Hüküm Dergisi 5. Sayı, M. Emin MARAŞLI

BİR KEMALİSTİN ZAVİYESİNDEN ÇARŞAF

Münafık duruşunu siyasi güce göre ayarlar. Ayakta durabilenin hemen sağ yanında yer alır. Ağaçların tepelerine kadar tırmanan maymun gibidir. Dışardan bakıldığında en tepe noktada o görülür. Ne var ki ağaç yıkılırken ilk olarak o firar eder.

Münafık en olura olmaz, en olmaza da olur diyen iki yüzlüdür. Zor zamanda ayrılan, iyi günde nimet kuyruğunda en önde yer alandır.

Devlet-i Aliyye’nin ahir ömrü ile Cumhuriyetin ilk yıllarını bir karede incelediğinizde nifakın insanda zıtları nasıl cem ettiğini daha net görürsünüz.

Yakub Kadri, Devlet-i Aliyye’nin ahir ömründe yani çarşafa karşı mantonun terviç edildiği yıllarda, çarşafın yanında yer alır ve modernleşmeye karşı tesettürü savunur. Aynı durum Halide Edip için de söz konusudur. Nitekim Yunanlıların İzmir’i işgali üzerine Fatih’te düzenlenen mitingde söz alan Halide Edip’in üzerinde de çarşaf vardır.

Yakup Kadri, 1915 yılında kaleme aldığı, ancak 1923’te İslam harfleriyle neşrettiği “Kadınlık ve Kadınlarımız” başlıklı eserinde İslam kadınının batılılaşmasını eleştirir. Eserin bir bölümünde ise “çarşaf ve peçe”yi müdafaa eder. “Allah, bu dini facirlerle de destekler.” kabilinden olan bu ameliye, “Okun Ucundan” başlığı altında 1940’ta basılan kitapta da yer alır (Yakup Kadri, Okun Ucundan, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1940, 79, 81).

Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında milletin değerlerinden uzaklaşan ve Mustafa Kemal’i yeni dünyanın kıblesi olarak gören Yakup Kadri, hemen her kitabında inkılaplarla dengeli beslenebilmenin yollarını anlatır. Bunu yaparken de İslam’la alakalı gördüğü her unsuru tahkir etmekten geri durmaz:

Anadolu’yu, “düşmana akıl öğreten müftülerin, …., asker kaçağını koynunda saklayan kadınların, frengiden boynu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer…” (Yakub Kadri, Yaban, 129) olarak tanımlar.

Yakub Kadri 1930’larda Ankara’dan bakıp Anadolu’yu ve müslüman milleti aşağılayan anlayışın sözcülüğünü üstlenir. Milleti, “yobazların ve softaların safsatalarından” kurtarmak (!) üzere kurulan Kadro Dergisi’nin imtiyaz sahibi olur.

Yakup Kadri, yeni dönemdeki ameliyesiyle eskiyi sürekli tekzip etse de, “bozuk saat de günde iki defa doğru söyler” kabilinden hayatının doğrusunu hazfetmeye muktedir olamaz. Fatih Mitingi’ndeki çarşaflı kadın ve “Kadınlık ve Kadınlarımız” kitabı Halide Edip’le Yakup Kadri’nin doğruları olarak tarihe geçer.

Yakup Kadri’ye ait bu yazıyı farklı şekillerde, değişik meclislerde mefhum itibariyle arz etmiştim. Bir de sizlerle paylaşmak isterim. Yıllar önce tenha bir sokakta yanımda çarşaflı bir kadın ve iki çocuk olduğu halde yürüyordum. İlerde bir noktada önümüzde yürüyen kalabalık bir kadın topluluğu ile karşılaştık. Tam bu sırada içlerinde küfür yobazı olmaya hepsinden daha müstahak olan birisi diğerlerine mini konferans sadedinde bizim çarşafı konu alan bir konuşma akdetmeye başladı. Kadın, o an uydurduğu bir senaryoyla başkaları üzerinden bize şu şekilde nasihatte (!) bulunuyordu: “Geçenlerde güzelliğini, giydiği kara çarşafla örten genç bir kızla karşılaştım. Yapma, kendine kıyma, özgür ol yavrum! Nedir bu, matem mi tutuyorsun? Türk kadınına karalar yakışmaz.” dedim. “Çok şükür mutaassıb değilmiş, sözüme kulak verdi.” dedi. Kadın ifadelerini henüz bitirmişti ki adımlarımı yavaşlatıp onlarla aynı hizada yürüyüş halinde hepsinin duyacağı bir ses tonuyla yol arkadaşlarımın şahsında konuşmaya başladım. Yakup Kadri’nin Mustafa Kemal ve inkılapları için ne kadar önemli olduğunu beyandan sonra ilgili kitabından “Çarşaf ve Peçe” ile alakalı ifadelerini naklettim. İşte buyurun… Bir Kemalistin zaviyesinden çarşaf ve peçe… Belki bir sokak, bir okul ya da bir mağazada sizin de anlatmanız gerekebilir.

“Bu çirkin asrın ve bu çirkin muhîtin yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Yalnız bunlardır ki, gözlere hâlâ bakmak tahammülünü, bakmak arzûsunu veriyor.

Niçin onlardan müştekî gibisiniz? O mazrûfa (bedene), bu zarftan daha muvâfık ne olabilir? Sizi böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız, peçesiz bir kadın tahayyül edemiyorum.

Siz bizim aşkımızın, hürmetimizin, siz bizim kıskançlığımızın mutî mahbûseleri değil misiniz? Vücudunuzun şeklini alan bu dil-firîb (cazibeli) mahbesi, sizin etrafınıza, sizin yüzünüz üstüne biz ördük; bizim ihtimâmımız, bizim muhabbetimiz ördü. Sizi güneşten, havadan, sizi kem nazardan sakındık da böyle yaptık. Yazık değil mi ki, o saçlara güneş vursun, o yüzü havalar, tozlar hırpalasın! Yazık değil mi ki, -ma’azallaho gözlerin harîmine kolayca lâubâli bir yabancı gözün kıvılcımı sıçrasın?

Düşündük ki, belki bilmeyerek, belki farkına varmayarak birine gülüverirsiniz. Nazarlarınız belki, bilâ-ihtiyar (irade dışı), birinin üstünde fazlaca tevakkuf ediverir. Onun için yüzünüzü örttük. Zira tebessümlerinizin, bakışlarınızın kıymetini biz anlıyor, biz biliyorduk. Gönlümüz onların öyle lüzumsuz yere heder olmasına acıdı da, bir ipek mahfaza içinde muhâfazalarına lüzum gördü. Çünkü siz hilkaten (yaratılış itibariyle) müsrifsiniz (elindeki kıymeti boşa harcayan), hazinelerinizin bahasını bilemezsiniz. Her şeyde bahîl olan tabiat, bütün cömertlik kabiliyetini size verdi, sizin kalbinize döktü, fakat öyle bir ifrâd ile ki, nihayet böyle bir tedbire ihtiyaç mes etti. Zaten insanların yegane vazifesi tabiatın hatalarını tashihe çalışmak değil midir?

İnsanlar, kadınlara tehakküm ettikleri gündür ki tabîata gâlip geldiler. Cemiyetlerin ve medeniyetlerin esasını bir erkeğin kıskançlığı kurdu. Memleketlerden, vatanlardan evvel, ilk müdafaa edilen kadındı. Bana inanınız bütün bu evler, bu mâbedler ve bu şehirler sizin için yapıldı ve sizin açıldığınız ve sizin kıskançlık mahbesini yıktığınız yerlerde derhal evler yıkıldı, mâbedler harap oldu, şehirler çöktü. Çünkü, sizin mahbesleriniz, o yerlerin surları idi, kaleleriydi.

Niçin başka cinsten (milletten) kadınlara bakıp da başınızda garip mütâlaalara meydan açıyorsunuz? Onlardan size ne? Siz başlı başınıza bir âlemsiniz. Ben o âleme girdiğim dakikadan itibaren hariçte bir başka mevcudiyet var mı, yok mu, unuttum bile. Siz niçin kendinizde herkesi unutmuyorsunuz?

Söze başlarken size demiştim ki, bu çirkin asrın, bu çirkin muhîtin yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Memnun ve müsterih yaşamak için bu kanaat size kifâyet etmez mi? Halbuki benim ruhumu sadece bu kanaat dolduruyor: Peçeniz ve çarşafınız… Bunlardır ki, bana muhabbeti öğretiyor; hayata muhabbeti, aşka muhabbeti, memlekete muhabbeti öğretiyor, bâhusus memlekete muhabbeti…

Zira sizin bu örtüleriniz, bu süsleriniz değil midir ki, minarelerden ve o al râyetten sonra bu serseri ruha bir râz-âşinâ melce (dost sığınak) ve bir emin mersâ (güvenli liman) saadeti veriyor. Peçenizin kudsiyetini şuradan anlayınız ki, bir yabancı elin ona uzanması ihtimâli bile, gayz nedir, hırs nedir, intikam nedir, kin nedir hiç bilmeyen bu tembel ve yorgun ruhta, beldeler yıkacak, burc ü bârûlar (kaleler ve kuleler) devirecek bir ateş alevliyor.

Gördünüz mü? Peçenizden bahsederken, haşin adımlarla, yüksek surlar etrafında dolaşan bir eski kahraman gibi söz söylemeye başladım. Belki, bunların hiç birini yapmayacağım, fakat emin olunuz ki, şu dakikada çok samimiyim. Size, sizin örtülerinize ve süslerinize doğru teveccüh edince, kendimi her şeye kadir farz ediyorum. Tarih, menâkıb-ı beşeriyeyi dolduran en büyük kahramanlıklar, bana birer çocuk oyunu gibi geliyor.

Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin asrın, bu çirkin muhîtin ortasında, asâlet ve zerâfete yegâne dâl (delalet eden) olarak, bunlar, sade bunlar kaldı. İnsanlar senelerden beri, insanlığı terzîl için ve cemiyetlere manzaraların en fenasını vermek için sevimsiz bir cinnetle her şeyi devirdiler. Bu gürûha peyrev olmak (peşinden gitmek) size yakışır mı? Ben sizi zamanların ve insanların fevkinde, onların haricinde biliyorum. Siz mestûr (örtülü) ruhlardan değil misiniz? Dünya yüzünde tek başına kalan ulvî bir dinin İlâhı, sizi bu sıfatla sâir mahlûkat arasında mümtaz kılmamış mıydı? Siz O’nun halkettiği cennet-âsâ (cennet gibi) âlemin meleklerisiniz. O, “Kitab”ında sizin isminizi zikretti. O vakitten beri siz, mukaddesat meyânına girdiniz. Artık ne hâle (bugüne), ne mâzîye, ne de âtîye (geleceğe) mensupsunuz… Yalnız unutmayınız ki, sizi bu mertebeye, bizim aşkımız, bizim hürmetimiz, bizim kıskançlığımız is’âd etti (yükseltti).” (Kanûn-u Evvel 1331/1915).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir