Hüküm Dergisi 2. Sayı, Makaleler, Recep YILDIZ

Fİ ZİLÂL DE OKU EY MEDRESE!

Beşeri sistemler her dönemde ideolojilerini belamlar vasıtasıyla geniş kitlelere taşımış, midelerini sisteme kaptıran bu meddahlar vasıtasıyla halk nezdinde gönüllüler güruhu oluşturmuş, bu güruha katılmayan ya da onlara muhalefet eden alimler üzerinde baskı kurmayı ise bekaları için “kutsal vazife” addetmiştir. Nitekim Ebû Hanife (rahimehullah) sistemin yanlışlarına ortak olmamak için kendisine teklif edilen kadılık görevini reddedince hapsedildi, zindanda kırbaç yedi. İmam Malik (rahimehullah) Abbasi Devleti’nin zorla aldığı beyatın muteber olmadığını söyleyince, Medine valisinin işkencesine maruz kaldı, darbtan kolu sakatlandı. İmam Şafi (rahimehullah) zincire vurulup bir katırın üzerinde Yemen’den Bağdat’a götürüldü (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, XI, 14). Ahmed b. Hanbel (rahimehullah) Kur’an-ı Kerîm’i beşeri hukukla aynı seviyeye indirgemek için yaratılmış olduğunu iddia eden Mu’tasım’a karşı direnince işkence gördü. Fakat onların hiç biri Allah’a isyan olan yerde siyasi otoriteye itaat etmedi. Müctehitler acı çekti, hakarete uğradı fakat her durumda “lailahe illellaha…” sadakat gösterdiler.

Alim ve mütefekkirler bazen de “Şeriat’ı koruma adına şeriata karşı çıkma ameliyesi” olarak niteleyebileceğimiz bir reflekse kendilerinden pek de farklı düşünmeyen Müslümanlar tarafından mahrumiyete mahkum edildi. İmam Gazzali (rahimehullah) bu mahrumiyeti yaşayanların en önemlilerinden biridir. İhya’yı yazınca bazı alimler adından dolayı kitabı okumadan yaktı. Müslim Şarihi aynı zamanda Maliki fakihi olan Mâzirî de Mağribli diğer fakihler gibi İhya’yı yakmak istedi. Gerekçe olarak da, “Bu kendi dini ilimlerini ihyaya talip bir kitaptır. Bizim dinimize ait ilimlerin ihyası kitab ve sünnetle olur” demekteydi (İbn Kesir, el-Bidaye ve’nNihaye, XIV, 15).

Seyyid Kutup da pek çok mütefekkir davetçi gibi siyasi ve dahili mahrumiyete mahkum edildi. Çağının tanıklarını, Kur’an’ın gölgesinde, cahiliyyenin değerlerinden uzak bir hayatı yaşamaya çağırınca siyasi lince uğradı, hapsedildi. Kitapları üniversite kütüphaneleri dahil her noktada yasaklandı, toplatılıp yakıldı. Evinde Onun kitaplarını bulunduranlar cezalandırıldı. Fakat bu durum kitaplarının okunmasını engelleyemediği gibi, daha büyük kitlelere ulaşmasına da zemin hazırladı.

Fî Zilâl

Rejim zorbalıkla Seyyid Kutub’un önünü keseceğini zannetmişti. Fakat icbari ameliyeler ümmetin vicdanına giden yolları açtı. Dışarıda başlayıp zindanda tamamladığı muhalled eseri Fî Zilâl’de İslamî davetin esaslarını tayin etti. Kardeşi Muhammed Kutub’un ifadesiyle, “Fi Zilâl, müellifinin ruhu, fikri, şuuru ve bütün varlığıyla yaşadığı kitaptı. Müellif onu saniye saniye, fikir fikir, kelime kelime yaşadı. Sonra da iman ve fikir cephesinde yaşadıklarıyla örgüleştirdi (M Kutub, Fi Zilâl’in takdimi, I, 9). Seyyid Kutup Fi Zilâl’i biri mütefekkirin mürekkebi, diğeri ise şehidin kanıyla olmak üzere iki defa yazdı. İkinci yazım birincisinden daha müessir oldu. Fî Zilâl pek çok esere nasip olmayan bir şöhrete ulaştı. Dâru’ş-Şuruk, altı ciltten oluşan tefsiri hacimli haliyle onlarca defa bastı.

Sosyalizm Yalan, Gerçeği Sosyal Adalet

Seyyid Kutup, kapitalist ya da komonist yaşam tarzlarından birini kabul etmeye zorlanan İslam ümmetine tek kurtarıcı nizamın İslam olduğunu haykırdı. Aklını, kalemini, varlığını bu haykırışa adadı. Onun bu bapta kaleme aldığı ve kendisini edebiyatçı kimliğinden davetçi/mütefekkir konumuna yükselten “el-Adaletü’l-İctimaiyye fi’l-İslam/ İslam’da Sosyal Adalet” adlı eseridir. Kitabın telif edildiği yıllarda ikinci dünya savaşı sona ermiş, Mısır siyasi, ictimaî ve iktisadî anlamda derin bir krizin içerisine gömülmüştü. Faruk gibi fasid bir devlet adamı, şurekası ve bütün bunlara bağlı olarak sistemin ürettiği karunlarla halka zulmediyor, tam bir sefalet içerisinde yaşamaya mahkum edilen mazlum İslam milleti ise oynanan oyunlardan habersiz bir felaketten diğerine sürükleniyordu. Komünist ve sosyalist propagandistlerin nüfuzu her geçen gün artıyor, Das Kapitaldeki yalanlarla halkı, sefaletin ancak komonizm ya da sosyalizmle biteceğine inandırmaya çalışıyorlardı.

Seyyid Kutup, “el-Adaletü’l-İctimaiyye fi’l-İslam”ı kaleme alınca kendisini çok cepheli bir mücadelenin içerisinde buldu. Rejim, ihvan-ı müslimin’i desteklediğinden, diğerleri ise ideolojilerinin İslam nazarında ne kadar sığ ve basit olduğunu resmettiğinden onu düşman ilan etti. Kitap komünizmin vaat ettiği sistemin İslam’ın nizam sarayı karşısında mağara hükmünde bile olamayacağını isbat ettiği gibi, kapitalizmin sefalete mahkum ettiği yığınların da gözünü açtı, halkı çözüm ve çarenin sadece İslam nizamında olduğuna ikna etti. Sosyalizme karşı ilk olarak “sosyal adalet” kavramını o kullandı ve ümmeti sosyal adaleti sadece İslam’ın tesis ettiğini ve edeceğini ikrar etmeye davet etti.

Seyyid Kutub, bu kitapta geçen Hz. Osman ve Muaviye (radiyallahu anhuma) ile alakalı ifadelerinden dolayı başta Mahmud Şakir olmak üzere İslami çevreden pek çok isimden eleştiri aldı. “el-Adaletü’l-İctimaiyye fi’l-İslam”in “Dâr-u İhya-i Kütubi’lArabiyye”den 1964 yılında çıkan gözden geçirilmiş altıncı baskısında alimlerin eleştirdiği Hz. Osman ve Hz. Muaviye ile alakalı bölümü çıkardı (el-Halidî, Seyyid Kutub mine’lMîlad ile’l-İstişhâd, 540). İslam noktasında ki sadakatini şehadetiyle mühürleyen Seyyid Kutub bu ameliyeyle şunu itiraf etmiş oldu: “Ben muhaddis ya da müverrih değilim, hata ettiğimde ehl-i ilmin beyanını dikkate alırım. Nitekim Mahmud Şakir’in tembihatını dikkate alarak Hz. Osman’la alakalı görüşlerimden rucu ettim.” Hal bu iken onu terk ettiği görüşünden dolayı yargılamak, en hafif ifadeyle Cenab-ı Hakk’ın affetme yetkisine müdahale etmektir.

Seyyid Kutub, “Haza’d-Dîn” ile şeriatın nasıl anlaşılması gerektiğine, “Me’alim fi’tTarik” ile yoldaki işaretlere dikkat çekti, sair eserleriyle de İslam davetçilerine “modern zamanda İslami tasavvur”un nasıl inşa edileceğini anlattı.

“On Beş Yıl Bu Günü Bekledim”

Rejimin meddahları, Seyyid Kutub’la idam edilmeden önce davasını terk etmesi hususunda defalarca pazarlık yaptı. Ona “Kurtulman için Abdunnasır’dan özür dileyen iki satırlık bir yazı kaleme alman kafi” dediler. Pazarlık idamdan önceki son geceye kadar devam etti. İkna edemeyeceklerini anlayınca kız kardeşi Hamide Hanım üzerinden ona baskı yapmayı denediler. Hapishane müdürü Hamide’yi bürosuna çağırıp ona, Seyyid Kutup’un idam hükmünü gösterdi, sonra da “hükümet bu hükmü hafifletmeye hazır fakat tek şartı Seyyid Kutub’un onun isteğine cevap vermesi, özür dilemesi” dedi. Seyyid Kutub bu haberle kendisine gelen kardeşi Hamideye: “… Kardeşim! Ömürler Allah Azze ve Celle’nin tasarrufundadır. Onlar hayatıma hükmedemez, ne ömrümü uzatmaya, ne de kısaltmaya kadirdirler. Her şey Onun kudret elindedir. Bütün bunların hesabını soracak olan Allah Teala onları çepeçevre kuşatmıştır.” (Zeynep el-Gazalî, Eyyamun min Hayatî, Seyyid Kutup, “el-Adaletü’l-İctimaiyye fi’l-İslam”ı kaleme alınca kendisini çok cepheli bir mücadelenin içerisinde buldu. Rejim, ihvan-ı müslimin’i desteklediğinden, diğerleri ise ideolojilerinin İslam nazarında ne kadar sığ ve basit olduğunu resmettiğinden onu düşman ilan etti. Kitap komünizmin vaat ettiği sistemin İslam’ın nizam sarayı karşısında mağara hükmünde bile olamayacağını isbat ettiği gibi, kapitalizmin sefalete mahkum ettiği yığınların da gözünü açtı, halkı çözüm ve çarenin sadece İslam nizamında olduğuna ikna etti. Muhammed Kutub 30 ŞUBAT 2013 www.hukumdergisi.com 183-84; Abdulfettah el-Halidî, Seyyid Kutub mine’l-Mîlad ile’l-İstişhâd, 471-3).

O, şahadetinden önceki son sözleriyle büyük ruhlu alimlerin yolunda olduğunu bir kez daha ispat etti: “Allah Teala’nın rızasını kazanmak için yaptıklarımdan dolayı asla özür dilemem, batıldan merhamet dileyecek kadar küçülemem.” İdam kararı yüzüne okunduğunda ise şöyle dedi: “Elhamdülillah, buna nail olabilmek için tam on beş yıl çalıştım.” (el-Halidî, a.g.e., 473; el-Beyyûmî, en-Nahdatu’l-İslamiyye, III, 150).

Seyyid Kutub, İslam davasına yaptığı mütevazi katkı, izzetle yaşasın diye şehid oldu. 1966 Ağustosunun bir pazartesi sabahı ruhunu melekler istikbal etti. Şehadet haberi üzerine yüzlerce yerde gıyabi cenaze namazı kılındı. Yer-gök şahadetini ve sadakatini konuştu. Ebu’l-Hasan en-Nedvî, “Allah Teala’nın Seyyid Kutub gibi büyük bir kalemi Müslümanlara ihsan etmesi, onun bize büyük bir nimetidir.” (el-Haşimî, el-Vakafâtu’lFikriyye, 8) dedi.

Seyyid Kutub ümmetin yüreğine Allah’ın boyasını vurdu, muzdariblere cesaret aşısı yaptı. Emperyalizmin sistem değişikliğine gittiğini, ferdi kölelikten toplumsal kölelik rejimine geçtiğini, bu yüzden ümmeti agah olmaya, toptan siyasi, iktisadi ve ictimai alanda bağımsızlık mücadelesi vermeye davet etti.

Seyyid Kutub’u okuyanlar, İslam’ın sadece ilmihal dini olmadığını anladı. Eserleri, büyük bir uyanışa vesile oldu. Bu yüzden emperyalizm, Onu birinci derecede tehlike olarak algıladı. İktidara getirdiği yöneticiler vasıtasıyla ona zulmetti. Bunda başarısız olduğunu fark edince onunla mücadelede yeni bir cephe daha açtı. Şehidu’l-İslam’ı Müslümanlar nazarında itibarsızlaştırmaya çalıştı. Bu stratejiyi de iki başlık altında yürüttü. Marka Müslümanları, Onu, yazdıklarını yaşamamakla itham etti. Bunda bazen o kadar ileri gittiler ki, zaman zaman haberin yalan olduğu, söylendiği ilk anda zahir oldu. Mesela hiç evlenmediği halde Kahire sokaklarında, tesettürsüz eşiyle ve büyük kızıyla dolaştığı haberi yayıldı (el-Halidî, a.g.e., 247). İkinci olarak da Emperyalizm bazı samimi Müslümanları dikkate alarak onu Ehl-i Sünnet’e muhalif olmakla itham etti. Okumadan değerlendiren bazı kültür ve ilim adamlarının da katkısıyla bu plan amacına ulaştı ve Seyyid Kutub en doğru anlaşılabileceği medreseye giremedi.

Medresenin Mahrumiyeti

Emperyalizm, İslamî çevrelerin hassasiyetine göre değişen çok yönlü bir Seyyid Kutub algısı oluşturdu. Tasavvufa karşı rezervi olan Arabistan’da mutasavvıf olarak tanıtıldı. Devlet mutasavvıf olmasını gerekçe göstererek kitaplarını yasakladı. Aldıkları eğitimin tabi bir yansıması olarak tasavvuftan nefret eden bir selefi, Seyyid Kutub’u okumaya değer görmedi. Mutasavvıflar da, bağlamından koparılan, çoğu defa da tahrif edilen ifadelerinden dolayı onu tasavvuf münkiri olarak tanıdı. Yani selefilerin mutasavvıf olma iddiasıyla reddettiği Seyyid’i, Sufiler de Ehl-i Sünnet muhalifi olduğu zannıyla okumadı.

Medrese zor metinler okudu, zor ibareler çözdü. Tefsir derslerini Beydavî’den Nesefî’den takip etti. Fakat Firavun’un günümüzde hangi siyasal zihniyette temsil edildiğini, ondan nasıl korunacağını, Hz. Yusuf’u bekleyen çağdaş tehlikelerin neler olduğunu külli bir nazarla ifade etmede yetersiz kaldı. Okuduğu metinde yaşadığı hayatın çarelerini de arayan öğrencileri kaybetti. Bu durum hitap ettiği alanı sınırladı. Öğrenci sayısı azaldı. İçine kapandı.

Seyyid Kutub: İmam-ı Rabbani’nin Harekette Şakirdi

Eğer medrese ibarelerdeki işkalleri çözme hassasiyetini, ideologların safsatalarını izale etmede gösterseydi yani İmam Rabbanî gibi büyük ruhlu mürşidlerin muasır “hareket şakirtleri” olmaya namzed Hasan elBenna gibi davet, Seyyid Kutub gibi mütefekkir, Ebû’l-Hasan en-Nedvî gibi alimleri okusaydı, medeni birikimini güncelleyecek ve bu topraklarda kabul gören komünizm, kapitalizm gibi ideolojilere en esaslı reddiyeleri yazacak, küfrün belini kıracaktı. Bunu yapamadığından komünizm kendi tabi ortamında mutat ömrünü yaşadı ve öldü. Kapitalizm de aynı rahatlık içerisinde, ecelini beklemekte…

Seyyid Kutub ve Mahmud Efendi

Seyyid Kutub’un kardeşi Muhammed Kutub muhterem Mahmud Efendi’yi tanıyınca ona hayranlığını izhar etmiş ve şöyle demişti: “Eğer ağabeyim rejimle işbirliği yapan müteşeyyihleri değil de sizi tanımış olsaydı, tasavvufi hareketlere karşı hükmü çok daha farklı olacak, belki de sizinle birlikte yürüyecekti. Ağabeyimin reddettiği mutasavvıflar, tağutların memnuyetini Allah’ın rızasına önceleyen müteşeyyihlerdir.”

İhvan-ı Müslimîn’in önemli isimlerinden Libya asıllı Prof. Muhammed el-Bîre’de yukarıdaki ifadeleri destekler mahiyette şunları söylemişti: “Muhammed Kutup İstanbul’da Mahmud Efendi’yi ziyaret edince bir an kendini Devlet-i Âliyye’nin muhteşem zamanları içinde yaşıyor zannederek şöyle dedi; “Hocam! Burada öyle bir dünya inşa ettiniz ki, sanki şu kadar devrim bu coğrafyada hiç yaşanmamış.”

Büyük Doğu Mimarı ve Seyyid Kutub

Üstad Necip Fazıl, Seyyid’i Kutub’u Sahte Kahramanlar Konferansında gerçek bir kahraman olarak zikreder: “… Kendisinden af dilemesini isteyen yakışıklı orangutan maymunu Nasır’a ‘Bir mümin bir münafıktan af dilemez!’ cevabını veren ve kahramanca öl¬meyi bilen bu zatı … gerçek kahraman olarak göstermiştim.”. Üstad, Hz. Osman’la alakalı ifadelerinden dolayı ise onu tenkit eder ve eğer idam edilmeden önce bu görüşlerinden istiğfar ettiyse bu durumda “tam kahraman ve şehittir.” der (Necip Fazıl, Doğru Yolun Sapık Kolları, 157). Seyyid Kutub’un Hz. Osman’la alakalı ifadelerinden döndüğünü, ilgili ifadeleri kitabından hazfederek göstermiş olması Üstad’ın “…istiğfar ettiyse…” kaydıyla birlikte değerlendirildiğinde, Büyük Doğu Mimarı’nın Seyyid Kutub hakkında ki son hükmü; “…öyleyse tam bir kahraman ve şehit” şeklindedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir