Av. Huzeyfe Furkan KARAKUŞ, Hüküm Dergisi 84. Sayı, Makaleler

BİR UYANIŞIN ÖYKÜSÜ

Hakkın, meşru vasıtalarla olması gerektiği mevkiye ikamesi için gayret göstermek, her Mü’minin vazifesi şüphesiz. Aksi; zulme rıza demektir ki bu tek başına dahi cürüm olarak yeter.

Adaletin tesisi, ona dair tecavüzün nereden, kime ve nasıl geldiğine bakılmadan mücadele edildiğinde ancak mümkün olur. Dine, nefse, mala, cana, ırza ve akla dair yapılan her hak ihlâlinin bir karşılığı olmalı; tâ ki zakkum misâli zulüm, düştüğü topraktan bir yarık bulup filiz vermesin.

Fakat, Hakkın kendisiyle kaim olduğu Hak Teâlâ’nın hatrına nefsinden vazgeçme hasleti, insaniyet-i kübra olan İslâm’ın, gönülleri ihya eden bir yed-i beyzası gibi nazarları celb etmektedir.

İhsan Şenocak Hocaefendi, Peygamberlerin mesleği olan ve her Müslümanın yerine getirme gayretinde olduğu hakkı âlî, bâtılı zelîl kılmak mücadelesini, gerek konferanslarda gerek TV programlarında gerekse sosyal medya vasıtalarıyla îfâ etme cehdinde iken bize düşen de güneşin çürümüş maddeleri daha da çürütmesi gibi ziyasından rahatsız olanların su-i edeb içeren hakaretleriyle ilgilenmek. 

Bu hakaretlerden birisi, mezhepsiz olduğunu ve Buhari-Müslim gibi muteber hadis kitapları dahil olmak üzere umûmî manada hadisleri kabul etmediğini kendisi bizzat ifade eden, “Kur’ân Müslümanlığı(!)” sloganıyla ortaya atılan kesimlerin benimsediği görüşlere yakın olduğu anlaşılan, doktora düzeyinde akademik çalışmalar yürüten bir kardeşimize ait.

“www.facebook.com.tr” sosyal paylaşım sitesinde İhsan Şenocak Hocaefendi’ye dair kullanmış olduğu ağır hakaret içeren yorumunun tarafımızca görülmesi neticesinde kendisiyle görüşülmüştür. Kardeşimizden özür dilediğine ve hakaret ettiği için çok pişman olduğuna dair gelen samimi beyan üzerine İhsan Şenocak Hocaefendi durumdan haberdar edilmiş ve kendisi şöyle demiştir:

“Hakaret bize değil, temsil ettiğimiz değerler itibariyle Şeriatın Sahibi’ne ve Rasûlullah’ın rûhâniyetine edilmiştir. Bu sebeple affetmek bize düşmez; fakat eğer hakkaniyetli bir şekilde ‘Sünneti Reddeden Kur’ân Müslümanlığı’ kitabımız okunur, haklı bulunan kısımların haklılığı, haklı bulunmayan kısımların haksızlığı Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’den delilleri ifade edilmek sûreti ve ispat edilmek şartıyla ilmi bir yazı kaleme alınırsa, şikayetimizden vazgeçeriz.

“Sen daha güzel olanla mukabelede bulun, bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost olmuştur.” buyuran Allah Teâlâ,  her gün bir başka mucizesine bizleri şahit kılmaktadır. Kıymetdâr Hüküm okuyucularına mezkûr kardeşimizin yazmış olduğu yazıyı arz ediyoruz:

Sünneti Reddeden Kur’ân Müslümanlığı

Dr. İhsan Şenocak’ın “Sünneti Reddeden Kur’ân Müslümanlığı[1] kitabında Kur’ân Müslümanının birçok sorusuna cevaplar yer almaktadır. Kur’ân Müslümanlığı iddialarına bazen âyetler bazen de hadisler vasıtasıyla cevaplar verdiğini görmekteyiz. Kitabında Kur’ân Müslümanlığının içinde barındırdığı çelişkilere başlıklar altında yer verilmiştir. Kur’ân Müslümanlığının arka planı, terimin ortaya çıkışı, ortaya çıkış noktası, düşüncenin fikir babaları ve günümüzdeki durumu ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Rivayet sisteminin geçmişi ve işleyişi tarihsel kaynaklara da dayandırılarak bilgilerimize sunuluyor. Özellikle 35. sayfadan itibaren Kur’ân Müslümanlığının iddialarını cevapladığı bölüm oldukça çarpıcı. Buhari ve kendisinden önce rivayet sistemi, Kur’ân Müslümanlığının Buhari’ye saldırmasının sebepleri, Buhari dışındaki hadis kaynakları, tarihi kaynaklara dayandırılarak bizlere sunuluyor. Mehdi inancı ve gerçekleri başlıklar hâlinde kitapta işlenmiş durumda. Mescid-i Aksa’nın önemi, Kur’ân’ın mucizeleri, Mustafa İslamoğlu’na cevaplar, Ümmilik, Şia, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt’in ne olduğu ve farkları ayrıca kitabın diğer bölümlerinde oldukça ayrıntılı şekilde anlatılmıştır.

Kur’ân Müslümanlığı projesinin kaynağının Çekralevi olduğu, zâtın ayrıca İngilizlerden talimat ve nişan alan Seyyid Ahmed Han’dan aldığı birçok Kur’ân Müslümanı olduğu iddiasında bulunan kişinin bilmediği bir gerçek olarak ortada duruyor. Dr. İhsan Şenocak, Türkiye’deki Kur’ân Müslümanlığının kaynağının Hindistan’daki “Kur’âniyyûn Hareketi” olduğunu söylemektedir. İngilizlerin mutfağından çıkmış projenin kiliseye hizmet ettiği, Çekralevi gibi insanların da Müslümanlar arasından seçilmiş “mûcitler” olduğu kitapta belirtilmiştir.

Tüm bu bilgiler ışığında kitapta bahsedilen bazı konuları hakkaniyetli şekilde incelemeye çalıştım. Kitabı okumam çok uzun zaman almadı. Zira bir Müslüman olarak ilgi duyduğum, ilgi duymam gereken konular barındırması sebebiyle “Sünneti Reddeden Kur’ân Müslümanlığı” kitabı oldukça akıcı ilerledi. Temeline dayandıramadığım bazı iddialarımın cevaplarını kitapta bulmak hoşuma gitti. Bazı kaynaklardan habersiz olduğumu kitabı okuduktan sonra fark ettim. Kitabı değerlendirmek elbette benim haddim değildir. Ben sadece okuduklarım ışığında kendimce öğrendiklerimi analiz etmeye çalışacağım. Yazımın ilerleyen kısımlarında “Kur’ân Müslümanlığı” yerine “meâlcilik” tanımını kullanmayı tercih edeceğim.

Meâlcilik kavramının kökeni Hindistan’ın İngilizler tarafından 19. yüzyılda işgal edildiği yıllara dayanmaktadır. Bu yıllarda yeni bir atılım yapmak isteyen, coğrafyadaki eski ihtişamlı günlerine kavuşmak isteyen Müslümanların ortak bir paydada birleşme fikri neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Müslümanların Kur’ân etrafında birleşmesi fikri ortaya atıldı. Bu görüşle birlikte hadislerin bir kenara bırakılması da gündeme gelmişti. Çünkü bu görüşe göre hadisler Peygamberimizden ﷺ çok sonrasında yazılmıştı. Oysa Dr. İhsan Şenocak’ın kitabında belirttiği üzere Buhari’den önce de yani Peygamberimiz ﷺ zamanında da hadisler yazılmakta idi.[2] Bu görüş zamanla birçok taraftar elde etti ve günümüzdeki meâlcilik kavramının da kökenini oluşturdu.

Günümüzde bu görüşe sahip çıkıp savunanlar ise Çekralevi ve Seyyid Ahmed Han’dan farklı olarak herhangi bir dayanakları yoktur. Ayrıca bu kişilerin tefsir, fıkıh, Kur’ân-sünnet ilişkisi hakkında bilgisi, hadis bilimi ve din üzerine de herhangi bir tahsili bulunmamaktadır. Hâl böyle olunca problemli bir rivayeti tüm hadis bilimine mâl etmektedirler. Bilinmelidir ki Kur’ân’ın açıklayıcısı Allah Rasûlü Hz. Muhammed’tir ﷺ. Meâlcilik İslâm’la savaşmak için kullanılan bir enstrüman hâline gelmiştir. Dışardan yapılan saldırılar, meâlcilik girişimleriyle içeriden de desteklenmeye çalışılmaktadır. Kur’ân’ın sünnet ile bağlantısı koparılmaya çalışılmakta, Kur’ân’ı herkesin kafasına göre yorumlamasının önünün açılması planlanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamberimizin Kur’ân’ı açıklamakla mükellef olduğu açıkça belirtilmiştir.[3] Sahâbe Kur’ân’ı rivayet etme görevinin yanında sünneti rivayet etme görevini üstlenmiştir. Sünneti reddedenlere sormak gerekir ki; Kur’ân’ın rivayet edildiğine inanıyorsunuz da sünnetin rivayetine neden inanmıyorsunuz?

Namaz, zekât, hac gibi ibadetlerin nasıl icra edileceği Kur’ân’da açıklanmamış, bu hususların çizgi ve çerçevesi sünnet ile belirlenmiştir. Meâlci akım Allah kelamını ulemanın süzgecinden geçirerek öğrenmediğinden Kur’ân’ı net olarak anlayamamış durumdadır. Bilimsel yetersizlik sebebiyle de Peygamberimizin ﷺ Müslümanlar için ne kadar önemli olduğu gerçeğini görememektedirler. Bu akıma göre Kur’ân tam olarak açıklanmış hâldedir ve Peygamberimiz ﷺ tarafından başkaca bir açıklamaya ihtiyaç duymamaktadır. Dr. İhsan Şenocak, Kur’ân’da namazın kaç vakit olacağı, kaç rekât ve nasıl kılınacağı belirtilmemesi nedeniyle bu görüşün çelişki olduğunu söylemektedir. Zekâtın miktarının belirlenmesi de Peygamberimize ﷺ bırakılmıştır. Kur’ân’da daha çok Allah’ın  genel buyruklarından bahsedilmekte, yani daha çok usûlden söz edilmektedir.

Meâlci kesimin diğer bir iddiası ise sünnetin vahiy olmadığıdır. Nitekim Çekralevi de “Biz sadece Allah’ın gönderdiği Kur’ân’dan sorumluyuz.” demiştir. Peygamberimize ﷺ ithaf edilen hadislerin bağlayıcı olmadığı iddiasında bulunmakta, dolayısıyla hadislerin vahiy olamayacağı görüşündedir. Fakat biliyoruz ki Kur’ân’ı bize tebliğ eden Peygamberimizdir. Bize açıklayan da yine Peygamberimizdir. Peygamberimiz ﷺ Allah’ın  emirlerini olduğu gibi ve net bir şekilde bize aktarmıştır. Zira bunun aksinde Kur’ân’da belirtildiği gibi Peygamberimizin ﷺ yanlış bir beyanda bulunması durumunda şah damarının kesileceği belirtilmiştir.[4]Yani Peygamberimizin ﷺ Allah’ın  emirlerini yanlış veya tersine bir şekilde tebliğ etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla Peygamberimizin ﷺ din adına söylediklerinin tamamı Allah’ın  muradına uygun olmalıdır. Eğer Peygamberimizin ﷺ söyledikleri Allah’ın  emirlerine uygun olmasaydı, Kur’ân-ı Kerîm’de Sahâbenin sünnet olarak yaptıkları hiç övülür müydü? Ayrıca sünnet, Kur’ân’ın vahyedilmesiyle başlamaktadır. Peygamberimizin ﷺ Medine’deyken 16  ay gibi bir süre, çok arzulanmasına karşın Kâbe’ye değil de Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılması Kur’ân dışında da vahyin var olduğunu ispatlamaktadır. Çünkü Kâbe’ye yönelmeyi istemelerine rağmen âyet inmediği için Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılmaya devam etmişlerdir.

Meâlciler, “Hüküm ancak Allah’ındır”[5] âyetini gerekçe göstererek sünnetinin herhangi bir hükmünün olmadığını, Peygamberimizin hüküm veremeyeceğini öne sürmektedirler. Hatta Peygamberimizin hüküm içeren sözlerinin şirke götüreceğini belirtmektedirler. Meâlciler, Mekke’de “Allah’tan başka ilah yoktur” diyerek mücadelesine başlayan bir elçiyi şirk ile suçlamaktadırlar. Peygamberimizin ﷺ Allah’ın elçisi olduğu Kur’ân’ın birçok âyetinde belirtilmiş olup Peygamberimize ﷺ itaat etmeyi Allah  emretmiştir. Ayrıca Peygambere ﷺ itaat etmeyi şirk sayan meâlcilere sormak gerekir ki Kur’ân’a göre amel ediyorsanız, Kur’ân’ın “Peygambere itaat[6] emrinden niye yüz çeviriyorsunuz? Üstelik “Hayır öyle değil; Rabbine ant olsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar”[7]âyeti varken Peygamberin ﷺ hükümlerine uymak nasıl şirk olabilir?

Meâlcilerin bir başka iddiası da hadislerin Peygamberimiz ﷺ zamanında yazdırılmadığı, yazdırılmasına gerek olmadığı, dolayısıyla onlara uymanın gereksiz olduğu görüşüdür. Fakat bilinmelidir ki hadislerin ilk yıllarda yazıya dökülmemesinin sebebi Kur’ân âyetleriyle karışabilir endişesinden kaynaklanmaktadır. Zira bu durum ortadan kalkınca Allah Rasûlü ﷺ Sahâbe’nin hadis yazmasına müsaade etmiştir. Hükümdarlara yazılan mektuplar, Hudeybiye görüşmelerindeki yazılar bunu kanıtlar niteliktedir.

Öte yandan meâlciler; sünnetin Müslümanları böldüğünü, fırkalara ayırdığını ve son olarak da parçalamaya ittiğini söylemektedirler. Çekralevi “Müslümanlar rivayetlere bağlı kaldıkça birlik olamazlar, tek sancak altında toplanamazlar.” demiştir. Meâlcilere göre hadis kitapları Müslümanlara ayrılık getirmekte ve Müslümanlar bu kitaplardan kurtulmadıkça İslâm’ı yaşamış olmayacaklardır. Dr. İhsan Şenocak’ın bu iddiaya cevabı şöyle olmuştur: İslâm’a en çok zarar verenlerin dilinde her zaman “vahdet” kelimesi olmuştur. Irak ve Suriye’nin Şiileşmesinde en büyük rolü oynayan İran’ın da sloganı “Ne Şiilik ne Sünnilik! Yaşasın İslâm Birliği!” idi. Sünnetin devre dışı bırakılması Müslümanlara değil birlik, en ufak şekilde hayrı olmamıştır. Meâlcilerin iddialarına göre olmuş olsaydı, bugün meâlciler de fırkalara ayrılmış olmazlardı. Ayrıca sünnetin Müslümanları parçaladığını düşünen insanlara bakıldığında, bugün namazın kaç vakit olduğu, kaç rekât olduğu konusunda bile birlik hâlinde değillerdir. Meâlcilik, sünneti parçalamak üzere kiliseye hizmet uğruna, oyuncuları Müslümanların arasından seçilmiş tehlikeli bir girişimdir.

İslâm dünyasının bin dört yüz yıldır inşa ettiği, yükselttiği İslâm Kültür ve Medeniyeti’nin temelinde ve merkezinde Peygamberimiz Hz. Muhammed ﷺ vardır. Şüphesiz Peygamberimiz de verdiği hükümlerde ve davranışlarda referans olarak Kur’ân-ı Kerîm’i almıştır. Fakat uygulama ve işleyiş onun eliyle ve tarafından yapılmıştır. Mesela; ezan, cemaatle namaz kılmak, cenazelerimizi yıkayarak defnetmek, sağ elle yemek yemek… Eğer bunları Kur’ân’da yok diyerek yaşamımızdan çıkarırsak nasıl bir toplum oluruz? Bizi Müslüman yapan değerler içinde bunları saymayacak mıyız?[8]

Meâlciler bir taraftan da Buhari’ye, Peygamberimizden yaklaşık 200 yıl sonra hadisleri rivayet etmesi, hadisleri uydurduğu, İranlı olduğu iddiası bağlamında isnatlarda bulunmaktadırlar. Hâlbuki hadislerin rivayet edilmesi Buhari’nin yaşadığı dönemde başlamamıştır. Yazımın önceki kısımlarında Peygamberimiz ﷺ zamanında da hadislerin Sahâbe tarafından yazıldığı bilgisini paylaşmıştım. Aynı şekilde Buhari’den önce de hadis kitapları yazılmıştır. Bu bilgiden çok fazla bahsedilmemiş olsa da kendine meâlci diyen kişilerin bunları araştırmış olması gerekmektedir. Kısa bir araştırmayla da olsa bu bilgi elde edilebilir. Örneğin Buhari’den önce yazılan hadis kitaplarından bazıları şunlardır: Muvatta/İmam Malik,  Müsned-er-Risale/İmam Şafii, Müsned/Ahmed b. Hanbel, Müsned/Ebu Davud et-Tayalisi, Musannef/Abdurrazzak es-San’ani. Buhari ilk defa hadis kitabı yazan biri değildi. Dolayısıyla sünnet, Buhari’den önce yoktu demek doğru değildir.

SONUÇ

Dr. İhsan Şenocak’ın “Sünneti Reddeden Kur’ân Müslümanlığı” kitabı günümüz gençlerine oldukça aydınlatıcı ve faydalı bilgiler sunmaktadır. Ülkemizde de zaman zaman gündeme gelen “meâlcilik” kavramının muhteviyâtı hakkında ve bu kavramın sebep olduğu yanlışlara mantıklı cevapların yer aldığı kitap mutlaka değerlendirilmelidir. Meâlcilik hususuna baştan savma ve basitçe cevaplar verilmemiştir. Meâlciliğin kaynağı, ortaya çıkışının sebepleri, ortaya çıkışında rol oynayan aktör ve faktörler kitabın ilgili bölümünde irdelenmiştir.

Sünneti Reddeden Kur’ân Müslümanlığı” adlı kitap, haklı şekilde değerlendirildiğinde görülecektir ki tıpkı kendi içinde de bahsedildiği üzere, meâlciliğin hedefi İslâm’a ve Müslümanlara zarar vermektir.

Meâlciler, sünnetin Müslümanları bölüp parçaladığını iddia ederken kilisenin hedefleri doğrultusunda seçildiklerinin farkında olmayacaklardır.

Ülkemizden binlerce kilometre uzaklıkta filizlenen, günümüzde de artık aslına uygun şekilde hizmet etmeyen bir fikirdir meâlcilik. Zira ortaya çıktığı dönemde Müslümanlar arasında bir birliktelik kurulması iddiasıyla ortaya atılmışsa da Müslümanların daha fazla bölünüp parçalanmasından başka hiçbir işe yaramamıştır.

Peygamberimiz ﷺ Kur’ân’ı bize tebliğ etmekle ve açıklamakla memur kılınmıştır. Her şey Kur’ân’da mevcuttur demekle Müslümanlığın âdeta içi boşaltılmaktadır. Kur’ân’da bahsedilmeyen konularda bize yol gösterici ve açıklayıcı olan Peygamberimizdirﷺ. Örneğin namazın vakitleri, zekâtın nasıl ve ne miktarda verildiği, namazın kaç rekât olduğu, namazda hangi sûrelerin okunduğu ve hangi duaların edildiği gibi bir çok konu Kur’ân’da açıklanmamıştır. Peki bu durumda bu uygulamalar İslâm’da yoktur diyebilir miyiz? 

Meâlcilik kavramı gerçekten üzerinde durulması, günümüz gençliğinin de takip etmesi gereken bir konudur. Çıkış noktası itibariyle değerlendirildiğinde Müslümanlar olarak oldukça dikkat edilmesi gereken bir unsurdur. Yıllardır süren Hak ile batılın savaşında uygulamaya konulmuş; göz boyayan, aldatan, amelleri heba eden tehlikeli bir girişimdir.

Dr. İhsan Şenocak’a Teşekkür

Sayın hocam,

Kitabınızı okumam neticesinde hakkınızdaki fikirlerim elbette değişmiştir. Kitabınızı okumam bana kim olduğunuz hakkında fikirler vermiştir. Öncelikle sizi tanımadan, farklı görüşlere sahip olsak da yapmamam gereken bir kabahat sonucunda beni tanımış olmanız sebebiyle sizden özür diliyorum. Hatamı bu şekilde, ufkumu genişleterek affetmenizden dolayı mutluluk duyduğumu belirtmek istiyorum.

Bilime gönül vermiş bir genç insana da tanıdığınız bu fırsat sebebiyle de şükranlarımı sunuyorum.


[1]-Hüküm Basın Yayın Dağıtım Pazarlama, 3.Baskı, İstanbul, 2017.

[2]-İhsan Şenocak, Sünneti Reddeden Kur’ân Müslümanlığı, Hüküm Kitap, 2017, 3.Baskı, İstanbul, s. 64.

[3]-Nahl, 16/44.

[4]-Hakka, 69/44-47.

[5]-En’âm, 6/57.

[6]-Ahzâb, 33/36.

[7]-Nisâ, 4/65.

[8]-Enbiya Yıldırım, “Kur’ân’la Yetinme Söyleminin Çıkmazları”, İlahiyat Akademi Dergisi, s.8.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir