Ahmet AÇIKGÖZ, Hüküm Dergisi 84. Sayı, İhsan Şenocak, Makaleler

DÜNYA HER YERDEN, AŞK KALPTEN VURUR

Kudema şöhret olmak için değil, haddini bilmek için okurdu. Âriflere: “Nice zamandır okursun peki ne bilirsin?” diye sorulduğunda “haddimi” diye cevap verirdi. Çocuk babaya, talebe hocaya, küçük büyüğe karşı haddini bilirdi.

Gönül ganî, dili ise fakirdi; yaşadığı zevki akıl anlayamazdı ki anlatabilsin. Bu yüzden gönül susar, gözler ona bakar, akıl onun aşk ocağında mayalanır, hâller ona tercüman olurdu.

Kudema bezminde aşk; konuşmak değil, yanmaktı. Dervişler hırkaları kadar değil, yandıkları kadar derviş sayılırdı. Ârif kapısını aşındıranlar bilirdi ki demir kızmadan, yürek yanmadan şekil almaz. Salik de yitiğini bulmadan, âşık büyük aşklara dalmadan durulamaz.

İnsan en sevdiklerini telefonda, twitter hesabında değil; yüreğinde taşırdı. Çünkü yürek en sevgililerin ağırlandığı bir karargâhtı.

Meşayıh sohbet halkalarında derdi ki: “Kardeşler! Asıl mesele, bir gün sizi bırakacak olan makamdan, mevkiden kurtulmak, fâni olanı bırakıp ölümsüz olana kanatlanmak, bütün aşkların da âşık olduğu aşka kurban olmaktır. Bizi olduracak da erdirecek de o aşktır. Dünya o aşkla kaim, derviş onunla daimdir. Güneş aşkla temiz kalır, geceyi aşkla aydınlığa çevirir; çirkini, güzeli, necisi, temizi aydınlatır. Güneş kışta da yazda da ısıtır; lakin ne necasetten kirlenir ne de soğuk kış günlerinde üşür. Düşman dıştan, aşk kalpten vurur adamı. Düşman okları öldürür, aşkın okları diriltir. Aşkla dikenden gül, çekirdekten ağaç çıkar. Hüzün, aşka ihlas ayarı yapar. Muhlis bir yürek, ölüme şeb-i arus diyerek bir ömür vuslatı bekler.

Aşk, Mü’mini bir âlemden başka bir âleme götürür. Bu yüzden aşk dilinde sevgiliye “yâr” denir. Sonra her şey gibi aşk da yârdan ağyâra düştü. Gönül, edeple girilen bir dergâh olmaktan çıktı, bir kapısından girilip diğerinden çıkılan sahipsiz hâna döndü. Şehvetten kurtulmanın adı olan aşk; şehvetin, şöhretin karargâhı oldu. Aşk, makamından düşünce söz de mahallinden çıktı, meddahların dilinde menfaat devşirme aracı oldu. Dünya kendine gelsin, insan uyansın diye âlimler, ârifler ruhunu Kur’ân-ı Kerîm’den alan nice sözler söyledi. Bu uğurda nice bedeller ödendi; lakin söz mahallinde masruf olsa da menziline varmadı. Çünkü bu fetret, öncekilerden çok daha derindi. Ne lisan ne irfan ne de vicdan bıraktı insanda. Varlığı eşyanın fesadına mâni olan tuz da bozuldu.”

Duvarı gibi boyasıyla da kanaati anlatan ilim merkezleri, şatafatlı sergi salonlarına döndü. İrfan adamlarının az yemesi, az uyuması, az konuşması sanki tarihte kaldı. Artık Mü’minler de çok yiyor, çok konuşuyor, çok uyuyor; lakin az muhabbet ediyor. İnsanların birbirleriyle iletişimine en büyük darbeyi iletişim için icat edilen (!) akıllı telefonlar vurdu. Artık en yakınlar, en uzaklar gibi yaşıyor. Sokakta harama bakmaktan önüne bakamayanlar, telefondan başını kaldırıp anne-babasının yüzüne bakmaz oldu.

Uzaklar yakınlaşırken yakınlar da uzaklaştı. Sıla gurbete döndü. Aynı mekânı paylaşan bir ailede baba oğluyla, anne kızıyla gece boyu konuşmadan sabahladı.  Çünkü her biri ayrı âlemde yaşıyor, her birinin takip ettiği program farklı; Kadın dizi, beyefendi belgesel, çocuk futbol maçı izliyor.

Batı’nın kent yapısı bize sadece taşıyla toprağıyla değil, ahlâkıyla da sirayet etti. Muhabbetsiz ve selamsız şehirler kurduk. Dirilten selamı bıraktık, öldüren yalnızlığı aldık. Bir cuma günü namazdan sonra mezarlıktan hayatı seyrederken yanıma gelen bir asker titreyen sesiyle “selam”ın onu nasıl dirilttiğini anlattı: “Ankara’da nizâmiyeden ayrıldım, eve gidiyordum. Bir apartman mescidinden çıkan cübbeli, sarıklı insanları görünce bir anda öfke beynime sıçradı. Bana doğru gelen bir sarıklıya omuz vuracak şekilde hızlı adımlarla ilerlerken sarıklı, birkaç adım kala ‘es-Selamu Aleyküm ve Rahmetullah’ dedi. Selam tuttu beni; bir anda öfke sükûnete, nefret muhabbete döndü. İslâm üzerine araştırmaya başladım. Vaazlar dinledim. Hiç birinde insan kesmekten bahsetmiyor; baskıdan, zorbalıktan söz edilmiyordu. Müslümanlar, çocukluktan itibaren bana anlatılanlar gibi değildi. Karıncayı incitmekten korkan bu insanları bütün kötülüklerin sebebi olarak tanıtmışlardı bana. Sabah karargâhta arkadaşlara ‘selam’ın bendeki büyük tesirini anlattım. Birlikte vaaz dinlemeye başladık, sonra da namaza… O zamanlar kışlada mescid yok, namaz da serbest değildi. Bu yüzden birimiz kapıda nöbet tutar, diğerleri namaz kılardı.”

Asker şimdi eşiyle sorun yaşıyor, çevresinden İslâm’a ve Müslümanlara dair tahammülü zor ifadeler duyuyor… Gözleri doldu ve kendini toparlayıp ‘Ne yapayım hocam?’ diye sordu. ‘Selamla kurtulan sen, selamla insan kurtarmaya devam edeceksin.’ dedim. Evden ayrılırken akşam eve döndüğünde “es-Selamu Aleyküm ve Rahmetullah” diyecek; eşine, ailene dua edeceksin. Çevrene ise bir gün senin de onlar gibi olduğunu unutmadan bakacak, onları anlamaya çalışacaksın.

Batı kentlerinde intihar oranları insanlık tarihinin en yüksek seviyesinde. Madde adına her şeye sahip olan Batı, insanı kendini ve ailesini kaybetti. Şimdi ise kazandığı bütün serveti verme pahasına da olsa doktor kapılarında huzur arıyor. Nikâhsız hayatların yaşlılık dönemlerinde evler zindana döner. Çoğunda bir köpek bir yaşlı adam ya da kadın vardır. İnsanın insana en fazla muhtaç olduğu dönemlerde insanlar yalnız ve çaresizdir Batı kentlerinde. Bir Batı kentinde yaşlı bir adam intihara giderken geride şöyle bir not bırakmış: “Yol boyu biri bana tebessüm ederse intihar etmeyeceğim.” Adam intihar edince evde bu not bulunur. Batı kentleri, İslâm şehirlerini yutmadan önce ihtiyar amcalar, yaşlı kadınlar sokaklarda yürürken gençler dualarına nâil olmak için koşar ellerinden tutar, yüklerini taşırdı. Şimdi aynı apartmanın aynı katında -karşılıklı- oturanlar, aynı işyerinde çalışanlar fakültede aynı sınıfta okuyanlar birbirini tanımıyor, selam vermiyor, başa gelen musibet için teselli cümleleri kurmuyor, “Müteessir olma! Acılar, acıları bastırır.” diyemiyor. Belki de Allah Rasûlü ﷺ yaşadığımız bu asrı gördüğünden “İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe kâmil bir imana sahip olamazsınız. Size yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız![1] buyurmuştu. Bu yüzden Abdullah bin Ömer  selam vermek için her gün çarşıya çıkar, tanısın ya da tanımasın her gördüğüne “es-Selâm-u aleyküm” derdi.[2]

Dünyaya baktık, aldandık, onda ebedi kalacağımızı sandık. Dikenden gül bitiren Allah Azze ve Celle bu kışı da bahara çevirmeye kâdirdir. Makam, mevki, para, pul… Bütün bunların birkaç mevsimlik olduğunu anladığımızda ölümlüleri bırakacak Hay ve Lâyemût/Ölümsüz olana âşık olacağız.


[1]-Müslim, İman, 23.

[2]-Muvatta, Hadis No: 2763.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir