Haki DEMİR, Hüküm Dergisi 4. Sayı, Makaleler

HAKİKATİN TEFSİR VE TECELLİSİ

Kur’an-ı Kerim, dünyaya (ve yaratılmış aleme) ait olmayan Allah Azze ve Celle’nin kelamı… Halk (yaratılmışlar) aleminde, O’na ait tek kelam, tek kitap yani hakikat… Allah Azze ve Celle’ye ait olması cihetiyle de, “tamamlanmış” tek kitap… Fikir ve ilim adamları bilir ki, tamamlanmış kitap yoktur, her kitap mutlaka eksiktir, yazılacak başka konularda vardır ama o haliyle piyasaya sunulmuştur. Kur’an-ı Kerim, sahibinden dolayı ikmal edilmiş tek kitaptır, öyleyse hakikatin tertip edilmiş tek nüshasıdır.

Hakikat, zıtlar aleminde bir varlık değildir, o, tektir. Bir şeyin zıddı, zıtlık münasebeti dışında o şeyin mümasilidir, muadilidir. Bu sebeple hakikatin zıddının olduğunu (muhalfarz) hayal etmek dahi, hakikat çapında bir kıymetten bahsetmek manasına gelir. Zıddı olmayan bir kıymet, muhittir, zıtlar aleminde her ne varsa tamamını kuşatmıştır. Kur’an-ı Kerim’in (dolayısıyla İslam’ın) zıddı yoktur, olması muhaldir. Hakikatin kelami ifadesi olan (nur olma hususiyeti mahfuz) Kur’an-ı Kerim, yaratılmış alemlere mukaddem, tamamını muhit, tamamını izah eden bir “mana yekunudur”. Kur’an-ı Kerim’in bazı hususlarda emir bazı hususlarda nehiy ihtiva etmesi, her şeyi izah etmediği manasına gelmez.

Meselenin düğümlendiği nokta, hakikat metninin nehiyler kısmıdır. Nehyedilenin izah edilmediği, edilmesinin gerekmeyeceği zannı yanlıştır. Fakat Müslümanlar için haramların idrak edilmesinde belli zorluklar mevcut. Müslümanlar haramları tecrübe edemezler, neden haram olduğunu anlamak için bile tecrübe edemezler. Bir çok meselenin idraki ise tecrübeye bağlıdır, sıfır tecrübe ile idrak edebilmenin imkansız olduğu hususlar vardır. İzah edilmiş olması başka, idrak edebilme imkan ve mahareti başka bir konudur. Haramların idrak edilememesi, izah edilmediğinden değil, tecrübe edilememesinden (ve başka sebeplerden) kaynaklanmaktadır.

Haramların tecrübe edilememesi, buna bağlı olarak idrak etmenin zorluğu Kur’an-ı Kerim’i anlamayı zorlaştırıyor. Kur’an-ı Kerim’in yekunu anlaşılamadığında, parça anlayışlara savrulmak mukadder hale geliyor. Oysa hakikat, sure, ayet, cümle, kelime gibi tertip unsurlarından ibaret görünse, bu tertibe bakarak bir kısmının anlaşılmamasının diğer kısmını anlamaya mani olmayacağı zannedilse de, mesele tam aksi istikamettedir. Mana yekununun anlaşılmaması, anlaşıldığı zannedilen kısmın da idrak edilmemiş olduğuna karinedir. Tabii ki “parça bütünün habercisidir”, tabii ki parça parça anlaşılır, bununla beraber parçaya “bütün” muamelesi yapma hatasına düşmemenin bir yolu olmalıdır.

İslam, nazari çerçevesiyle toprağın (hayatın) üstünde durur. Zaten vahiy, toprağa inmemiştir, kitap olarak da gelmemiştir, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin kalbine inmiştir, hakikat toprak ile temasını mümin kulların ayaklarıyla kurmuştur. Müminler İslam’ın emir ve tavsiyelerini tatbik, haramlardan imtina etmek cihetiyle anlarlar, kafirler ise haramları tatbik ederek Kur’an-ı Kerim’in mana yekunundaki o kısmın tecrübesini üretirler. Bu tecrübe, kafirlerin değil, müminlerin hakikati anlamasının malzemesini temin eder. Tefsir için ihtiyaç duyulan “eksik malzeme” kafirlerin tatbikatıyla elde edilmiş olur.

Tüm insanlık, hakikatin iki kutbunu temsilen tecrübe üretir. Müminler müspet kutbunu tatbik ederek faydasını, kafirler menfi kutbunu tatbik ederek zararını gösterirler. Müminler, itaat edenlerin halini temsil eder, kafirler isyan edenlerin akıbetini temsil eder, böylece yekuna ulaşmak kabil olur. İnsan ve hayatın her şubesi, her mecrası, her alanı, her hal ve hadisesi, Kur’an-ı Kerim’in mana yekununu, her biri kendi cihetinden olmak üzere “gerçek” kılmak yani gerçekleştirmek üzere hareket halindedir. Allah Azze ve Celle, Kur’an-ı Kerim’in yekununu tefsir hususundaki eksik bilgi ve tecrübeyi, kafirlerin fikir ve fiilleriyle mümin kullarının hizmetine sunmuştur. Tefsir ve tecelli birbirinin mütemmim cüzüdür. Bu sebeple tüm insanlığın ve hayatın ürettiği bilgi, ilim, fikir ve tecrübe yekunu, Kur’an-ı Kerim’in “geniş tefsiridir”. İslam İrfanının ıstılah haritasındaki “Tefsir İlminden” bahsetmediğimiz malum, bununla beraber tecelliyi tefsirin bir ciheti ve kısmı kabul etme ihtiyacı, meselenin bu şekilde çerçevelenebileceğini gösterir.

Hiçbir insan (hem mümin hem kafir) ve hiçbir varlık Allah Azze ve Celle’nin kudreti ve ilmi dışına çıkamaz. O’nun kudreti ve ilmi her şeyi ihata etmiştir. Kur’an-ı Kerim, O’nun sonsuz ilminin yeryüzündeki kapısıdır. Kudretinin tecellisi aynı zamanda ilminin tezahürü değil midir? Öyleyse tefsir ve tecelli, bir yaprağın iki yüzü gibidir.

İslam yoksa hiçbir şey yok…

Son birkaç asırdır hakikatin müspet kutbunun tatbik ve tecellisi, İslam tarihinin en düşük seviyesindedir. Buna mukabil menfi kutbunun tatbik ve tecellisi belki de insanlık tarihinin zirvesine çıkmıştır. İnsanlık, İslam olmadığında neler olacağını en geniş ve en derin haliyle tecrübe etti. İnsan tabiatının alçalabilme istidadını (veya rezervini) sonuna kadar kullandı, insan suretindeki varlığın hangi derekelere kadar inebileceğini gösterdi. Mesela hemcinslerin birbiriyle cinsi münasebeti yaygınlaştı, vahim olanı ise bu fiilin “sapkınlık” olmaktan çıkarılması ve “hukuk sistemlerine” girmesiydi. Bir fiil toplumda varolabilir, yaygınlaşabilir de ama o fiil hukuki çerçeve alınmışsa, hak ve hürriyet olarak tarif edilmeye başlanmışsa, sapkınlık, zihni, aklı, vicdanı istila etmiş ve meşruiyet kazanmış demektir. Oysa hemcinslerin birbiriyle cinsi münasebeti ve evliliği, varlığın, insanın ve hayatın tabiatına aykırıdır ve bunu anlamak için Kur’an-ı Kerim okumuş olmak bile gerekmez. Çünkü hemcinslerin evliliğinden çocuk olmaz, çocuk olmayan evlilikler insan soyunu bitirir. Neslin devamını engelleyen, soyun tükenmesini gerektiren bir fiilin meşru olması mümkün müdür? Bunu anlamak için Kur’an-ı Kerim okumak bile gerekmez ama Kur’an-ı Kerim’i (yani İslam’ın tamamını) okumayan ve anlamayanlar “haddi” bilemezler, nerede durmak gerektiğini kestiremezler.

Hakikatin menfi kutuptaki tecellisi tarihte muhtemelen ilk defa bu çapta gerçekleşmiştir. Sadece bu sebeple bile artık hakikatin müspet kutuptaki tecellisi için zaman gelmiş olmalıdır. Müslümanlar, İslam tarihindeki muhteşem müktesebat ile birlikte birkaç asırlık fetret devrinde menfi kutbun muhteşem müktesebatına malik oldular. Muhtemeldir ki sahabe kadrosundan (döneminden) sonraki en büyük imkan ve belki de en büyük imtiyaz çağı başlamıştır.

Bilginin Tertip ve Tanzimi…

Batının ürettiği bilgi, bilim ve fikir, kesretin kaosunda serazat bir deveran halinde. Bilginin çokluğuna mukabil merkezi organizasyona sahip olmaması, aksine teferruatlara kadar yaygınlaşan ihtisaslaşma hastalığı, insan zihnini ve aklını istila etti. O kadar çok bilgi var ki, insanlar ne yapacaklarını, neyi okuyacaklarını, neye inanacaklarını şaşırdılar. Batı ve onun tesir sahası, bilgi çöplüğüne döndü. Tam bu noktada, Müslümanların tevhid imanı, ondan mülhem vahdet anlayışı, ondan mülhem terkip mahareti, ondan mülhem tertip kavrayışı insanlık için Hz. Nuh Aleyhisselamın gemisi kıymetindedir.

Müslümanlar, doğru yerde mevzilenecek, doğru anlayışa sahip olacak, doğru tefekkürü gerçekleştirebilecek seviyeye geldiğinde tüm dünya ayaklarının altındadır. İrfan Müktesebatımız İslam’ın mana haritasını teferruatına kadar doğru şekilde çizmiştir. Mesele buna vukufiyetimizde düğümleniyor.

Tevhid imanı, vahdet ve terkip anlayışı, dünyadaki tüm bilgiyi hakikatin süzgecinden geçirerek toparlayacak, her birini asli mihrakına bağlayacak, tertip ve tanzimini yapacak kıymettedir. Bunlar askeri nizamla yani icbari yollarla yapılacak işler değil tabii ki, mesele, muhteva nizamını anlamış, mana haritasına nüfuz etmiş fikir ve ilim yiğitlerini bekliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir