Hüküm Dergisi 2. Sayı, Mahmut Sami GÜLCÜ

BÜYÜK DOĞU DAVASI’NIN HÜLASASI: “NE MUTLU MÜSLÜMANIM DİYENE!”

Büyük Doğu’yu İslamiyet’in emir subaylığı olarak tarif eden Üstat Necip Fazıl, her dönemde farklı cephelerin yönettiği itibarsızlaştırma harekatına maruz kalmış fakat Allah Teala’nın inayetiyle hiçbir güç Onun İslamiyet’e yol açma ameliyesine engel olamamıştır. Üstad’ın Hakkari’den Edirne’ye kadar bütün bir Anadolu’yu ihyaya talip olan yeni imamhatip nesline Hamurkâr olacağını fark eden küfür yobazları şimdi de eski argümanlarıyla yeni bir cephe açtı. Büyük Doğu Güneşi altında bedihi bir hakikat makamında zahir oldu ki, ol iddia sahipleri kütüphanede değil Üstad’ın çöpe attığı ve miras olarak da köpeklere bıraktığı Eski Necip Fazıl’la meşgul olmakta imiş. Bu yüzden işin başında hükümsüz olduğu anlaşılan bu iftirayı sahipleriyle birlikte orada bırakıp daha ciddi bir tehlike olan Üstad’ın Türk-İslam sentezini savunduğu iddiasını tahlil edip, onu çürüten delilleri virgülüne dokunmadan kaleminden arz ediyorum.

Üstad’a göre belli oranda İslam’ın payını muhafaza etmekle beraber ağırlık merkezinin Türklük’te aranması yani Türkİslam sentezi yanlıştır. Çünkü, “İslam ne pay verir, ne pay alır; top yekûn ‘hepi’ ister ve onu bulamadığı yerde ‘hiçe’ talip olur.” (Kısakürek, Rapor/4, s. 78).

İslam yekparedir ve hiçbir ideoloji ile sentez kabul etmez. Bu yüzdendir ki Üstat Türk-İslam, Arap-İslam sentezi gibi ifadeleri reddeder: “Tanrıdağ’ı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman gibi muvazaacı bir tekerlemenin belirttiği madde ve posa Türkçülüğüne inananlar iyice bilmelidirler ki ‘Tanrıdağ’ı bir put ismidir, ‘Hira’ ise Kainatın Efendisi’ne vahyin nazil olduğu sadece bir mekan adıdır ve zıt manalar asla birleşmez. Müslüman hiçbir dağa ilahi hüviyet biçemez, sadece layık olanını mübarek bilir; Allah’ı tevhidden ve bu tevhid potasında her alakanın eriyip gittiğini takdirden gayri vazife tanımaz.”( Kısakürek, Rapor/4, s. 78.).

Üstat milliyetçiliği müşahhas bir şekilde kıymetlendirirken şöyle der: “Bir gün evime Kenyalı, kuzguni siyah bir zenci gelmişti. Odama girerken beni Müslümanca selamladı ve benimle hem de ecnebi bir lisanı vasıta ederek dertleşmeye başladı. Birkaç saat içinde bu zenciye o kadar ısınmıştım ki, siyah kehribar yüzünü bile bembeyaz görmeye başlamıştım. Düşünmüştüm ki, şimdi bu zenci Romanyalı Hristiyan bir Gagavuz Türkü olsaydı her türlü ırki ve uzvi eşlik içinde acaba bana ne kadar yabancı görünecekti?” O halde milliyetçiliği ırki ayniyette değil “ruhi muhteva eşliğinde görmek gerekir.” (Kısakürek, Çerçeve/3, s. 207-208). Bu yüzdendir ki Üstat, Ziya Gökalp’in hareketini “Türk’ün İslam’dan önceki hayatını azizleştirmek ve İslam’ın yerine Türkçülüğü koymak.” (Kısakürek, Çerçeve/4, s. 114) olarak değerlendirir ve reddeder.

Üstad’a göre Türk’ün İslam’sız hayatının hiçbir kıymeti yoktur. Buna kıymet takdir edenlerle durdukları yerin aynı olamayacağını da kesin bir dille ifade etmiştir. Nitekim Nihal Atsız’la bir karşılaşmasında Ona; İslam’la ilişkisinin hangi düzeyde olduğunu sorar. Atsız:

– İslam’a Türk’ün dini olduğundan dolayı saygı gösteriyorum.

– Peki ya Türk’ün dini Şamanizm olsa ne yapardınız?

– Bu durumda Şamanizm’e saygı gösterirdim.

Cevap karşısında şaşkınlığı gizleyemeyen Üstat, bu tür bir telakkinin tereddütsüz küfür olacağını söyler.

Üstat, “Milletlerarası İslam Talebe Teşekkülleri III. Genel Konferansında” (1975) İslam Dünyasından iştirak eden alim ve münevverler topluluğunun huzurunda akdettiği “Beklenen Zuhur” başlıklı konferansında şunları söyler: “Irkçılık ve kavimcilik mevzuunda bir suale hedef tutulacak olursam, tereddütsüzce, dünyanın en üstün ırk ve kavim vakıasını, merkezindeki mukaddes varlık zaviyesinden (Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem) Arap’ta bulduğumu söylerim. Ama bugünkü Arap değil, dünkü Arap…” (Kısakürek, Hitabeler, s. 257).

Mücadele hayatını ittihad-ı İslam üzerine bina eden Üstad’ın Türk-İslam sentezini savunan bir hareketin içerisinde teşehhüt miktarı da olsa yer alması nasıl ifade edilmelidir, diye sorulursa hadise yine Onun beyanıyla şöyle izah edilir: “Ruhun fikri kuvvetinden ziyade adale ve hareket gücüne bağlı bir gençlik” içerisinde yer almam bir takım hissi olaylardan kaynaklanmıştır (İfadede tasarruf yapılmıştır. Bkz. Kısakürek, Çerçeve/4, s. 155). Üstad’ın milliyetçiliği red davasını Ona ait beylik bir cümle ile noktalamak gerekirse şu söylenebilir: “bütün davamızın hülasası: ‘Ne mutlu Müslümanım diyene!’dir (Kısakürek, Sahte Kahramanlar, s. 252).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir