Hüküm Dergisi 84. Sayı, Makaleler, Prof. Dr. Ahmet AKIN

GEÇMİŞİMİZDE VE GELENEKLERİMİZDE AİLE

Bizim kadîm medeniyetimizde aile bağları ve ailenin güçlü kılınması her şeyden fazla önemsenen, tüm devlet politikalarında değer gören bir vizyonla ele alınmaktadır. Geçmişimizde aile ve evlilik kurumuna verilen önemin temelinde şu bilinç yatmaktaydı; bir toplumun sanayisi, savunması ve teknolojisi ne kadar güçlü olursa olsun eğer aile ve gençliği güçlü olmaz ise o toplum yıkılmaya mahkûmdur. Bakmayın bugünlerde kadîm ailemizi gerici, çağdışı ve cahil olarak gösteren zihniyete; onların asıl amacı aile algımızı çarpıklaştırarak bizim geçmişimizden utanmamızı ve böylece kültür ve geleneğimizle bağlarımızı koparmamızı sağlamak.

Osmanlı ve daha önceki Türk İslâm toplumunda aile ve toplumsal âdetler, örfler, geleneklerin her birisi birer doktora tezi yapılabilecek kadar hassas ve insanî boyutu yüksek olan değerlerimizdir. Sadece insana değil eşya ve tabiata da aynı hassasiyetle bakılır, evrendeki her şeyin Yüce Mevlamızın bize birer emaneti olduğu gerçeğini insanlar bir an olsun aklından çıkarmazlardı. Mesela Osmanlı’da karı koca merdivenden çıkarken erkek arkadan gelirdi ki hem hanımının vücudu ifşa olmasın hem de hanımı düşerse tutabilsin diye. Aynı sebeple merdivenden inerken yine erkek önden inerdi. Ne büyük incelik. Yine bir evin penceresinin önünde sarı çiçek varsa bu çiçek “Evde hasta var, evin önünde gürültü yapmayın.” anlamına gelirdi. Eğer pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa bu çiçek “Evde gelin olma çağına gelmiş kızımız var, evin önünden geçerken konuşmalarınıza dikkat edin, kaba ve argo konuşmayın.” işareti vermekteydi. Ne rikkat. Örneğin bir misafirliğe gittiniz; ama sevmediğiniz bir yemek varsa yapacağınız şey ev sahibinden bir tabak yoğurt istemekti. Böylece hem yoğurdu yemeğin üstüne dökerek sevmediğiniz yemeğin tadını değiştirip daha kolay yiyebiliyordunuz hem de ev sahibi bu durumda sizin o yemeği sevmediğinizi anlayarak bir dahaki sefere o yemeği yapmamaya özen gösteriyordu. Kahvenin yanında su getirirlerdi misafire, eğer misafir toksa önce kahveyi alır sonra suyu içerdi; ama eğer açsa önce suyu ağzına götürürdü, bu esnada ev sahibi hemen sofra kurma hazırlıklarına başlardı. Kız istemeye gittiklerinde veya kızları için damat adayı aradıklarında anne babalar damadın pantolonun dizine bakarlardı, eğer dizinde eskime belirtisi varsa damat adayının namaz kıldığı anlaşılırdı. Erkekler hanımlarına hediye olarak ayna alırlardı, bu hediye şu anlama gelirdi; “sana senden daha güzel verebileceğim bir hediyem yok” hem ucuz hem romantik değil mi? Hani Osmanlı ve kadîm ailemiz romantik değildi? Günümüzde binlerce liralık pırlanta yüzüklerle bu etkiyi oluşturamıyoruz; çünkü kanaat azaldı.

Bir başka güzel özellik toplumumuzda; 63 yaşını geçen büyükler yaşları sorulduğunda “Biz artık haddi aştık.” derlerdi. Çünkü Efendimiz 63 yaşında ahirete irtihal etmişti. Eski insanımız kâinata ve eşyalara da insan gibi davranırdı; “lambayı yakmak” veya “mumu söndürmek” yerine “lambayı uyandırmak” veya “mumu uyutmak” ifadelerini tercih ederlerdi. Eşyaya bile insanmış gibi hassasiyet ve letafetle davranırlardı.

Biraz da kadîm geleneğimizdeki vakıflardan söz edelim. Mesela;

Leyleklerin iyi beslenmesi için Leylek Vakfı,  

Yazı yazılan veya pislenen duvarları temizlemek için Duvar ve Sokak Temizliği Vakfı, 

Oradan geçen insanların bila bedel yemesi için Meyve Ağaçları Dikme Vakfı, 

Sellerin getirdiği ağaç ve taşlardan köprüleri temizleyerek şehrin zarar görmesini önlemek için kurulan Köprüleri Sellerin Zararından Koruyan Vakıf, 

Borçlu ve hapiste olan Müslümanlara senede bin akçe verilmesini öngören Borcundan Dolayı Hapse Düşenlere Yardım Vakfı, 

Halkın rahat nefes almasını sağlamaya çalışan Nefes Vakfı, 

Misafirleri Ağırlama Vakfı, 

Helva Dağıtma Vakfı, 

Ramazan ayında köyüne gitmeyip de medresede kalan öğrencilere beşer kuruş pabuç parası veren

Pabuç Parası Vakfı, 

Su soğutma Vakfı, 

Suyu çekilen çeşmeleri tamir eden ve suyun gürül gürül akmasını sağlamaya çalışan Suyu Çoğaltan Vakfı,

Yaşlı ve Kimsesiz Hanımları Koruma Vakfı, 

Yetimleri Giydirme Vakfı, 

Yaz Günlerinde Soğuk Su Dağıtma Vakfı, 

Kışın Abdest Alanlara Sıcak Su Dağıtma Vakfı, 

Yetim Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı gibi yüzlerce vakıf…

Ne büyük medeniyet! Tabi bu medeniyette eş seçme kriterleri de bugün gençlerimizin kriterlerinden biraz farklıydı. Osmanlı döneminde Samsun’da yayımlanan Musavvar Mâlumat Gazetesi’nde bir izdivaç ilanı şu şekilde;

“Ben bir zabitim. Rütbem Mülazım, memuriyetim şehirde. Yaşım yirmi altı. Yumuşak huyluyum, kadınlığın esaretinden müştekiyim (şikayetçiyim). İşret (içki) asla kullanmam. Tütün içmem. İdaremi bilirim. Başka gelirim olmadığı gibi kimsem de yoktur. Yirmi iki yaşlarında, iyi huylu, inas mektebi idadiyesi (Kız Lisesi) derecesinde tahsil görmüş, iyi evlat terbiye eder, ev işlerini yapmağa gücü yeter, mûsikiden anlar, sadeliği sever, bir refikaya talibim. Şartlar uygun olduğu takdirde evvela vekil veya velisinin (muhterem mâlumat vasıtasıyla) adreslerini bildirmelerini arz eylerim. (H. Celal)”

Bir başka eş kriteri: “Otuz yaşındayım. Henüz evlenmedim. Asil bir aileye mensup olduğum gibi güzel ve asil bir hanım kız ile izdivaç edip bir aile teşkil etmek isterim. Dört bin lira gelirim var. Hiçbir şeye ihtiyacım yok. Yalnız ihtiyacım, iffet sahibi bir kız ile izdivaç etmektir. Benim ile teşriki hayat edecek olan refika-i müstekbalemin (müstakbel eşimin) serveti az veya çok olsa da kabul ederim. Asil bir aileye mensup olmak, yirmi yaşından küçük ve yirmi beşten büyük olmamalı. Okur yazar, biraz mûsikiye âşina olmalı. Bu şartlar dahilinde izdivaca talip olanlara adresimi bildiririm.”

Ne kadar edebi ve zarif bir dil. Nereden nereye geldik. Bizim aile yapımızda kadın ve erkeğin romantizmden, aşk ve sevgi gösterilerinden uzak durduğu ve bu noktada biraz aromantik olduğu önerisinin de aslında bir tarihi karşılığı var bence. Hepimiz biliyoruz 1900’lü yıllardan sonra büyük dünya savaşları, Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale Savaşı’nı yaşadık. Bu büyük savaşlarda erkekler şehit oldu, kadınlar dul, çocuklar ise yetim kaldı. Bunun sonucunda neredeyse birkaç yılda memlekette kadınların oranı erkeklerin iki katına çıktı. Bu yüzden savaşta gazi olanlar ve sağ kalanlar sokakta ve toplum içinde çocuklarını kucaklarına almadılar, eşlerini kollarına takmadılar veya eşlerinden biraz önde yürüdüler ki dul kadınlar veya yetim çocuklar, babası olan çocukları veya kocası olan kadınları sokakta ve toplum içinde mutlu mesut görerek kendilerinde mahrumiyet ve eksiklik hissetmesinler. Sonra bu bir gelenek hâline geldi. Yoksa Osmanlı kadar romantik ve eşine düşkün, ailesine bağlı, çocukları için her şeyini feda eden başka bir millet bulunamaz yeryüzünde.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.