Hüküm Dergisi 5. Sayı, Yusuf KAPLAN

İKİ BÜYÜK FETİH, İKİ BÜYÜK FATİH: FATİH SULTAN VE NECİP FAZIL

Eğer İstanbul fethedilmeseydi ve Osmanlı güçlenerek tarih sahnesine çıkmasaydı, İslâm medeniyeti sanki yok olmanın eşiğine gelmek üzere gibiydi.”

Bu tespit, bizden birine değil, Batılı bir tarih felsefecisine, Arnold Toynbee’ye ait.

Fatih Sultan Ve Necip Fazıl: İki Öncü Hakikat Medeniyeti Yolcusu

Bizden birinin, İstanbul’u fetheden Osmanlı’nın, genelde insanlık tarihi, özelde ise Doğu’dan / Moğol sürülerinden ve Batı’dan / Haçlı sürülerinden gelen saldırılar nedeniyle çökme tehlikesi yaşayan İslâm medeniyetinin kaderi açısından ne denli hayâtî bir rol oynadığını bu kadar çarpıcı ve silkeleyici bir dille ifade edebilmesi çok zor gibi geliyor bana. O yüzden, Toynbee, Osmanlı’nın İstanbul’un fethinin, yaşadığımız birinci medeniyet buhranının aşılması sürecinde oynadığı tarihî rolün, hem İslâm tarihinde, hem Avrupa tarihinde, hem de insanlık tarihindeki sonuçlarını -dışarıdan bir gözle- bizden daha iyi farkedebilmiş bir tarih felsefecisidir, diye düşünüyorum.

Aynı şekilde, üstad Necip Fazıl’ın, bu ülkenin aydınlarının İslâm’la yeniden muhkem bir ilişki kurmalarında oynadığı o kilit rolün de henüz farkında değiliz.

Oysa, İslâm medeniyetinin tarihten silinmek üzere olduğu bir zaman diliminde, birinci büyük medeniyet krizini bütün iliklerimize kadar yaşadığımız bir yokoluş mevsiminde İslâm medeniyetini yeniden dirilten ve ayağa kaldıran İstanbul’un fatihi Fatih Sultan Mehmed ile, birincisinden daha şiddetli bir krizin, müslümanlar olarak tarihte ilk defa yaşadığımız bir fetret döneminin eşiğine sürüklendiğimiz ikinci büyük medeniyet buhranının İslâm’ın tarihin yapılmasında kilit rol oynayan aktörlerden biri olarak tarihten çekilmesine yol açan, bizim yokolmanın eşiğine gelmemize neden olan ve tam bin yıl boyunca insanlığın ufku ve umudu olmuş “Anadolu kıtası”nı tastamam bir ruhsuzluklar ülkesine, bir “çorak ülke”ye dönüştürülen Türkiye’nin hilkat garibelerini andıran aydınları arasında “Büyük Doğu” gibi bir medeniyet kıvılcımının fitilini ateşleyen, bize ruh üfleyen, gönüllerimizin ve zihinlerimizin fatihi / dirilticisi Necip Fazıl’ın kişilikleri ve “eylem”leri arasında bugüne kadar gözardı ettiğimiz çok büyük, “kışkırtıcı”, zihin açıcı paralellikler var.

Hâl böyleyken, İstanbul’un fethinin sadece lokalize törenlerle, üstad Necip Fazıl’ın vefatınınsa yalnızca bir iki etkinlikle hatırlanması, oldukça acı verici ve düşündürücüdür.

Fetih, Varediş Yolculuğu; İşgal, Yokediş “Çapulculuğu”

Sanki bu unutkanlığımız, zihin ve hafıza kaybımız yetmiyormuş gibi bir de tersi dönmüş ahmak birilerinin fethi işgal ile özdeşleştirme sığlığı ve soysuzluğu sergilemeleri karşısında insanın nutku kesiliyor gerçekten. O yüzden Fatih Sultan Mehmed ile üstad Necip Fazıl’ın “fetih”leri ve “fatihlik”leri meselesine geçmeden önce fetih ile işgalin neden esas itibariyle aslâ birbiriyle alakâsı bile olmayan iki farklı eylem biçimi olduğunu gösterme mecburiyeti hissediyorum.

Moğolların Doğu’da terör havası estirdikleri, Avrupalı haydutların ve barbarların ise Amerika ve Afrika kıtasındaki medeniyetlerin kökünü kazımakla iştigal ettikleri bir zaman diliminde Osmanlı’nın gönülleri fetheden medeniyet atılımı, pagan uygarlıklarla vahiy medeniyetleri arasındaki farkı çok iyi gözler önüne seren bir hâdisedir.

Fethi, işgal ile özdeşleştirmeye kalkışmak sadece tersi dönmüş ahmaklara özgü bir pergelini şaşırmışlık hâli ve göstergesidir: Tersi dönmüş ahmakların, fethi, kefer-i fecere’nin işgaliyle, sömürgecilikleriyle karıştıracak kadar kafaları işgal, zihinleri de iğdiş edilmiş olabilir…

Oysa fetih, her şeyden önce, fatihlerin ve mücahidlerin nefisleriyle kıran kırana giriştikleri bir nefs terbiye ve tezkiyesinin, bir arınma, bir kendini tanıma, zaaflarını aşma ve kendinden taşmanın adıdır. Fetih, zorlu bir çilenin, üstad Necip Fazıl’ın deyişiyle “bir oluş sırrı” çilesinin hem adı, hem de eseridir.

Fetih, Büyük Rüyaların Çocuğudur

Fetih, büyük rüyalar sonrasında hayat bulur; işgal ise amansız ve acımasız hayallerin zuhuratı ve vukuatı olan şerşeytan bir eylemdir. Lewis Mumford’ın 20. yüzyılın başlarında, İsmet Özel’in ise sonlarında dikkat çektikleri gibi hayal, dünyevî bir serkeşlik, sarhoşluk ve “uyanıklık” hâlidir; rüya ise öte kaygısının, sâhibini ötelere, ötelerin ötesine ulaşma azmi ve cehdi ile harekete geçiren bir ayıklık ve varoluş hâlidir; derûnî “bir oluş sırrı”dır.

İşgal, hayalcilerin işi ve meşgalesidir; fetih ise büyük rüyalar gören gönül “er”lerinin, insanı kendi varoluş sırrına erdiren gazâ ve cehdlerinin işi.

İşgalciler, hayalperest ve maceraperest kişilerdir. Bu nedenledir ki, işgalcilerin yaptıkları her işin, attıkları her adımın, gördükleri her büyük hayalin hayalete dönüşmesi, hayatı zehir etmesi kaçınılmazdır.

Oysa büyük rüyaların adamı olan fatihlerin attıkları her adımın, yaptıkları her işin, sadece insanlara değil, her şeye, her varlığa hayat bahşetmesi tabiîdir.

Örneğin, Avrupalı hayalperest ve maceraperestlerin girişimleri 1492 yılında hem Endülüs’ün, hem de Amerika kıtasının işgaliyle ve işgal edilen topraklardaki medeniyetlerin köklerinin kazınması ve kurutulmasıyla sonuçlanmıştır. Oysa Müslümanların İspanya’yı fetihleri, bir hayalperestliğin ve maceraperestliğin ürünü olmadığı için İspanya’da hem yepyeni bir medeniyetin çiçeklenmesiyle, hem de orada varolan diğer dinlerin ve kültürlerin hayat bulmalarıyla neticelenmiştir. Yine bu nedenledir ki, Endülüs, Avrupalı maceraperestler ve “barbar”lar tarafından işgal edildiğinde, işgalcilerin estirdiği terör havası, hem bu barbarların, insanlığın ilim, kültür, düşünce ve sanat zirvesinin şaheserlerini ortaya koyan Endülüs medeniyetini gözlerini kırpmadan yerle bir ederek yoketmelerine neden olmuş, hem de bu terör havasından kurtulmak isteyenlerin İslâm medeniyetinin parlayan ve yükselen yeni yıldızı olan bir başka İslâm yurduna, “barış / İslâm” ve adalet yurdu Osmanlı ülkesine sığınarak hayatlarını ve dünyalarını emniyet ve güven altına alabilmeleri mümkün olabilmiştir.

Görüldüğü gibi, işgal ile fetih’i aynı şeylermiş gibi görmek ve göstermek büyük bir gaflet, dalalet ve cehâlettir: Çünkü işgal, hayalcilerin tahrip ve yıkım eylemidir; oysa fetih, hayata ruh katan, insana oluş ve varoluş sırrını keşfettiren, herkese ve her şeye hayat bahşeden bir büyük rüyanın tahakkuk etmesi, “barış / İslâm”, esenlik ve adalet yurdunun tesis edilmesi fiilidir.

Fethin Sırrı, Oluş Ve Varoluş Çilesinde Gizli

Fethin sırrı, fatihe, oluş ve varoluş sırrını bahşetme gücünde gizlidir: Bu da fethin, her şeyden önce kalpleri, gönülleri açan (=iftah), insanın hem iç dünyasını keşfetmesine, hem de dış dünyanın perdelerini aralamasına imkân tanıyan çok yönlü, zâhirî ve bâtınî bir anahtar (=miftah) olmasıdır.

Fâtih, açan demektir; fetih ise oluş ve varoluş sırrına açılabilmek… Fetih, sürekli bir oluş ve olgunlaşma, dolayısıyla kendini ve dünyayı keşif, kendini ve dünyayı aşma hâlidir; işgal ise olmak değil, sâhip olmak; kendini aşmak değil, bencilleşmek; dünyayı barış ve adalet yurdu hâline getirebilme cehdi değil, zulmet, şirret ve şiddet agorası hâline dönüştürme gayreti demektir.

Fetih, bir çile işidir; işgal ise hile ve desise. Fetih, hamken yanmak ve pişmek cehdi ve gayreti; işgal ise hamların daha bir azmanlaşmaları ve her şeyi yakıp yıkmaları eylemi.

Fatih’le Necip Fazıl’ı Aynı Kader Çizgisinde Buluşturan Şey: Büyük Rüyaların Adamları Olmaları

O halde soru şu: Sultan Fatih’le Necip Fazıl’ı aynı kader çizgisinde buluşturan şey ne öyleyse? Elbette ki, oluş ve varoluş sırrını çözme konusunda yaşadıkları çileleri ve büyük rüyaların adamları olmalarıdır.

Fatih’le Necip Fazıl’ın kişisel hikâyelerini anlatmıyorum yalnızca: Bu kutlu kişilerin kişisel hikâyeleri üzerinden kendi hikâyelerimizi nasıl inşâ edebileceğimizin hikâyesini de anlatmaya çalışıyorum aynı zamanda.

O halde, o can alıcı soruları sıralamanın tam zamanı: Bir hikâyem var mı benim? Bir hikâye sahibi olabilecek, daha da ötesi, bir hikâye hikâye edebilecek kadar doğum ve doğuş, oluş ve varoluş sancısı çekiyor muyum? “Kim var ve bu hâl neyin nesi?” denildiğinde arkama ve önüme, sağıma ve soluma bakmadan “evet, ben varım ve burayım!” diyebilecek kadar derinden ta derinden, derûnî bir çığlık atabiliyor, Nurettin Topçu’nun anıtlaştırdığı o kutlu “isyân ahlâkı”yla kuşanabiliyor muyum? Haykırabiliyor muyum, dağa taşa, yere göğe, yerle gök arasındaki her şeye? Oluş sırrının, varoluş sırrının ufuklarını ve umutlarını görebiliyor ve gösterebiliyor muyum? Yoksa hâlâ o tabansız, köksüz, ruhsuz, sığ, vulger, ayartıcı, pergelini şaşırtıcı konjonktürel “arabesk veya eurobesk yokoluş şarkıları” vakitleriyle kendimi kandırmakla ve avutmakla mı meşgulüm?

Üstad Sezai Karakoç’tan ilham alarak söylemem gerekirse, yerle gök arasında, zâhir’le bâtın arasında, hayır’la şerr arasında bir eğri çizebilecek; ötelere, ötelerin ötesine işaret edebilecek işaret parmağımla zamanları ve mekânları aşacak kavisler oluşturabilecek bir aşk ve coşku hâlini, neşve ve vecd hâlini yaşayabileceğim katıksız bir imân’la, iddiayla, idealle ve rüyayla mücehhez miyim gerçekten?

Üstad Bediüzzaman’ın deyişiyle, bütün insanlarla, kâinatla ve her şeyle ünsiyet kesbetmeme imkân tanıyabilecek o kuvve-i maneviye havuzundan fışkıracak, geçmiş ve gelecek zamanları yutabilecek, sulayabilecek; herkesin ve her şeyin benden emîn olabileceği; benim herkese ve her şeye emniyet ve uhuvvet (kardeşlik) sunabileceğim; ötelere, ötelerin ötesine keşif ve fetih yolculukları yapabilmemi mümkün kılabilecek arı, duru, su gibi azîz ve lezîz bir imân’la mücehhez olup olmadığımdan hakîkaten emîn miyim?

Eğer bütün bu sualleri sorabiliyorsam, bana bu sualleri sordurtacak mesuliyetlerimin farkettirdiği furkan kabiliyetinin imkânlarını idrâk ve tefrik edebilecek bir farkın farkında ve sahibiyim demektir. Ki, asıl çile, oluş ve varoluş sırrını çözdürtecek hakîkî, tahkîkî oluş, varoluş ve fikir çilesi, işte ancak bundan sonra hayat bulabilecek, hayatiyet kazanabilecek ve hayatiyetini her dâim hissettirebilecek demektir.

Fetih Ruhu: Oluş, Varoluş Ve Fikir Çilesi

Fikir çilesi, oluş ve varoluş sırrının esrarını idrâk edebilecek kadar büyük rüyalar görebilecek kişilere hâs, has be has som altından yapılmış bir farktır; bir firak / ayrılık ateşinin kişiyi oluş sırrına erdirecek, vuslatın eşiğine götürecek, kişinin ruhunda kıvılcım üstüne kıvılcımlar çaktıracak, kişiyi aynı anda yatay ve dikey boyutlarda kesif bir keşif ve fetih yolculuğuna çıkaracak aslâ bitmeyecek aziz, lezîz ve sahih bir teemmül, tecessüs, tefekkür, tezekkür, teşekkür, tehassüs, tekevvün, tekemmül, tahammül ve teşebbüs sürecinin ve yolculuğunun adıdır.

İşte Fatihleri ve Necip Fazılları aynı kader çizgisinde buluşturan nokta burası. Yani asîl uçbeyleri olabilmek ve “köprü başları”nı tutabilmek: “Gelene ağam gidene paşam” demek için değil tabii ki. Ne için peki? Elbette ki, o pırıl pırıl, bemberrak, taptaze, eskimez ve pörsümez “su”yun bulandırılmasını önlemek ve gürül gürül akabilmesini, kirli suları arındırabilmesini temin edebilmek; böylelikle susamışların susuzluklarını giderebilmelerini mümkün kılabilmek; o ulvî suda gerçekleşen ve o durmamacasına akan suyla hayat bulan, hayatiyet kazanan oluş ve varoluş sırrına vâkıf ve vâsıl olabilmek için… Kuzulara şah olan kurtların bile yapamayacakları taksimleri, kavşakları tutan “yavşak”ların yapmaya kalkışmalarına aslâ izin, mahal ve fırsat vermemek için…

Fikir çilesi, oluş çilesi ve varoluş çilesi: Büyük rüyaların hayat bulabilmesinin ve hayatiyet kazanabilmesinin olmazsa olmaz şartları: Fatih’in İstanbul’u fethi ile Necip Fazıl’ın Büyük Doğu fikrini, hangi zamanlarda ve mekânlarda yaşarlarsa yaşasınlar, bir metafor hâline dönüştüren, bir umut ve ufuk çizgisi katına yükselten, bize ve herkese her dâim yaratıcı bir ruh ve kurucu bir irade armağan eden ortak kader çizgisi işte burada gizli.

Fatih’in Büyük Fetih Rüyası

Fatih, bir uçbeyi olarak hayata atılmıştı: Devlet-ebed-müddet şuuru ve şiarıyla yanıp tutuşuyor, gazâ ve cihad aşkı ve şevki ile yunup-yıkanıyor; lalalarının gözetiminde, denetiminde ve rehberliğinde büyük rüyalara, büyük yolculuklara, büyük keşiflere ve büyük fetihlere hazırlanıyordu…

İki kez tahta çıkması bir sırr-ı ilâhî olduğu kadar bir lûtf-u ilâhiydi de Fatih -ve Osmanlı- için: Gördüğü rüyaları hayata geçirebilmesi için, esaslı bir fikir çilesi, kanatlandırıcı bir oluş, varoluş ve olgunlaşma çilesi çekmesi gerekiyordu: Eğer Fatih yaklaşık 10 yıl süren bu fâsıla zarfında Osmanlı ülkesinin içine sürüklendiği girdabı, kaosu, iç ve dış karışıklıkları yeniden tahta çıkıncaya dek iliklerine kadar yaşamasına imkân tanıyan o kendisini hop oturtup hop kaldırtan, gecelerini ve gündüzlerinialt üst eden, uykularını kaçıran fikir, oluş, varoluş ve olgunlaşma çilesini tüm yakıcılığıyla yaşamamış olsaydı, fetih, belki de kendisine nasip olmayacak ve dolayısıyla İslâm medeniyetinin doğu ve batı cephelerinin çökertildiği bir zaman diliminde Haçlıların ardarda düzenleyecekleri saldırılar sonrasında İslâm medeniyeti bir daha belini doğrultmakta tahmin ve tahayyül bile edemeyeceğimiz kadar zorlanacaktı.

Necip Fazıl’in “Büyük Doğu” Rüyası

Aynı kader çizgisinin, Batıdan üç yüz yıldır esen, her şeyi yakıp yıkan sert ve sarsıcı fırtınalara artık dayanma ve direnme gücünü yitiren Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte İslâm medeniyetinin hayat memat mücadelesi verdiği ve bütün müslümanların çil yavrusu gibi oraya buraya savruldukları o İslâm tarihinin en zor ve zorlu zamanlarında “Büyük Doğu” gibi bir ebed-müddet fikriyle şaha kalkan yavuz bir ata binen bir uçbeyi, bir küheylân gibi öne fırlayarak “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye haykıran ve bir dalgakıran gibi hareket ederek Anadolu’yu yeniden oluş ve varoluş sırrına erdirebilmek için yollara koyulan üstad Necip Fazıl’a da Fatih’in üstlendiği misyona benzer bir misyon yüklediğini görüyoruz.

Fatih Sultan ve Necip Fazıl: Büyük fetih rüyaları gören iki asalet, şahsiyet ve ahlâk anıtı… Kutlu kapıların açıcısı, iki gönül, zihin ve eylem eri… Kendi rüyalarını hikâye ederek hayata geçiren yılmaz, sarsılmaz iki Allah dostu, Allah yolunun yorulmak, dur durak bilmez yolcusu iki büyük diriliş cengâveri.

Fatih’le Necip Fazıl’ın Büyük Çileleri, Büyük Rüyaları Ve Göklerden Gelen “Haberler”

Sağdan ve soldan, arkadan ve önden kuşatılan, çökmenin eşiğine gelen İslâm medeniyetini Osmanlı ülkesinde yeniden dirilten ve ilâ-yı kelîmetullah sancağını ta Avrupa’nın içlerine kadar dikecek kuşaklara öncülük eden cihan fatihi Sultan Fatih’le; Anadolu coğrafyasına sıkışarak varolma ve varlığını koruma mücadelesi verecek kadar yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bu aziz milletin makus talihini yenmesi için Allah yolunun divânesi bir öncü kişi olarak bize ruh kökümüzü hatırlatan, gönüllerimizin ve zihinlerimizin fatihi Necip Fazıl’ın keşifleri ve fetihleri aynı kader çizgisinin iki ayrı sarsıcı, kanatlandırıcı, ruh aşılayıcı birer izdüşümüdür.

Büyük rüyalar, büyük fikir, oluş ve varoluş çilelerinden sonra anlam kazanabilir ve hayata geçirilebilir ancak. Çile üzerine bina edilmeyen rüyalar, aşk derecesinde benimsenemez, büyük doğumlara ve dönüşümlere aslâ zemin hazırlayamazlar.

Bu nedenledir ki, Fatih’in de, Necip Fazıl’ın da hem büyük çilelerden geçtiklerini, hem de büyük rüyalar gören öncü kişiler olduklarını; yaşadıkları çilelerin, büyük rüyalarını hayata geçirme süreçlerini hem hızlandırdığını, hem de kendilerini inanılmaz bir şekilde olgunlaştırdığını ve pişirdiğini görüyoruz.

Fatih’le Necip Fazıl’ın çilelerini ve büyük rüyalarını taçlandıran, keşif ve fetih yolculuklarına çıkmalarından önce çilelerini kemâl noktasına ulaştıran, kader çizgilerini buluşturan, muhkemleştiren ve pekiştiren müstesnâ hâdiseler cereyân edecektir…

Fatih’in Rüyası: Efendimiz’in (ﷺ) Yaktığı Aşk Ateşi

Fatih, fetihten hemen önce Hz. Peygamber’i (ﷺ) görecektir rüyasında. İşte bu müstesnâ zamanda cereyân eden bu müstesnâ hadiseden sonra Fatih, ne yapıp edip fethi gerçekleştirme azim ve cehdi ile yılmadan, usanmadan, bıkmadan fethi en ince ayrıntılarına kadar planlayacak; Hz. Peygamber’den (ﷺ) aldığı içini ışıtan aşk ve coşku ateşiyle fethin mutlaka başarıyla sonuçlanması için gerekli tüm hazırlıkları, hem de çok seçenekli bir şekilde yapmaktan kendisini geri tutmayacaktır.

Necip Fazıl’ın Ruh Mimarı: Arvasî Hazretleri

Necip Fazıl’sa beyninde şimşekler çaktırtan fikir, oluş ve varoluş çilesinin doruk noktasındayken bir şirket-i hayriye vapurunda “ilk ve son kez gördüğünü” söyleyeceği kutlu bir adam tam bir hızır gibi imdad çağrısına tavassut edecek ve vapurda Abdülhakim Arvasî Hazretlerinin adresini eline tutuşturup, sonra da sırra kadem basacaktır.

İşte bu iki müstesnâ ân, Fatih’te de, Necip Fazıl’da da vuslat ateşinin, aşk ateşinin kıvılcımlarını tutuşturacak ve işte o iki müstesnâ ân’dan itibaren Fatih’i de, Necip Fazıl’ı da, İslâm sancağını göndere çekme gazâsından ve cehdinden hiçbir güç alıkoyamayacaktır: Bu öyle bir aşk ve vuslat ateşidir ki, Fatih’e de, Necip Fazıl’a da, hakîkat güneşini söndürmek ve balçıkla sıvamak için geliştirilen tüm saldırılara karşı sarsılmadan, yılmadan muhkem ve muhteşem bir şekilde dimdik durma azmi ve cehdi bahşedecek; olmazları oldurtacak bir kudret ve irade lütfedecektir.

Bu, Fatih’e gemileri karadan yürütecek, Necip Fazıl’a da “yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya” dedirtecek o muhteşem Sakarya Türküsü’nü yazdırtacak kanatlandırıcı, gelecek kuşaklara, saf, su katılmamış imânın mümine açılmaz sanılan kapıları nasıl açtırtacağını, yürünmez sanılan yolları nasıl koşarcasına yürüteceğini, imkânsız sanılan keşifleri ve fetihleri nasıl uçarcasına, kendinden geçercesine yaptırtacağını gösteren ve öğreten yaratıcı ve diriltici bir ruhtur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.