Abdullah KARGILI, Hüküm Dergisi 1. Sayı, Söyleşiler

FATİH’İN SON DERSİÂM’I: MUHAMMED EMİN SARAÇ

Hüküm: Efendim, yeni kuşakların ilme adanan hayatınızı yakından tanımaları, size hayru’l-halef olabilmeleri için fevkalade önem arz etmektedir. Bunun için hayatınızı ve onu var eden değerleri sizin okumanızla öğrenmek arzusundayız. Bu bağlamda ilk olarak çocukluğunuzdan bahseder misiniz?

M.Emin Saraç Hoca: Evet Efendim, ismim Muhammed Emin Saraç. Her ne kadar nüfus cüzdanımızda Emin diye yazsa da dedemin Kâdî tefsirinin başında abimin ondan sonra benim ismim kayıtlı. Yazı da Muhammed Emin şu günde doğmuştur der, Ramazan’ın birinci günü pazartesi Tokat’ın Erbaa kazasının Tanoba Köyünde doğmuşum.

Erken yaşta babam bizi hafızlığa başlattı. Hatırlarım 1940 senesinde mukabele okumak için abimle birlikte Niksar’a gitmiştik. Arasta Camii’nde de ilk defa hatimle teravih namazımı kıldım. İmamın arkasında fatihlik yapıyordum.

Daha sonra 41,42,43 senelerinde Merzifon’a mukabele okumaya gittik, abim, ben ve küçük kardeşim Osman. Biz dört kardeş babamızda hafız olduk. Babamız azimetli, gayretli, cesaretli bir müslümandı. Kur’an-ı Kerim okutuyor diye karakola götürürler, hesaba çekerlerdi. Fakat o yine bizi okutmaya devam ederdi. Hatta “eşhedü billah” şunu söyleyeyim ki; ne hikayedir ne de hayal… Bize Kur’an okutmak için ancak gece yarıları fırsat bulabiliyordu. Gündüzleyin okuyacağımız zaman evimizde camın yanında bir makat vardı, orada abimle birlikte bir yorganın altında oturur, okurduk. Birinin geldiğini fark ettiğimiz zaman hemen yorganı başımıza çeker, Kur’an-ı Kerim’i bağrımıza alır, uyuyormuş gibi yapardık. İşte babam bu derece bir baskı, sıkıntı içerisinde okutmaya çalıştı bizleri.

O devirlerde İstiklal Mahkemeleri vardı. Hocalar tevkif ediliyor, asılıyordu. Çünkü biliyorlardı ki hocalar Müslümanların rehberleridir. Onları susturmamız halinde Müslümanlar da korkar artık dinlerini terk ederler. Böyle düşünmüşlerdi. O zamanlar işe hep İslâm düşmanlığı ile başlamışlardı. Mekteplerde acayip safsatalar anlatırlardı talebelere. Haşa! Allah Teâlâ’nın yokluğunu kendi fikirlerince isbata çalışırlardı. Öğretmen sınıfta talebelere soruyor: “Allah var mı yok mu? Varsa kendini ispat etmelidir? Ben şimdi size söylüyorum, çağırın bakalım Allah’ı, size cevap verecek mi? Cevap yok.” Ondan sonra da başlardı anlatmaya. Görmüyoruz, seslenince cevap alamıyoruz. Demek ki yok (Haşa). Sonra öğretmen dışarı çıkar talebelere, “haydi seslenin bana” der. Kendisi cevap verir. Ardından da “bakın çocuklar demek ki var olan cevap verendir” diyerek safsatasını isbat ettiğini zannederdi. Türkiye sathında böyle bir eğitim sistemi takip ederlerdi.

İşte öyle bir devirde babam bizi hafız yaptı, elhamdülillah. Ve ondan sonra da 43’te İstanbul’a geldik. İstanbul’da çok kıymetli hocaefendilerle mülaki olduk. Bu gün maalesef ki onlara benzeyen kimsemiz yok. Şahsen ben onları çok seven biri olduğum halde onlara benzediğime hiçbir vech ile kanaatim yoktur. Haşa! Ben o hocaların temsilcisiyim gibi ifadeler kullanamam. Siretiyle, suretiyle, ilmiyle, irfanıyla öyle kuvvetli, azametli hocalarımız vardı. Onların hepsi gitti. İş bizim gibilere kaldı. Onlara benzediğimiz husus şudur ki; Kur’an-ı Kerim’e inanıyoruz. Kafirleri reddediyoruz. Biliyoruz ki, Kur’an-ı Kerim’den başka nûr yok. Rasûlullah Efendimiz’in sünnet-i seniyyesi ve selef-i salihinin sireti bizlere kalan en kıymetli mirasımızdır. Biz onları takip ediyoruz.

43’ten 50’ye kadar İstanbul’da bir şeyler okumaya çalıştık. Sonra da kardeşim Osman ile Mısır’a tahsile gittik. Mısır’da Ezher’de Külliyet-i Şeriat-ı İslâm’da okumak nasip oldu. O şekilde de oradaki tahsilimizi tamamladık. Ama hala talebeliğimiz devam etmekte.

TAVSİYELER

İlim tahsiline niyet eden kardeşlerimize hatırlatmak istediğim ilk husus ihlâs olacaktır. Zira bu işin temelini sağlam tutmak için evvela niyetimizde samimi olacağız. Bileceğiz ki; ilimden, okumaktan gaye, Rabbimizin rızasını kazanmaktır, ibadetlerimize dikkat etmektir. Buradan başlar takvaya ehemmiyet verirsek Cenab-ı Hak önümüzü açar, inkişaf verir. Okuduklarımızı da anlamak hususunda bir basiret ve feraset sahibi oluruz. Vesvese-i şeytaniyye ile kendimizi mağlup etmeyiz inşaallah.

Sonra bu yola adım atmak için ilmin de esası olan Arapça’yı iyi bileceğiz. Cenab-ı Hak kelamını, beşeriyetin son irşad fermanını Arapça indirmiştir. Bizler de Arapça’yı; sarfı, nahvi bileceğiz.

Sarfı, nahvi okumadan kitabımız Kur’an-ı Kerim’i anlayamayız. Bu şekilde de dinî mevzularda söz edemeyiz. İşte görüyoruz, böyle kimselerin ortaya koydukları meallerin, tefsirlerin hangisi işe yarıyor.

Âlet ilimleri olan sarf, nahv vs. okuduktan sonra âli ilimlerden okumaya başlayacağız. Her ilimde mutlaka birkaç kitap baştan sona ciddî surette tedris edilmiş olacak. Böylece tekmîl-i nüsah olacak.

Bugünün hocalarının pek çoğu maalesef bu tedris usûlünden habersiz yetişiyor. Bu usûlden, tekmîl-i nüsah’tan maksat nedir? Talebe bir kitabı aldığı zaman başından sonuna kadar hazmederek, gayet muhkem bir şekilde okuyacak. Gerek sarf, nahiv gibi alet ilimlerini gerek tefsir, hadis, fıkıh, akaid gibi âli ilimleri, sâlih, ilmiyle âmil bir hoca efendinin huzurunda kâmilen bitirecek. En sonunda da şerh-i akaid okuyacak. Bütün bunların nihayetinde icazet aldığı zaman kendisine birkaç ibare verilir, onları tahlil eder. Bunun müzakeresi heyet huzurunda yapılırken okuduğu ilimlerin hepsi o ibarelerde tatbik edilir. Muvaffakiyet gösterirse, o kimse tedris yapma ehliyetini kesb eder.

Bugün ise mekteplerimizde hiçbir kitabın güzelce baştan sona okunduğuna şahit olamıyoruz. Eslâfın bakıyesi diyebileceğim âlimlerimizin, hocaefendilerin yetiştiği medreselerde bundan bin sene evvel yazılmış kitaplar tedris ediliyordu. Bakınız Teftazanî’nin eseri, Nesefî’nin eseri, Sadru’şşerîa’nın eserleri bütün İslâm dünyasının hepsinde aynı şekilde okunmuştur. Her yerde Hanefi fıkhının Hidaye’si, Kudûrî’si ve İhtiyar’ı okunmuştur.

İşte talebe hocaefendi olabilmek için bunları okuyacak sonra bildikleriyle amel edecek. “Bildiğiniz ile amel ederseniz Allah bilmediklerinizi de ihsan eder. İttikâ sahibi olursanız Allah size öğretir.” emrinin sırrına nâil olacak inşaallah. Böylece o talebede şerh-i sadr hâsıl olacak. Bu ikisi bir arada cem olunduğu zaman o kimse ehliyetli bir hocaefendi olacak inşaallah.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir