedir. Nitekim öğrencinin gelişiminde büyük oranda etkili kriter, ders dışı etkinlikleridir. Burada öğrencinin var olan imkânları kullanabilme potansiyeli de ayrı bir önemi haizdir. Öğrencinin ilgisinin ve heyecanının diri tutulabilmesi sağlanmalıdır.  Bu açıdan öğrenciyi derslerin kazanımları açısından tatmin edebilmek önemlidir. Yapılan bir araştırmada ilahiyat talebelerine verilen eğitimde buldukları yetersizlikler sorulmuştur. Cevaplar arasında çoğu zaman klasik kitapların yalnızca isimlerini ezberlemekle yetinmekten duyulan memnuniyetsizlik yer almaktadır. Kişinin kendi gayretleriyle bu eksik kapanabilirse de asıl beklenen derslerle beraber bunun sağlanabilmesidir. Bugün dijital ortamlar dahil olmak üzere her türlü bilgiye kolayca erişebildiğimiz bir dönem geçirmekteyiz. Bilginin erişilebilirliğindeki bu sınırsızlık yeni imkânlar açısından olumlu olsa da bu fazlalık içerisinden doğru ayıklamayı yapabilmeyi de zorunlu kılmaktadır. Bu noktada eğitimcilerin öğrencilere ışık tutması gerekir. Tecrübenin fayda ile birlikte bir ilim olduğunu hatırlarsak kitap okumanın dışında hocalardan istifade edebilmenin eğitimde ehemmiyetini kavrayabiliriz. Eğer ki tek başına kitaplardan bilgileri okumak öğrencinin yetişmesi için kâfi gelecek olsa derslere niçin ihtiyaç olsun? Nitekim bu mantıkla hoca-talebe ilişkisi çözülüşe uğrar. Bu anlamda ilahiyatlarda öğrencinin okuma ve araştırmalar yaparken öğretim üyelerinin yönlendirmelerinden istifade ederek gelişmeleri önemlidir. Nitekim bugünün üniversitesi olarak kabul edilen tarihimizdeki medreselerde buna benzer uygulamalar görülür. Mesela seçilmiş kitap okunduktan sonra müderris gerekli gördüğü açıklamaları yapar ardından soru ve cevaplar öne sürülüp karşılıklı olarak tartışılırdı. Ders ortamı, gelişme fırsatına açıktı. Bugünkü medreselerde eğitim faaliyetine baktığımızda kıymeti haiz olduğunu ve belirli boşluğu doldurabildiğini ifade edebiliriz. Bununla beraber sıkıntılarından biri pedagojik eksikliklerinde görülebilir. Aktüaliteden uzak duruş, dışa kapalılık gibi hususlar türlü vehimlere sebep olmaktadır. Ezbercilik açısından getirilen eleştirilere karşı ifade edebiliriz ki ne ezberle ne ezbersiz bu eğitim sürdürülebilir. Her işte kıvam gerekmektedir. 

Eğitim sürecinde ölçme ve değerlendirme kriterlerinde de hata yapılabilmektedir. Mesela seçmeli derslere gerekli önem verilmeyince kolay sorularla ve yüksek puanlarla geçmek amaç haline geliyor. Yalnızca sınavlara odaklı bir değerlendirme, not kaygısı güdülmesinin önünü açabiliyor. “Mezun olan bir öğrenci kendi kendine kaliteli bir makale yazacak seviyeye erişebiliyor mu? Toplum önünde dini ya da herhangi bir konu hakkında rahat bir konuşma yeteneği kazanabiliyor mu? Yeni ortaya çıkan sosyal, kültürel ve küresel sorunlara ne derece çözümler getirebiliyor?” şeklinde sorular ne derecede değerlendirilebiliyor? Bu becerilerin değerlendirilebilmesi bir bakıma eğitim süreci içerisinde bunları tecrübe edebilmekten geçmektedir. Dolayısıyla “iş içinde eğitim” prensibini kullanarak hareket etmek gerekir. Tetkik edilmesi gereken bir ölçü de Temel İslâm Bilimleri ile yanındaki diğer alanların müfredattaki ağırlığıdır. Malum olduğu üzere ilahiyat eğitimi hakkında tenkit getirenler bu fakültelerde “din tenkitçisi, ilahiyat felsefecisi, ilahiyat sosyoloğu” sıfatını taşıyan fertlerin yetiştiğini öne sürmüşlerdir. Programda Temel İslâm Bilimleri’nin ağırlıkta olması gerektiğinde ittifak mevcuttur. Felsefe ve Din Bilimleri alanının bilhassa çağımızın problemlerini analiz ederek fikir üretmede büyük bir boşluğu doldurduğu da muhakkaktır. Bu sebeple İslâmi ilimlerin iyi bir şekilde öğretilmesi zorunluluktur. Ayrıca herkese istidadını kullanabileceği alanda gelişme yolu lisans döneminde de sağlanabilse öğrenciler daha kararlı ve istikrarlı adımlar atabilir. Aslında bu vaka dahi göstermekte ki bugün yüzyıl öncesine dönebilmek bir ilerleme olacaktır. Misal olarak o dönemde öğretilen fıkıh bilgisi bu ilmi yeterli düzeyde verebiliyordu. Oysa bugün bir ilmihale hâkim olmak hatta baştan sona onu okumakta bile yetersizlik görüldüğü bir gerçektir.

Sonuç Yerine

İlahiyatçı gelenekle gelen birikimi kullanmaya çalışırken değişen eşya ve hâdiseleri de anlamlandırma vazifesiyle karşı karşıyadır. Bu manada öncelikle anlayış sahibi olmak gerekmektedir. Anlayış sahibi olmak elde ettiğimiz bilginin daha iyi kavranmasını ve yaşamımıza aksetmesini sağlar. Bu idrakin nasiplilerinden olmak arzusuyla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir