Ahmed Faruk AKINCI, Hüküm Dergisi 3. Sayı

DEVRİM DENİNCE İMAMIN OĞLU NE ANLAR?

Bizim ilkokul yıllarımızda resmi bayramlarda kıyafet devrimini canlandırmak, Osmanlı’yı dolayısıyla da İslam’ı tahkir etmek modaydı. Ya da bizim öğretmenler bunu gelenek haline getirmişlerdi. Bu geleneğin acı çektirdiği yüzlerce mağdur arasında ben de varım. Bu yüzden ilkokuldaki, ilk günlerimi gazap okları üzerine çevrilen bir çocuk olarak hatırlıyorum. Beş yaşında sürekli cetvelle dayak yiyen, zaman zaman da hayvanların adıyla hitap edilen bir çocuk olarak… Halbuki okula nasıl bir heyecanla başlamıştım. Üst sınıfarda okuyan kardeşlerimle aynı saatte kahvaltı yapacak, kitap defter hazırlayacak, yolda birlikte yürüyecek, sabah okul bahçesinde sıra olacak, yeni edindiğim arkadaşlarımla sınıfta öğretmeni dinleyecektim. Seviniyordum. Okula başlamıştım. Ama bir kusurum vardı. Babam köyün imamıydı. Üstelik yüzün üzerinde yatılı öğrencisi vardı; bir kısmı hafızlık yapıyor, bir kısmı da İslami ilimler okuyordu. İçlerinde cübbe giyenler de vardı. Okul, hemen Kur’an kursunun karşısında olduğundan öğrencilerin oluşturduğu yekün manzara sosyetenin göz zevkine zarar veriyordu. Üstelik annem de çarşafıydı. Öğretmenim kadın olduğundan onunla konuşmaya babam yerine o gidiyordu. İmamın oğlu olduğumu ve hafızlık sebebiyle sene kaybetmemek için okula erken kayıt yaptığımı öğrenen öğretmen nazarında farklıydım. Sınıfın en ayrıcalıklı öğrencisiydim. En fazla azarlanan, en çok dayak yiyen öğrencisi…

Ninemin Çiğnenen Çarşafı

Eğitim ve öğretimin başlaması üzerinden birkaç hafta geçmişti. Yaklaşan Cumhuriyet Bayramı için provalar yapılıyordu. Sınıf öğretmenimiz o gün için işe yaradığımı düşünmüş Tiyatroda “kıyafet devrimi”, kölelikten âzad merasimi gibi sahneleniyordu. Beş yaşında bir çocuk olarak hem dayak yiyor hem de ninemin giydiği çarşafın, babamın sürekli sırtında bir bayrak gibi taşıdığı azâmet libası cübbenin ayaklar altında çiğnendiğini çaresiz izliyordum. Nasıl olduysa bir ara öğretmene, “Allah senden büyüktür!” diye bağırdım. Yani ona “Sen, ninemin çarşafını çiğnetirsin, beni döversin fakat bir de bunun mahşer boyutu var.” demek istemiştim. Bu ifade kadını çıldırttı. İlk defa o gün parmak uçlarıma cetvelle dayak yedim. Eve dönünce hadiseyi beş yaşındaki bir çocuk muhayyilesiyle -çarşaf ve cübbenin tarafımızdan götürüldüğünü gizleyerekbabama anlattım. Üzüldü. Hayıfandı. Kim bilir gözü önünde neler canlandı: Of ’ta Jandarma tarassutu altında gizlice İslami ilimler okuduğu ya da Kur’an kursundaki sınıfta Mustafa Kemal’in resmi, ustanın ihmalinden dolayı birkaç gün geç asıldı diye bütün öğrencileriyle birlikte bir gece yarısı karakola götürüldüğü günler ya da başkası… Bütün bunlara rağmen “Peki” dedi. Çok metindi. Ses tonunda kararlılık vardı. Anladım ki, Cumhuriyet Bayramı töreninde çarşafı ve cübbeyi çiğnetmeyecekti. 30 MART 2013 www.hukumdergisi.com olmalı ki bana adımla hitap edip, evden cübbe, sarık ve çarşaf getirmemi istedi. “Peki” dedim. Öğretmenle diyalog kurabileceğimi, bu vesileyle bana karşı bakışının normalleşeceğini düşünmüştüm. Okuldan dönünce hâdiseyi benimle aynı okulda okuyan kardeşlerimin de yardımıyla valideme arz ettim. Belki de olacakları bildiğinden talebime olumsuz cevap verdi. O, “Olmaz!” dedikçe, ben ısrar ettim. Umutluydum; cübbeyi-çarşafı getirince öğretmenin bana bakışı değişecekti. Annem çarşafı vermeyince rahmetli ninemden istedim. İkna edip çarşafını aldım, kardeşlerim de bir cübbe buldu. Götürüp öğretmene teslim ettik. Bir de ne göreyim, tören için hazırlanan mini tiyatroda cübbe ve çarşaf tahkir ediliyor, üzerlerinde İslam kıyafeti olan öğrenciler aşağılanıyor, daha sonra da bu öğrenciler modern kıyafetler giyen gençlere özenip İslam kıyafetlerini çıkarıp yerde çiğniyor, eski yaşamlarına dair olumsuz ifadeler sarf ediyorlardı.

Kölelikten Âzad Merasimi Tiyatroda “kıyafet devrimi”, kölelikten âzad merasimi gibi sahneleniyordu. Beş yaşında bir çocuk olarak hem dayak yiyor hem de ninemin giydiği çarşafın, babamın sürekli sırtında bir bayrak gibi taşıdığı azâmet libası cübbenin ayaklar altında çiğnendiğini çaresiz izliyordum. Nasıl olduysa bir ara öğretmene, “Allah senden büyüktür!” diye bağırdım. Yani ona “Sen, ninemin çarşafını çiğnetirsin, beni döversin fakat bir de bunun mahşer boyutu var.” demek istemiştim. Bu ifade kadını çıldırttı. İlk defa o gün parmak uçlarıma cetvelle dayak yedim. Eve dönünce hadiseyi beş yaşındaki bir çocuk muhayyilesiyle -çarşaf ve cübbenin tarafımızdan götürüldüğünü gizleyerek- babama anlattım. Üzüldü. Hayıfandı. Kim bilir gözü önünde neler canlandı: Of ’ta Jandarma tarassutu altında gizlice İslami ilimler okuduğu ya da Kur’an kursundaki sınıfta Mustafa Kemal’in resmi, ustanın ihmalinden dolayı birkaç gün geç asıldı diye bütün öğrencileriyle birlikte bir gece yarısı karakola götürüldüğü günler ya da başkası… Bütün bunlara rağmen “Peki” dedi. Çok metindi. Ses tonunda kararlılık vardı. Anladım ki, Cumhuriyet Bayramı töreninde çarşafı ve cübbeyi çiğnetmeyecekti.

Tören için okul bahçesinde öğrenciler sıraya dizildi. Bazı öğrenci velileri ve halktan da gelenler vardı. Şiirler inşad edildi, Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabe’si okundu. Ayrıntısını hatırlayamadığım daha başka etkinlikler de yapıldı. Bense babasının cübbesi yere atılacak, ninesinin çarşafı çiğnenecek bir mazlumdum ve ızdırapla bekliyordum. Fakat kararlıydım, dayak yesem de olduğum yerden öne doğru çıkacak, “Allah sizden büyüktür.” diye haykıracaktım.

Öğrenciler, bu meşum gösteri için hazırlanırken birden okulun bahçe kapısı açıldı, içeriye amcamın oğlu girdi. Babam göndermiş… Direk müdürün yanına gidip çarşaf ve cübbeyi istedi. Müdür ses çıkaramadı. Hemen verdi. Çünkü kararlılığı görüyor, olacakları da tahmin ediyordu. Amcamın oğlu, öğrencilere yönelip izzetli bir de konuşma yaptı. Bu sırada öğretmen kontrolden çıktı. Galiba öfkesinin şiddetinden bayılmıştı. O halde onu lavaboya doğru götürdüklerini hatırlıyorum. Tören bu şekilde sona erdi.

Bir yıl sonra seksen ihtilali oldu. Devrimci öğretmenler, intikam duygusuyla bayrağı yırtıp, “Şeriatçılar bayrağı yırttı.” diye cuntacılara ihbarda bulundu. Amcamın oğlu o tarihte tutuklu olduğundan köyden başka gençleri tevkif ettiler. Muhbir devrimci, hakim de cuntacı olunca, bin küsur yıldır o bayrakla on binlerce akın düzenleyenler ona ihanetten mahkum oldu. Hadise, bir cinayette kaybettiği oğlunun ardından ağlayan babanın cinayeti işlemek suçuyla tutuklanmasına benzemekteydi.

***

İşte ilkokulu böyle tanıdım. Kötü bir rüya gibiydi. Aklıma her geldiğinde hala acı çekiyorum.

Öğretmen, bir kaza sonucu kardeşini kaybedince okuldan ayrıldı. Yeni bir öğretmen geldi. Sürekli dayak yiyen ben, sonraki yıllarda sınıfın notları en yüksek öğrencisi oldum. Anladım ki o dayakları imamın oğlu olduğumdan dolayı yemiştim.

Çarşaf ve cübbenin yerde çiğnendiği o anlar gözümün önünde her canlandığında kendimi, Ömer Muhtar filminde, o Büyük Muzdarib’in İtalyanlar tarafından asılmasını öfkeyle izleyen çocuk gibi hissederim.

Merak ediyorum, bana hayvan isimleriyle hitap eden o öğretmene fakültede pedagojik formasyon derslerinde hayvanlarla nasıl münasebet kuracağını mı öğretmişlerdi?!

***

İnkılab ve ihtilal… Aradaki derin farkı devrimci öğretmen üzerinden kıyas edin. İslam’da asıl olan ise inkılab… Önce yürekler fethedilir. Kaleler, fethedilen bu yürekler üzerine inşa edilir. Çarşaf, Mekke’de fethedilen o yüreklere Medine’de okunan ilahi buyruktur. İnkılabın aksi ise ihtilaldir. İhtilal, kelleler üzerine kaleler kurma sanatıdır.

İhtilal denince ne tarihi süreçleri ne de sosyolojik tesbitleri hatırlarım. Bende ihtilalin en müşahhas tanımı, mezkûr öğretmen ve onun tiyatrosudur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir