Başyazı, Hüküm Dergisi 5. Sayı

HER ŞEHRİN MEYDANINDA “HAK GELDİ BATIL ZÂİL OLDU” AYETİ OKUNACAK

Siyasette İslam yoksa, insan da yoktur. Bedeniyle varolsa da, onuruyla, hukukuyla yoktur. Çünkü insaniyet, İslamiyet’le olur. İslam nazarında insan sadece Allah’ın kuludur. Ota, puta, kurda, kuşa tapmaz. Eliyle yaptığı, acıkınca da yediği maddenin karşısında diz çökmez. Ne kilise kaldırımlarını ne de tağut mabedlerini yalar.

Peygamberler ideolocyalara ve onların putlarına mahkum olan insanlara konuştu, muzdariblerin ellerinden tuttu. Onlara eşyayı tanıttı. Bu, “hayal” dedi, bu “taş” dedi, bu “senin gibi insan” dedi. “Allah’a secde et; yere çömel göğe yüksel, yüksel ki, hem halis hürriyeti tat hem de benlik saraylarında kölelik tapınakları inşa edenler ayaklarının altında kalsın” dedi. Onlar konuştu, kalplerdeki düğümler çözüldü. Tutulan akıllar açıldı. Sonra en büyük Peygamber geldi. O da mazlumların safında yer aldı. Irkçı Emperyalizmin merkez üslerinden Dâru’n-Nedve’nin önünde, köle pazarlarında ve sâir noktalarda konuştu. Tefecilik yok, hased yok, fakiri hakir görmek yok, emeği çalmak yok, dedi. İnsan hakları ihlallerine dair bütün yanlışları ortadan kaldıracak Allah buyruğunu okudu: “Yemin olsun ki, biz ‘rengine, soyuna, rütbesine bakmadan’ Âdem oğullarını onurlu kıldık.” (İsrâ: 70).

Allah Resulü (ﷺ) muhatablarını “klasik cahiliyye”nin düşünce, akide ve aksiyon kirlerinden arınmaya, kölelerle aynı sofraya oturmaya, aynı safta namaza durmaya çağırdı. Onlara Kur’an’ın diliyle, “Rabbanî olunuz.” dedi. Mekkeliler de işte tam buna itiraz ediyorlardı: Aristokrasiyi ayaklar altına alan insanlığın onurunu kurtarma hamlesine… Müşrikler bu hamle karşısında putlarını sığınak olarak kullandı. Onlar üzerinden Allah Resulü (ﷺ) ile insanlığın onuruna dair pazarlık yapmak istedi. “Bir yıl bizim ilahlara bir yıl da Senin Allah’ına ibadet edelim.” dediler. Davette kuşatıcı ve kucaklayıcı bir dil kullanan Peygamber (ﷺ) Allah hakkı ve insan onuru söz konusu olunca onlara en sert ifadeyle karşılık verdi: “Ey yüreklerinde ki iman cevherini örtenler/Kafirler!”” (Kafirûn: 1).

İnsanı Aşağılama Cihazı

Putlar ideolocyaların insanı aşağılama cihazıdır. İnsan onuru onlarla ayaklar altına alınır. Bu yüzden ideolocyaların “destek kıtaları”, kalem ve kelamlarıyla önce hareketin liderini yüceltir, sözlerini tabulaştırır, ardından da meydanlara heykellerini dikerler. Bayram günleri uydurulur, sonra da katar katar insan saygı merasimi için puthanelerde/anıt mezarlarda toplanıp andlarını yeniler. Her ideolocya bir putun etrafında bir din örer. Destek kıtalarının ajandalarında, “Heykeller yangında ilk kurtarılacak manivela” diye yazar fakat küçük bir yangında millet heykelleri yere serip boyunlarına kement taktığında destek kıtaları da milletle birlikte yürür.

Allah’ın buyruğuna ittiba etmeyi zillet kabul eden destek kıtaları, beşer sözüne sadakati namus olarak telakki eder. Kutsal varlığa dönüştürülen heykeller ve onların müsemmaları “mukteda bih” olur.

Onursuz Milet Yapısı

İdeolocyaların nihaî hedefi onursuz bir millet yapısıdır. Kapitalizm, zengin adına fakiri, sosyalizm de devlet adına insanı onursuzlaştırır. Putun karşısında bir defa eğilenler bir daha doğrulup da zalime hesap soramaz. Mütekebbir devlet başkanının huzurunda mazlumun hakkını müdafaa edemez. İslam ise onurlular toplumudur. Bunun için Hz. Ömer bütün valilere gönderdiği bir yazıyla -şer’i cezalar dışında- reayaya dayak vurulmasını yasaklamıştır. Gerekçesi ise, dayak yiyip onursuzlaşan insan, onu insan yapan diğer bütün değerlerden mahrum kalır.

Türk’le Kürd’ün Varlık Binası

Lâ dini/dinsiz unsurlar doksan yıldır İslam millet yapısını bozmak için cemiyetin her şubesine fitne ekti. Kürtçülük de, Türkçülük de onların fideliğinde devleşti. Lâ diniler tabularıyla yeni kutsallar oluşturdu. Milletin İman/İslam genleriyle oynandı. Kızlarını film setlerine, podyumlara gömen “modern cahiliyye”nin babalarına “çağdaş insan” dendi. Yargısız infazlar yapıldı. Allah’ın yarattığı lisana kota kondu. Müslüman Kürd’ün diliyle kendini de, dinini de anlayıp anlatmasına mani olundu. İslam millet yapısıyla alay eden andlar uyduruldu. -Yakın zamana kadar- Mazlum halk ağaların inisiyatifine terk edildi. Sistem en artık adamları (tabiî ki istisnaları var) şark vilayetlerine gönderdi. Milletle en son muhatap olması gerekenler, her türlü siyasi ve ictimaî mevzuda amir oldu. Bir düğün konvoyunda birkaç arabanın hız sınırını aşması bütün ahalinin azarlanma sebebi olarak görüldü. Türk’le Kürd’ün varlık binasını birbirine perçinleyen tek unsur olan İslam’a irtica, müslümana yobaz dendi. Irkçılık yapıldı; bir ırk diğerinden üstün görüldü. Bu rüzgardan Müslümanlar da etkilendi. Türkİslam, Kürt-İslam sentezi gibi ucubeler icad edildi. Kemalistler doksan yıllık çalışma hayatlarında şark vilayetlerinde sosyalist bir yapılanmanın/Pkk oluşması için bütün şartları hazırladı. Onun inkar paltosundan çıkan sözde hakperestler de mazlum insanları hakça düzen diye yeni putlara çağırdı. Kemalistlerin putundan kurtulanlar Pkk putuna mahkum oldu.

İnsanlık Onuru Bir Kelimede

Sorun ortada. Sorun Kemalistlerin/ Ulusalcıların üstün ırk politikası. Neredeyse insanlığın yaşı kadar eski olan bu hastalık her dönemde on binlerce insanın ölümüne yol açtı. Bu hastalığın en yaygın olduğu coğrafya Hicaz’dı. Allah Resulü (ﷺ) “Irkçılık yapan Ümmet kadroma dahil değildir.” buyurarak İslam’ın kırmızı çizgilerini tayin etti. Siyahla beyazı aynı safta topladı. Mekke’deki ırkçı yapı işte bu toplanmaya direnmişti. Ebû Cehil, “Nasıl olur da Bilal b. Rebah bir cümle söyleyerek (kelime-i tevhid) benimle aynı seviyeye yükselir?” diye soruyordu.

Allah Resulü (ﷺ) , Medine’de de, “ırkçılık melundur” dedi. Medine’nin Kemalistleri olan Yahudiler bu söylemden rahatsız oldu. Çünkü bu söylem, Yahudi’nin kendi bekası için yüz yirmi yıl savaştırdığı Evs ve Hazreç’i kavrayıp kardeş yaptı. Her renkten, her dilden insan “Habl-ı Metin” olan Kur’an-ı Kerim’e sarıldı. Kur’an da onların kalplerini birleştirdi. Ondan önce Yesrib de halk vardı. O (sallalahu aleyhi ve sellem) geldi, şehir istihaleye uğradı, halk “Ensar” oldu. Muhacirle evini, yerini, yurdunu paylaştı.

Irkçılığa En Esaslı Darbe

Irkçı emperyalizme en esaslı darbeyi Hz. Muhammed (ﷺ) vurdu. İnsanlık O’nunla (ﷺ) yeniden doğdu. Ammar, Sümeyye, Bilal O’nunla (ﷺ) insan olduğunu anladı.

Batı ise insan haklarından sadece bahsetti. Sempozyumlar düzenledi, tebliğler sundu, müzakere yaptı. Haklara dair mahkemeler kurdu. Sonra işgal ordularıyla İslam yurduna ölüm kustu. Fakat sistem olarak o mahkemelerde hiç yargılanmadı. Özgürlük anıtı dikti, dünyaya toplumsal kölelik ihraç etti. Batı’nın bütün referansları Evs’le, Hazrec’i savaştıran Yahudi soyuna dayanır. O soy insanlığın acı çekmesinin asıl sebebidir. Günümüzdeki “lâ dini unsurlar” da o ırkçı emperyalizmin sun’i kardeşleridir. Onlar yıkıldıkça, insanlık doğrulacak. Van’da da, İstanbul’da da “İslam millet yapısı” güç kazanacak.

Gerçek Akil Adamlar Heyeti

“Çağdaş masallar” sahnesi kapanmak üzere. Artık ne Kemalistlerin/Ulusalcıların ne de Sosyalistlerin destek kıtaları yeni masallar üretebiliyor. Millet yalan beyandan da yalan aidiyetlerden de usandı. Tek çare İslam millet mecrasının yeniden gürül gürül akması…

Irkı ne olursa olsun her nev’i mensubiyet sorusuna, “Ben müslümanım” diyen bir nesil geliyor. İşte gerçek akil adamlar heyeti.

Diyarbakır’ın da, İstanbul’un da akıl tutulmasını onlar çözecek. Tahsil derecesi ve cinsiyeti ne olursa olsun yediden yetmişe, “Lâ ilahe illellah Muhammed Rasulüllah” diyen her Müslüman bu heyetin aktif üyesidir. Dolayısıyla da İslam millet yapısının yeniden inşasında görev almaya mecburdur.

Bu heyet karış karış bütün Anadolu’yu dolaşmalı ve avazı çıktığı kadar, “Ey insanlar, Türkler, Kürdler! Irkçı emperyalizmin değer yargılarını ayaklar altına alan, insanlığın onurunu kurtaran sadece İslam’dır.” diye bağırmalı. Bu heyetin nihaî toplantısı, yeryüzüne İslamiyet’le insaniyeti getiren Allah Resulü’nün (ﷺ) başkanlığında Habeşli Bilal, İran’lı Selman, Azadlı Zeyd, Kureyşli Ebû Bekir’den oluşan “Heyet-i Aliye/Yüce Heyet’in” manevi huzurlarıyla bütün şehir meydanlarında olacaktır.

Sahabe, kardeş kavgasıyla yıkılan şehirlere/yüreklere bu yüce heyetin ruhunu taşımıştı. Diyarbakır’a, Adıyaman’a sahabe, İstanbul’a Ebû Eyyüb el-Ensarî bunun için gelmişti.

İslam kardeşliğini anlatmak için doğudan batıya; batıdan doğuya seferler düzenlemeli. Her gördüğümüze selamdan sonra “Hey! Lâ ilahe illellah Muhammed Rasulüllah’ı ikrar eden, ben senin sen de benim kardeşimsin haberin var mı?” demeli. Bunlar talimatla olmaz. Sahabe kardeşlik harekatı için kimseden görev emri beklemedi. Bir asa, bir heybe bulanlar yola revan oldu. İmamlar, seydalar, öğretmenler, öğrenciler, anneler, babalar, cemaat mensubları şimdi silsileye dahil olma vakti. Okuldan, medreseden sokağa çıkma vakti. İstanbul’dan, Nurşin’e; Hakkari’den Trabzon’a kardeşlik koridorları açma vakti.

Allah Resulü’nün (ﷺ)  “millet yapısı”na dahil olan ve vazifelerini ikmal eden bütün heyetler nihaî aşamada her şehrin meydanında, “Heyet-i Âliye”nin manevi huzurunda “Hak geldi; Batıl zâil oldu.” ayetini okuyacak.

Meydan toplantılarının hulasası: Âlem-i İslam misak-ı millimizdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir