Erdal ERKAN, Hüküm Dergisi 1. Sayı, İhsan Şenocak, Makaleler

EMPERYALİZMANIN SANAT AJANI: “MUHTEŞEM YÜZYIL”

Batı, kültürünü pazarlayabilmek için önce “gazete”yi keşfetti. Hayallerini ve yaşam tarzını onunla kitlelere taşıdı. Ne var ki gazete, kenti aşıp köylere, mezralara ulaşamadı. Her ne kadar bu süreçte gazeteci, sözüne itibar edilen bir üst sınıf olarak kabul gördüyse de Batı gazeteyle beklentilerini karşılayamadı.  Emperyalizma, silahla işgal ettiği İslam coğrafyasında güçle uzun süre kalamayacağını anlayınca, görüntü sanatını daha müessir kullanma kararı aldı. Ancak kültür ve sanat merkezli bir işgalle varlığını sürdürebileceğini düşündü. Bu süreçte sinemayı keşfetti. Onunla istediği yaşam tarzını, istediği surette dünyanın en ücra köşelerine taşıdı. Beyaz perdede zarfını gösterip hayranlar güruhu oluşturdu. Sonuçta, nefret ettiği bir elbiseyi ekranda İngilizlerin giydiğini görünce giyen, sevmese de onların yediği meyveyi yiyen, onlar gibi tıraş olan, toprak yollarda onların kadınları gibi uzun topuklu ayakkabı giyen bir mukallitler tabakası oluştu. Batı, silahla girdiği İslam coğrafyasında sinemayla gönüllü kültür ajanları kazandı. Onlar vasıtasıyla Müslümanlara nüfuz etti. Batı, her nekadar sinemayla İslam coğrafyasının bütün karelerine ulaşma imkanı yakalasa da, bu, onu bir anda kitlelere ulaştıracak bir iletişim vasıtası arama cehdinden vazgeçirmedi. Yeni vasıta ile yer yer zuhur eden uyanışların önüne geçecek, ilim, fikir ve sanatta ki dirilişi önleyecekti. Sonuçta televizyonu keşfetti. Televizyon, İslam coğrafyasında Batı taklitçisi bir kadronun idaresinde yaygınlaşınca müslümanların uyanışına esaslı bir darbe indirdi. 

Müslümanlar ve Televizyon

Müslümanlar kendi program ve sinemalarını oluşturarak televizyonun tahribatının önüne geçmek istedi. Uyuyan kalabalıkları onunla uyandıracaklardı. Bu niyetle yola koyuldular. Fakat sinema ve televizyonu keşfeden batı onun yan sanayiini de kendi arzularına göre inşa etmişti. İslam ülkelerinde radyo, televizyon, sinema eğitimi veren iletişim fakülteleri de konuyla ilgili bilgileri olduğu gibi tercüme edip ilgili fakültelerin müfredatına dahil etti. Varoluşunu temellendiremeyen hocaların ders okuttuğu fakültelerde okuyan Müslüman öğrencilere evvela sanatın Batılı adamla başladığı ve onsuz olamayacağı anlatıldı. Derin bir kompleksle yetişip diploma aldılar. Televizyon için yüklü miktarda paralar toplandı. Müslümanların idare ettiği televizyonların çocuklarının imanını koruyacağına inanan anneler kollarındaki bilezikleri bağışladı. Diğerleriyle aynı imkanlara sahip kanallar kuruldu. Fakat mazruf “Araf”ta kaldı. Reyting hassasiyeti Müslümanların kurduğu televizyonları da etkiledi. Onların televizyonlarında İslam, cuma’dan cuma’ya yer bulabildi. Sonuçta ortaya ya bütünüyle açık ya da kafasının bir tarafına baş örtüsüne benzeyen bir kumaş bağlayan, suratı boyalı sunucular çıktı. Aynı yüzler bazı gazetelerin sütunlarına da taşındı. Bu şekilde iletişim araçlarının İslami olma vasfına sahip olacağı düşünüldü.  Büyük beklentilerle kurulan televizyonlar bugün Batı’nın kültür ajanlığını yapmaktadır. Sinemaya aktarılan İslam büyüklerinin hayatları, gayr-i İslami yayınlarla aynı kuşakta verilmekte, bununla da “İslam geçmişte yaşanan bir dindir. Günümüz dünyasına tesiri muhaldir.” tezi işlenmektedir.   Müslümanların televizyon hayali aşağılık kompleksinden kurtulamayan mustagribler elinde sahte bir uyanışla son buldu. Günümüzde müslümanların kurduğu televizyonlar da ötekiler gibi medeniyeti tahrib etmeyi esas vazife telakki eden yapımları “türk filmi” başlığı altında ekrana taşımakta.  Evet, Batı’dan bize intikal ettiği günden beri İslam medeniyetini aşağılayan ucubelerin adı maalesef ki “türk filmi”dir. Müstagrib senaristlerin, milletin değerlerini aşağılayan yapımcıların, her gece ayrı kulüpte sabahlayan aktörlerin filmi Müslümanların televizyonlarında yer bularak onlar tarafından da onaylanmıştır.

Türk Dizileri

Türk filmi etiketi taşıyan yapımların önemli bir bölümü Arapça’ya çevrilerek pek çok ülkede televizyonlar vasıtasıyla Müslümanlara da servis edilmekte. Yabancı filmlere tepkiyle yaklaşan müstakim Müslümanlar da, Türkiye’nin İslam coğrafyasında yükselen itibarına bağlı olarak türk patenti taşıyan bu yapımlara teveccüh göstermekte. Ne var ki, İslam tarihine boykot uygulayan, edebiyatımızı yok sayan, İslam aile yapısıyla istihza eden türk sineması müstagrib kültür ve sanat ajanları maharetiyle Batı sinemasından daha büyük bir tahribata yol açmaktadır. Ahlaksız ilişkilerin işlendiği diziler Müslümanların aile yapılarını sarsmış, iffetsizliğin artmasına zemin hazırlamıştır. Hadiseyi birkaç örnek bağlamında muşahhaslaştıralım. İki yıl önce karşılaştığım Kuzey Afrikalı Müslümanlar evvela büyük bir umutla Türkiye’nin Osmanlı suretinde dönüşünü beklediklerini, çocuklarını İstanbul’u istikbale hazırladıklarını söylediler. Ne var ki içlerinden birisi konuşmasını şu şekilde sürdürdü: “İktida makamında gördüğümüz Türkiye’nin filmleri, Batınınkinden daha tesirli bir kültür ve sanat yıkımına yol açmıştır. Adeta şemsiyesiz bir halde sağnak yağmura yakalanmış insanlar gibiyiz.” Üç yıl önceydi… Mekke-i Mükerreme’de Harem-i Şerif’e birkaç yüz metre uzaklıkta bir oteldeyim. Beytullah’a gitmek için otelin lobisine inmiştim. Resepsiyonda görevli Suud’lu bir genç, Türk kanallarının birinde gösterilen filmi izliyordu. Beni görünce Arapçaya tercüme etmem ricasında bulundu. Dedim ki, “Kardeşim ben müslümanım.  Sen nasıl olur da bana, Beytullah’ın gölgesinde kubur faresinden daha aşağı bir hayatı anlatan filmi tercüme etmemi istersin.”

TRT et-Türkiye

Arapça yayın yapan TRT et-Türkiye ise yarışa geç katılmasına rağmen gerek ekrana çıkardığı kadın sunucular, gerekse de tercüme ettiği filmlerle bu tahrip harekatının en baş aktörü olmayı başarmıştır.

Bir Sanat Ajanı Olarak “Muhteşem Yüzyıl”

“Muhteşem Yüzyıl” yukarıdaki hususiyetleri taşıyan güruha ait onlarca filmden biridir. Bu zaviyeden bakıldığında onlarla aynı hükme sahiptir. Fakat zamanlaması itibariyle ayrı bir yeri vardır. Hadise esas itibariyle İslam’a ve ümmetin uyanışına karşı işlenen bir suikasttır. Bu açıdan planlıdır ve tarihteki fitne hareketleri ile sebep sonuç bağlamında ayniyet arzetmektedir. Nasıl ki küfür, Hendek Muharebesi’yle İslam’ı maddi anlamda çökertemeyeceğini anlayınca, mücadeleyi bütünüyle manevi cepheye taşımış, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Benû Mustalık Gazvesi’nden dönerken, en iffetli kadına en iffetsiz isnadı yapmışlardı. Böylece İslam’a yönelişin önüne geçeceklerdi. Fakat başaramadılar. Hz. Aişe’nin beratini önce Kur’an-ı Kerim sonra bütün bir Hicaz tasdik etti. Muhteşem Yüzyıl da İstanbul’un, Şam, Bağdat, Gazze için yeniden umut olduğu bir zamanda ekrana taşındı. Zigetvar’da ruhunu teslim eden mücahid bir devlet adamı yatak odasına hapsedildi. Magazin programlarının dahi mahrem kabul ettiği ayrıntılar hakikat niyetine ona isnat edildi. Filmde amuda kalkmış bir tarih var… Aklın ve kalbin zaman zaman hatırlandığı filmde Sultan Süleyman cinselliği ile gündemde. Böyle bir filmin adı “Muhteşem Yüzyıl” olarak belirlenerek İslam gençliğine, “Eğer Osmanlı’nın muhteşem hali bu şekilde ise sairini siz düşünün.” denmektedir.  Muhteşem Yüzyıl’ın Arapçaya tercüme edilmesi durumunda Türkiye’nin tarihi ve medeni kazanımları bir anda sıfıra müncer olacaktır. Aksini düşünenler filmi izleyen çocuklara, Sultan Süleyman’ın kim olduğunu sorsunlar. Nasıl bir algı ile karşılaşacaklardır? Arap çocukları da, Anadolu’daki akranlarından farklı bir cevap vermeyeceklerdir? Muhteşem Yüzyıl, Batı’nın sinemayı keşfediş amacına uygun bir kültür istilası, bir sanat cinayetidir. Altı asır Allah ve Resul davasına hizmet eden Devlet-i Aliyye’den emperyalizm adına intikam alma ameliyesidir. İslam ümmetinin yeniden İstanbul’a yöneliş sürecine karşı  planlanan bir sabataist saldırıdır.  Evet televizyon yıkıcı olduğu kadar yapıcıdır da. Millet bünyesinde açtığı tahribatlar yine onun vasıtasıyla giderilebilir. Fakat evvela bu ameliyeye, iletişim fakültelerinin müfredatını İslamileştirerek başlamalı. Ancak bu şekilde, yeni teşebbüsler kültür ajanlarının aşağılık ameliyeleriyle hüsrana uğramaktan kurtulabilir. Ayrıca dini konuları kültür-sanat muhtevalı bir içerikte ekrana taşımalı ki İslam’la arasına mesafe koyan ya da yetiştiği ortam itibariyle İslam’ı geçmiş zamanların tarihi değeri olarak gören gençler uyansın. Ne var ki; programcıların önemli bir bölümü anlatılanların millete faydasının ne olduğunu düşünmeden belli bir zaman üzerinde çalıştıkları tez konularını ya da tartışmaya sebep olacak mevzuları ekrana taşımaktadır. Peki ne yapmalı…? İmam Hatip okullarında sanat cehdine sahip kabiliyetli öğrenciler keşfedilmeli daha sonra bunlar, iman ve fikir ayarı yapılan yeni  iletişim fakültelerinde sanatı Allah için kurgulayan hizmet gönüllüleri olarak yetiştirilmelidir. İşte o zaman televizyonlar, İslamî yayın yapma iddiasında bulunabileceklerdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir