Ahmed BUHARALI, Hüküm Dergisi 80. Sayı, İhsan Şenocak

EMPERYALİZMA’NIN GÖRDÜĞÜ, MÜSLÜMANLAR’IN KÖR KALDIĞI BÜYÜK GÜÇ; HİLÂFET-İ İSLÂMİYYE VE SULTAN MEHMED REŞAD’IN RUMELİ SEFERİ

Siyonizma’nın doğrudan müdahaleyle deviremediği Sultan II. Abdulhamid’i içeriden Yahudi adına devirmeye memur cemiyet, İttihat ve Terakki’nin hakimiyet yıllarında Balkanlar’da huzursuzluk had safhaya ulaştı. İttihat ve Terakki’nin Müslümanlara Hilâfet; sair tebaya ise Osmanlıcılık üzerinden yaklaşması, halkı devletin kimliğini sorgular konuma getirdi. Arnavutların İslâm’la tanışmalarına vesile olması hasebiyle büyük bir ihtiram gösterdikleri Hüdâvendigâr’ın türbesinin olduğu Kosova da huzursuzluktan payını almıştı.

İttihat ve Terakki, Arnavutları Osmanlılık üzerinden yanında tutma siyasetinin netice vermediğini görünce İslâmiyet ve Hilâfet’ten başka Balkanları devletin sınırları içinde tutmanın yolu olmadığını anladı. Mart 1910’da Kosova vilayetinin merkezi Üsküp’te Müslüman Arnavutlar isyan etti. İttihat ve Terakki, isyanı güç kullanarak çözme yolunu gitti ve Mahmud Şevket Paşa komutasındaki 82. piyade taburunu isyancılar üzerine gönderdi. İsyan ancak üç ayda bastırılabildi.[1] Balkanları kaybedeceğini gören İttihat ve Terakki, gönülleri hilâfetle fethedip yaraları İslâmiyet’le sarmak için halife ünvanıyla Sultan Mehmed Reşad’a üç haftalık bir Rumeli programı hazırladı. Bunun için hazırlıklar yapıldı, en küçük ayrıntıya kadar bütün ziyaretler programlandı. Padişaha suikast yapılacağı ihbarları üzerine Amasya, Trabzon, Sivas ve Ankara fırkalarından önemli sayıda asker de Kosova’ya sevk edildi. İstanbulSelanik arası yolculuk, Barbaros, Mesudiye Zırhlısı ve Gülcemel Vapuru’yla yapıldı. Kâfileye harp ve yolcu gemileri de refakat etti. 5 Haziran 1911’de Dolmabahçe rıhtımından hareket eden deniz kafilesi 7 Haziran’da Selanik’e ulaştı. Sultan Reşad ziyaret ettiği yerlerde camileri, kışlaları ve tekkeleri ziyaret etti, halkla buluştu, hediyeler dağıttı. Borcunu ödeyemecek durumda olanlarının borcunu ödedi.

 Üç hafta süren seyahatin ilk cuması Selanik’te Ayastefanos Camii’nde, ikincisi Meşhed-i Hüdâvendigâr’da, üçüncüsü ise Manastır’da İshakiye Camii’nde eda edildi.[2]

‘ZÂT-I ŞÂHÂNE’ DEMEYECEKSİNİZ!

Sultan II. Abdulhamid’den sonra devletin nasıl bir anafora çekildiğini gören Sultan Reşad, Selanik’te Alâtini Köşkü’nde zorunlu ikamete tâbi tutulan ağabeyi Sultan II. Abdulhamid’e başkâtibi Halid Ziya Bey (Uşaklıgil) ile II. Ordu Müfettişi Hâdî Paşa’yı gönderir ve onlara “Biradere gideceksiniz; fakat benden bahsederken ‘zât-ı şâhâne’ demeyeceksiniz, ‘biraderiniz’ diyeceksiniz. Ellerini öperim. Selanik’e gelmekliğim mahzâ memleketin selameti nokta-i nazarından seyahatime gösterilen lüzum üzerinedir. Muğber olmamalarını rica ederim!” ayrıca “Bize yakışan kendisine bu seyahatin esbâbını anlatarak adeta müsaadesini, tasvibini almaktır.” diye de tenbih etmiştir.[3] II. Abdülhamid de biraderinin mütevazi ifadelere aynı samimiyetle mukabelede bulundu ve şöyle dedi: “Zât-ı şâhânelerine karşı beslediğim hürmetkârâne hissiyâtımı kendilerine te’yîden arz etmenizi rica ederim. Ahd-i saltanatlarının uzun bir ömür ve afiyetle, muvaffakiyetle devamı için duadan hâlî değilim. Yanımda bulunan küçük oğlum Âbid Efendi ile meşgul olarak burada kendimi avutuyorum. Esbâb-ı istirahatıma müteallik her şey temin edilmektedir. Rahatım için zât-ı şâhâneleri endişe buyurmasınlar.”[4] Ayrıca Sultan Abdulhamid, kardeşine ve devlete olan ihtiramını izhâr etmek için ikiliyi odasında değil, köşkün dışında ayakta karşılamıştır.[5]

SULTAN II. ABDÜLHAMİD’İN SEYAHAT YORUMU

II. Abdülhamid, biraderinin İttihat ve Terakki gölgesinde yaptığı seyahatle alakalı şunları söyledi: “Bu zamanda Rumeli seyahatine teşebbüs buyurmuş olmalarını mahz-ı hikmet addederim. Bu havalinin siyasi durumu malumdur, türlü türlü hırslara zemin olan bu vilayetlerde zât-ı şehriyarîleri tarafından vukua gelecek bir seyahat ezher cihet iyiliğe doğru bir teşebbüstür. Cenâb-ı Hak muvaffakun bi’l-hayr eylesin.”[6]

GAYR-İ MÜSLİMLER’İN İSLÂM HALİFESİNE BAĞLILIĞI

Halife’nin ziyareti Müslümanlarda olduğu gibi Gayr-i Müslim tebada da büyük bir surûra vesile olmuş, Selanik baştan başa “İleri ileri arş ileri/Alalım düşmandan eski yerleri” marşıyla inlemişti.[7] Halife’nin seferine katılan Ubeydullah Esad’ın Selanik’te gördüğü manzarayı tasvir etmekle, Yahudi kadınların da büyük bir surur içerisinde olduklarını resmetmektedir. İttihat ve Terakki taraftarlarının farklı edyana mensup tebanın “Osmanlılık” fikrinde toplandığını gösterme adına zaman zaman mübalağaya başvurduğu malum olsa da bu hususun, bugün o bölgelerde yaşayan insanlar dinlendiğinde mübalağa değil, hakikat olduğu anlaşılır. Çünkü onların Osmanlısız günlerinde acı, Osmanlı’nın güçlü olduğu yıllarında ise adalet ve refah vardı. Bu yüzden Yahudi çocuklar dahi halifenin geliş haberini alınca en güzel elbiselerini giyip sokakta bayrammış gibi dolaşıyordu. Şu satırlar o sevince tanık olan Ubeydullah Esad’ın kaleminden: “Akşam olmak üzere idi; küçük, minimini müvezzilerin çığlıklarıyla meydan adeta gürlüyordu. Herkes bu gürültülerin sebebini anlamak için sabırsızlanıyordu. Nihayet Mûsevi bir çocuk lastik bir top gibi masamızın önüne düştü. Yerinde duramıyor, mütemadiyen zıplıyor, mütemadiyen bağırıyordu:

— Padişahımız geliyor, geliyor, geliyor! Ve elindeki ilaveleri masamıza îsâr ediyordu. Birer tane kapıştık. Bir hamlede okuduk. Zât-ı hazret-i padişâhînin Selanik’e müteveccihen İstanbul’dan hareket buyurduklarını kemâl-i meserretle anladık. Bu meccanen tevzi edilen ilaveleri taşıyan yüzlerce çocuklar, müvezziler her tarafı dolduruyor, her tarafta bağrışıyor, bütün bir memleketin çehrelerine birer ibtisâm-ı sürûr serpiyorlardı.

Bu masum yavrucukların bu mes‘ûd müjdelerini hararetli alkışlarıyla saran halkın bütün mevcudiyetinde şimdi sârî bir haz ve sürûr uçuşuyordu; beller doğruldu, başlar dikeldi; parlayan gözlerden müteheyyiç kalp ve vicdanların bütün ihtisasât-ı mes‘ûdânesi her tarafa yayılıyordu. Bu ulvî hâl beni müteessir etti. Düşündüm, asırlardan beri padişahlarına mütehassir kalan bu vatandaşlarımın şu andaki umûmî saadeti dünyanın en azametli servetleriyle kâbil-i istihsal olamayacak kadar büyük ve derin idi.”[8]

İTTİHAT VE TERAKKİ NAMAZ VE KOSOVA

Askerin namaz kılmasına müsaade etmeyen İttihad ve Terakki kadroları, Sultan’ın Kosova ziyaretine ve Meşhed-i Hüdâvendigâr’da kılacağı cuma namazına büyük bir önem atfediyor; bölen, dağıtan siyasetinin, İslâmî kavramları kullanarak rüzgar kazanacağını düşünüyordu. İttihat ve Terakki’nin genel sekreteri Hacı Adil Bey, Rumeli Gazetesi’nde yayınlanan yazısında Meşhed’de kılınacak cuma namazını İslâm Tarihi’nde eşi görülmemiş “Ümmetçe Bir Namaz” olarak tavsif etmekteydi. O, bununla ötekileştirilen İslâmiliği merkeze alıyor ve Müslümanlar’ı yeniden meydana çağırıyor; beş asır sonra Kosava’dan bütün bir Avrupa’ya buradayız, gitmiyoruz, cevabını vermeye davet ediyordu.[9] Kosova, Balkanların ruhu; Meşhed-i Hüdâvendigâr ise kalbidir. İslâm orduları, küffâr üzerine akına giderken Osmanlı’ya İstanbul Fethi’nin kapılarını açan Hüdâvendigâr’ı ziyaret eder, ondaki gazâ ruhunu kuşanarak yola devam ederdi. Hürriyet, Meşrutiyet gibi kavramların iflas ettiğini gören İttihat ve Terakki, İslâm’a sarılmada samimi olsaydı bu seyahat üçüncü Kosova seferi addedilebilirdi. Her tarafa halife geliyor diye haberler salındı. Uzaktan yakından âlimler, salihler, Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar Priştine’ye doğru yola çıktı. Sultan Reşad da Selanik ve Üsküp ziyaretlerini tamamladıktan sonra 15 Haziran sabahı trenle Priştine’ye doğru hareket etti. Tren, Priştine istasyonuna varınca Halife kendisi için hazırlanmış salonda bir süre dinlendikten sonra Hükümet Konağı’na doğru harekete geçti. Yollar Halife’yi karşılamak için gelen Mü’minlerle doluydu. Sultan Reşad, Hükümet Konağı’na girerken yaptığı konuşmada ziyaretinin gayesini şu şekilde ifade etti: “Milleti görmek üzere gelişimden ve karîben Meşhed’i ziyaret edeceğimden dolayı pek ziyade mesrûrum. Bu seyahat-i ihtiyârdan maksadım anâsır arasında i’tilâfa hizmettir. Bu maksadın husûlünü görmekle memnûniyet ve mesrûriyetim mütezâyiddir.”[10]

OSMANLI’YI AYAKTA TUTAN YEGÂNE GÜÇ: İSLÂM

Sultan Murad Türbesi’nin karşısındaki tepeye Sultan Reşad için otağ ile mahfil-i hümâyûn kuruldu. Mahfilin sağ tarafına minber, mihrap ve kürsü yerleştirilmişti. Minberin kenarları kutsal emanetler hazinesinden getirtilen örtülerle süslendi. Musalla olarak hazırlanan alanda yaklaşık ikiyüz bin Müslüman toplandı. Namazdan önce vaaz eden Abdürreşid İbrahim ve Manastırlı İsmail Hakkı Beyler, ümmet ruhunu kuşanma çerçevesinde konuşmalar yaparak Halife’ye ittibanın gerekliliğini anlattı. İsmail Hakkı Bey okuduğu hutbenin ardından namazı da kıldırdı. Daha sonra Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, padişah adına okuduğu nutukta Meşhed-i Hüdâvendigâr’daki bu ictima ile toparlanma noktasında önemli bir adım atıldığını, 1910 hâdiselerinden dolayı da devletin pek müteessir olduğunu belirtti. Söz konusu hâdiselerden dolayı mahkûm olanların affedildiğini müjdeledi. Arnavutlar arasında pek yaygın olan kan dâvâlarının sonlandırılmasını söyledi. Ayrıca Halife’nin borcunu ödemekten aciz olanların borçlarını bizzat kendi bütçesinden ödeyeceğini vaat etti.[11] Kosova’daki cuma namazına ulemânın ve halkın büyük bir teveccüh göstermesi Osmanlı’yı ayakta tutacak yegâne gücün İslâm olduğunu tescil etti. Gazeteler vasıtasıyla ziyaret haberi yayılınca pek çok vilâyetten İstanbul’a teşekkür mesajları ulaştı. Sultan Abdulhamid’ten sonra halkta yeni bir umut havası oluştu. İstanbul ile Rumeli ulemâsı kaynaştı, dertlerin aynîliği, onları çözüm noktasında da birlikteliğe sevketti.

MÜSLÜMANLAR’IN HALİFE’YE MUHABBETİ

İttihat ve Terakki’nin yıkıcı faaliyetlerine şahit olan halk, Halife ile birlikte beldelerine bereket geldiğine inanmış; acılar, ihanetler unutulmuş, Avrupa’nın ve ayrılıkçı örgütlerinin tehdidatına rağmen halk Halife’ye koşmuştu. Sultan Reşad’ın bu seferi, Avrupa’nın bittiğine kanaat getirdiği Osmanlı İslâm Devleti’nin İslâmiyet’e kayıtsız şartsız ittiba etmesi durumunda yeniden tarihteki yerini alacağını resmetmekteydi. Halife’yi, istikbal esnasında yaşananlara bakıldığında dünyanın hiçbir yerinde devlet başkanı şöyle dursun, insanlar yıllardır görmedikleri yakınlarını dahi böyle bir sevinçle karşılayamaz. Nitekim Halife’yi Üsküp’ten Priştine’ye götürmek üzere hareket eden tren, program uyarınca sadece İlyas Han ve Orhaniye istasyonlarında mola verecekti. Fakat Lebyan halkından trenin kendi köylerinde de durmasını, aksi takdirde rayların üzerine yatacaklarını bildiren bir telgraf gelince Sultan Reşad bu muhabbeti karşılıksız bırakmamış, adı geçen istasyonda iki dakika durmuştur. Tren Priştine’ye vardığında istasyonla ikametgâh arasındaki 12 kilometrelik yol üzerinde insanlar sağlı sollu kuyruklar oluşturmuştu. Kalabalıktan bir grup, Sultan’ı ikametgâhına elleri üzerinde götürmeyi teklif etmişti. Halife’yi görmenin bereket ve şifa vesilesi olduğunu düşünenler; türlü marazlarla inleyen hastalarını, kötürüm ve konuşamayan yakınlarını alana taşımış; kendisine niçin böyle yaptığını sorduklarında hasta “Padişah babamın yüzünü görecek ve -inşaAllah- iyi olacak” cevabını vermiştir.[12]

Şu hâdise ise bir yıl önce İttihat ve Terakki yönetimine başkaldıran Arnavutların Halife’ye sadâkatlarını resmetmektedir: Sultan Reşad’ın Priştine’de kendisiyle görüşmek isteyen Kumanovalı üç Arnavut’u kabul etmesi millî kıyafetlerini giymiş levent görünümlü Arnavutları pek memnun etmiş, padişahın iltifatları karşısında kendilerinden geçmişlerdi. Gözlerinden minnet ve şükran aktığı hâlde “Padişahım, sen geldiğin zaman koyunları kurban ettiler. Hâlbuki biz içimizden arzu olunanların kurban edilmesini isterdik. Bütün Arnavutlar sana kurban olmaya hazırdır.” mealindeki sözleri Sultan’ı hayli hislendirmişti.[13] Gevgili istasyonunda yaşanan benzer bir anekdotu Mülkiye Heyet-i Teftişiyesi Reis’i Haydar (Vaner) Bey anlatmıştır. Tren durduğu sırada bir genç, getirdiği koçu kurban ederken, “Padişahım! Millet senin uğruna işte böyle kurban olmaya hazırdır.” diye haykırınca, padişah da son derece mânidar şu karşılığı vermiştir: “Aman evladım! Kurban lazımsa ben ne güne duruyorum.”[14]

Osmanlı Sultanı da etrafındakiler de halkın iltifatkar ifadelerine ve müreffeh hayatlarına rağmen tevâzu ikliminden kopmuyor, milletiyle olan rabıtasını muhafaza ile gönülleri feth ediyordu. Üsküp güzergâhındaki bir istasyonda halk tarafından sunulan şerbetleri, bardakların temizliğinden şüphe duydukları için içmek istemeyen şehzadelere Padişah şunları söylemiştir: “Evlatlarım! Milletin sizlere hazırlamış olduğu kadehlerin lezzeti başkadır. Temizlik hususunda ise şu kadehlerin gıcır gıcır yıkanmış olduğu duruşlarından belli. Bu millet, misafiri kim olursa olsun, onu mutlaka kendinden aziz bilir ve ona öyle ikram eder. Gelin iştahla ve afiyetle ve bu millete hayır dualarla için.”[15]

HÜLÂSA

İslâm Halifesi Sultan Reşad’ın Meşhed’de Rumelili Müslümanlar ile buluşması ve Arnavutlarla kucaklaşması, dağılan ümmeti yalnız İslâmiyet’in yek vücut yapacağı ve hilafetin yeniden ilan edildiği gün imanlı yüreklerin önünde hiç bir engelin duramayacağını göstermiştir. Meşhed’teki buluşmanın şahitlerinden Binbaşı Cafer Tayyar Paşa’nın şu ifadeleri bu hükmün şahididir: “Kosova sahrasında yüz binin çok üstünde cemaatle kıldığım o muazzam cuma namazı hâlâ kalbimdedir. Arnavutlar dertlerini bir tek kelimeye sıkıştırarak ‘Baba! Baba!’ diye bağırıyor; ölürken bile kolaylıkla gözyaşı dökmeyen bu halk, padişahın etrafına toplanmış durmadan ağlıyordu. İhtiyar ve muhakkak çok merhametli, terbiyeli bir zât olan Sultan Reşad da vaziyetini ve mevkiini unutmuş durmadan ağlıyordu.” [16]

Kafile, Manastır ziyaretinden sonra Selanik-Çanakkale güzergahını takip ederek İstanbul’a döner.


[1] Bkz. Barbara Jelavich, Balkan Tarihi, çev. Z. Savan, Küre Yayınları, İstanbul, 2006, II, 93

[2] Kemalettin Kuzucu, BALKANLAR’DA SON OSMANLI PADİŞAHI: SULTAN V. MEHMED REŞAD’ın 1911 YILINDAKİ RUMELİ SEYA-ı HATi,Uluslararası Türk Kültür Coğrafyasında Sosyal Bilimler Dergisi (TURKSOSBİLDER), II, Sy 02, 2017, s 8.

[3] Kuzucu, a.g.m., 12.

[4] Süleyman Kâni İrtem, “Meşrutiyet’te Saray ve Bâbıâli-44: Sultan Reşad’ın Arnavutluk Seyahati, Yoldaki Merasim”, Akşam, nr. 7407, 6 Haziran 1939, s. 10.

[5] Halid Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1965, s. 247-251.

[6] H. Z. Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, s. 253.

[7] Sırât-ı Müstakîm, nr. 145, 17 Cemâziyelâhir 1329, s. 237.

[8] Ubeydullah Esad, “İstanbul’dan Meşhed-i Hudâvendigâr’a”, Resimli Kitâb, Mayıs 1327, s. 532-533.

[9] Hacı Adil, “Kosova Sahrası’nda Cuma Namazı”, Senin, nr. 997-21, 13 Cemâziyelâhir 1329, s. 2; Mevlüt Çelebi, Sultan Reşad’ın Rumeli Seyahati, Akademi Kitabevi, İzmir 1999, s. 55.

[10] Kuzucu, a.g.m., 15.

[11] Kuzucu, a.g.m, 16.

[12] M. Çelebi, Sultan Reşad’ın Rumeli Seyahati, s. 46-47

[13] Hakkı Tarık, “Seyahat-i Hümâyûn-Priştine’ye Hareket”, Senin, nr. 1002-26, 18 Cemâziyelâhir 1329, s. 2.

[14] M. Çelebi, Sultan Reşad’ın Rumeli Seyahati, s. 49.

[15] M. Çelebi, Sultan Reşad’ın Rumeli Seyahati, s. 49.

[16] Müfid Şemsi Paşa, Arnavudluk ve İttihad-Terakki, haz. A. N. Galitekin, Nehir Yayınları, İstanbul 1995, s. 30.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir