Abdullah KADIOĞLU, Hüküm Dergisi 2. Sayı

HİLAFETİN İLGASINDAN KUTUPLARDA VAKİT TESPİTİNE BİTMEYEN BİR GAFLET HİKAYESİ

Hilafetin ilga edildiği gizli toplantıda millet vicdanının bir öfke sağanağına dönüşmesinden korkanlar, iki kaba softayı piyon olarak kullanır. Hilafeti korumaya memur iki şeyh, Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi ve Bursa Mebusu Şeyh Servet Efendi “Aydın Din Adamı” unvanına sahip olabilmek için “Halifeliğin kaldırılması” ve “Hanedan-ı Ali Osman’ın yurt dışına çıkarılması” ile ilgili meclise kanun teklifi verir. Pek çok âlimin de milletvekili olarak yer aldığı mecliste kanunla alakalı hararetli tartışmalar yapılır. Aydın din adamı olma yarışına giren hocalar ümmetin birliği dinamitlenirken sükût orucuna bürünür. Her biri Hilafetin önemini herkesten daha iyi bilmesine rağmen onun gerekli olmadığına dair şer’i istidlallerde(!) bulunur. Hilafet aleyhtarı yapılan her konuşmanın alkışlandığı mecliste hocalar ya susar ya da aleyhte konuşur. Hilafeti ise; ikisi asker üç isim müdafaa eder. Ali Şükrü Bey, Zeki Kadirbeyoğlu ve Halid Bey.

Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey

Meclis kâtiplerinden Mahir İz anlatıyor: “Hilafetin lağvı ile alakalı gizli celse başlamıştı. Çok hararetli müzakereler oluyordu. Hilafet muhalifleri kürsüye çıkıp fikirlerini söylüyorlar ve meselenin müdafaasını yapıyorlardı. Ancak Ali Şükrü Bey teklif sahiplerinden kim ne söz söyledi ise hemen kürsüye çıkıp onlara cevap verdi. İş o hale geldi ki, Ali Şükrü Bey kürsüye belki on beş kere çıktı. Vakit geç olmuş ancak Ali Şükrü Bey ayakta hatibi dinliyordu. O sırada tekrar söz istemek için kürsüye yaklaşırken Rauf Bey kolundan tutarak “Şükrü Yeter, artık söz alma!” deyince, Ali Şükrü Bey birdenbire Rauf Bey’e dönerek, “Rauf! Ben bu işin fedaisiyim, anladın mı?” dedi ve kürüsüye çıktı. O sırada ben zabıt müdîri Zeki Bey’e “Ali Şükrü Bey bu gece idam fetvasını eliyle imza etti.” dedim. Nitekim o sözümde çıktı (Mahir İz, Yılların İzi, s.113).

Gümüşhane Mebusu Zeki Kadirbeyoğlu

Ciddiyeti, cesareti, dindarlığı ve özellikle din adına tavizsizliği ile temayüz etmiş bir isim. Nitekim marka Müslümanlarının sustuğu bir zamanda Zeki Bey kürsüye çıkar ve vekillerin vicdanına seslenir: “Beyler! Hanedan-ı Al-i Osmanı dışarı atmaya çalışıyorsunuz. Bilesiniz ki, beğenmediğiniz o hanedan içinden Fatihler, Yavuzlar ve Kanuniler çıkmıştır. Elbette aralarında kötüleri de olmuştur. Arkadaşlar, ben mutedil fakat bununla beraber müthiş İslam birliği taraftarıyım. Tarihin bu azametini kendi milletimde görmek isterim. Benim gayem budur! Bunun içindir ki, memleketimin iç ve dış siyaseti bakımından halifeliğin kaldırılmasını kabul edemem. Halifeliğin kaldırılmasını kabul ederek, bu müthiş kuvveti düşmanların ve diğer devletlerin kucağına atmayalım”(Prof. Dr. Çetin Özek, Din ve Devlet s.478).

Zeki Kadirbeyoğlu’nun konuşması mecliste tansiyonu yükseltince, teklif sahibi Şeyh Saffet Efendi müdahale eder ve hilafetin gerekli olmadığına dair içtihatlarda(!) bulunur fakat konuşması meclisi sakinleştirmeye yetmez.

Kastamonu Mebusu Dadaylı Halid Bey

Karşılıklı sataşmalar devam ederken Kurtuluş savaşında Yunan generali esir alan ordunun kurmay subaylardan Kastamonu mebusu Dadaylı Halid Bey söz alır ve şunları söyler: “Arkadaşlar! Biliyorsunuz İstiklal mücadelesi ilan edildiği zaman halkımızın hilafet makamına olan bağlılığını göz önüne alarak hepimiz, “Halifeyi kurtaracağız!” diye telkinlerde bulunuyorduk ve hatta bu sebeple Senusi gibi büyük şeyh ve âlimleri meclise getirdik. Ayrıca ben bir askerim. Bizde savaş zamanında vatanı ve hilafeti kurtaracağımıza dair askerimize cesaret veriyorduk.”

Bu konuşma da meclisi hilafetten yana etkileyince, Halid Bey mensubu olduğu Halk Fırkası’nın sert eleştirilerine maruz kalır. Ama o aldırış etmeden konuşmasına devam eder, “Dinimizde Müslümanlar kardeştirler, Bütün İslam Âleminin bize karşı göstermiş olduğu teveccüh yalnızca Müslüman oluşumuzdan dolayı değil, Makam-ı Hilafetin bizde bulunmasından dolayıdır. Acaba niçin İran, Afganistan ya da Fas’taki Müslümanlara gösterilen teveccüh bize gösterilen kadar değildir. Ebetteki bunun tek sebebi bizdeki hilafet makamıdır.” (H. Hüseyin Ceylan, Din Devlet İlişkileri, I, 169).

Seyyid Bey

Hilafet karşıtları bu Anadolu evlatları karşısında acze düşünce Mustafa Kemal’in övgüsüne mazhar olmuş bir başka hocayı, Seyyid Bey’i sahneye sürerler. Çünkü yapılan müdafaalardan sonra mecliste hilafete dair kanaatler onun en azından manevi olarak devam etmesi yönünde değişmişti. Birinin çıkıp İslam’da hilafetin olmadığını şer’i delillerle(!) izah etmesi gerekiyordu. Tam bu esnada, İsmet İnönü’nün, “Onun yaptığı konuşma sayesinde biz halifeliği kaldırdık. Eğer o olmasaydı müdafilerin bıraktığı tesirle halifeliği kaldırmamız mümkün olmazdı.” dediği Seyyid Bey kürsüye çıkar ve Allah Resulü(sav)’nün birleştirdiği, on üç asırdır devam eden ümmet yapısını “İslam’da hilafet yoktur” diyerek paramparça eder. İstanbul’u Bağdat’tan, Kabil’i Gazze’den ayırır. Bunu da İslam adına yapar.

İhanet ve gaflet arasında sadece niyet farkı vardır. Yerine göre gaflet, ihanetten daha büyük tahribat yapar. İşte meclis ve orada milletvekili olarak bulunan hocalar… Yaptıklarına ihanet demeli fakat yine de okudukları Ulum-u İslami’ye ye hürmeten hallerini gaflet olarak nitelemek daha doğru olur.

3 Mart 1924 yüzbinlerce Müslümanın kanının heder olduğu, ümmetin kadınlarının iffetinin çiğnendiği, yüzbinlerce çocuğun sahipsiz kaldığı tarih… Türkçülük ya da Kürtçülük yaparak Millet-i İslam’ın parçalandığı, “Müslüman” isminden başka aidiyetlerin oluştuğu tarih işte burada başlıyor. Yazık ki Hilafet, “müminler ancak kardeştir(Hücurat:10)” ya da “Müslümanlar birbirine sıkıca bağlı bir bina gibidir(Saf:4)” ayetlerini tefsir eden hocaların kanun teklifi ve konuşmalarıyla kaldırıldı. Şimdi ise, bu gafletin bedelini ümmet bitmek bilmeyen işgallerle ödüyor.

Ez Cümle

Bugün bazı hocaların ameliyeleri hilafet oturumlarındaki ihanet ya da gaflet haliyle ayniyet arz etmektedir. İslam coğrafyasının pek çok noktasında işgal var, evler yıkılıyor, zemheri gecelerde çocuklar soğuktan donuyor ve her gün yüzlerce ölü var; Müslümanlar kabirlerini artık iş makineleriyle açıyor. Mezar taşlarında isimler değil “falan tarihte topluca katledilen müminler” yazılı. Ümmetin mazlumları feryadlarını duyuracak hocaları beklerken, acıları bazı hocaların meclislerinin, televizyon programlarının, sempozyumlarının konusu dahi olamıyor. Onların gündemi ise aşağıdaki mevzulardan müteşekkil…

1-Arakan’da diri diri yakılan Müslümanın gündemini terk ederek kutuplarda namazın vakitleriyle ilgili filmsel tespitlerde bulunmak.

2-İftar açacak ekmek bulamayan Müslümanların yaşadığı bir coğrafyada Ramazan geldiğinde, teravih namazı ve imsak vaktinin tespitini mevzu bahis yapmak.

3-Müslümanların kızlarının Allah’ın rızası yerine moda tasarımcısının arzularına göre giyindiği bir zamanda mütemadiyen “kadınların özel halleri” başlığıyla toplanıp, sempozyumlar düzenlemek ve Ehl-i Sünnet ulemasına muhalefet etmek.

Ez cümle; dün hilafet ilga edilirken destek olanlar ya da susmayı tercih edenler ile bu gün kürsülerine Âlem-i İslam’ın öncelikli sorunlarını taşımayanlar aynı gafletin içindedirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir