Hüküm Dergisi 82. Sayı, Mahmut Sami GÜLCÜ

BARIŞ PINARI HAREKÂTI GÖZYAŞI PINARI SUKÛNETİ İLE KAZANILACAK

Dikkatimi çeken şöyle bir ibare gördüm. İbn-i Hanbel Müsned’de rivayet ediyor: “Cabir b. Abdullah’ın (ra) bir komşusu vardı. Bir gün bir seferden döndüğünde Cabir’in kendisini ziyaret ettiğini anlatır. Daha sonra seferde karşılaştığı durumlardan bahsederek insanların parça parça oluşundan ve bidatlere daldığından bahsedince Cabir ağlamaya başlar ve der ki: ‘Rasûlullah’ı (ﷺ) İnsanlar İslâm’a bölük bölük girdiler ve aynı şekilde çıkacaklar.’ derken işittim.”[1] Görüyorum ki Allah Rasûlü’nün (ﷺ) sözü tam da bugün tahakkuk etmiştir. Ramazan ayında oruç tutan göremezsin. İnsanların çoğu yer, içer ve lokantalar açıktır. Fitneler, eğlence merkezleri, kadın ve erkeklerin aynı ortamları paylaşmaları, malı haram yoldan kazanmaları… Bütün bunlar sıradan işlerden oldu. İslâm’dan geriye ne kaldı ki? Ahlaki yozlaşma, kıymeti olmayan şekli namaz ve oruç, içi boşaltılmış hac ve umre… İnsanların tek derdi altın, gümüş ve şehvetleri olmuş. Bu yüzden Allah (ﷻ) Kur’an-ı Hakîm’de “Rabb’ine hamdederek tesbihte bulun ve O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.”[2] Tövbe kapısı, hayat devam ettiği müddetçe açık kalacaktır.

CEMİYETE KEFARET OLANLAR

Büyük bir sahabi olan Cabir b. Abdullah (ra) kendi zamanından bahsediyor. Günahlar kol geziyor. İnsanlar sevgililer sevgilisinden sonra dünya imtihanı ile karşı karşıya kalmış, insanlık yavaş yavaş güneşten uzaklaşıyor. Kimisi elini kimisi başını kimisi de kalbini ve dimağını kaptırmış. Fakat arka planda günahtan şiddetle kaçan ve geceleri gözyaşı döken ya da günahlardan kaçamasa da günahlarının kirini gözyaşı ile yıkayan bağrı yanıklar var. Komşusundan haber alan Sahabi Efendimiz (ra) kendisine değil ümmetin haline döküyordu o gözyaşlarını. Günahlar irtikab ediliyor; ama iklim henüz değişmemişti. Gözyaşına boğulanlar, secdeye başını mıhlayanlar, teheccüt kaçırmayanlar da en az günah işleyenler kadar bir yekuna sahipti. Yani günahlara dalanlar vardı; ama ibadetlere dalanlar da azınlık değildi. Rasûlullah’dan sonra cemiyete kefaret oldular. Kendilerinden sonra da insanlığa kıyamet aşısı yapacak hayırlı halefler bıraktılar. Ayarı bozulana ayar veren üstatlardı onlar.

ŞADIRVANDA ABDEST ALANLAR

İmam Şa’rânî: Üstadım Ali el-Havvas’tan dinlemiştim, diyordu ki “Abdest hem maddî hem de manevî kirlerden vücudu arındırır. Eğer bir kimseye abdest aldığı suyun gerçek hali gösterilmiş olsa onun zift gibi olduğunu görür.” O bunları anlatınca atıldım ve “O halde abdest alınmış bir su ile tekrar abdest alınamayacağını söyleyen Ebu Hanife ve talebesi Ebu Yusuf ehli keşiften miydi?” diye sordum. Dedi ki: “Hem de en büyüklerindendi. Ebu Hanife abdest alınmış bir suya baktığında ondaki manevî kirleri, maddî bir necaseti gördüğü gibi görür ve o su ile abdest alanın nasıl bir günah irtikab ettiğini anlardı. Bir gün Kûfe Camii’sinin şadırvanına girdiğinde bir gencin abdest aldığını görür, damlayan sulara bakar ve “Evladım anne ve babana asi olmaktan vazgeç, Allah Teala’ya tevbe et” dediğinde genç utanarak tevbe eder. Başka birisini görünce “Zina büyük günahlardandır, Allah’tan kork ve ona iltica et” der; o adamda tövbe ettiğini söyler. Bu şekilde insanların günahlarını abdest suyunda görürmüş.[3]

GÜNEŞİMİZİ KAYBETTİK

Bir insan yazın üşümez, kışın ise terlemez. Yazın üşümesi ya da kışın terlemesi için özel uğraş vermesi gerekir. Mesela kışın terlemesi için dışarıya çıktığında çok sıkı giyinmesi, içeride ise sobayı çok iyi yakması gerekir. İklimin tesirinden kurtulması için önlem alması şarttır. Allah Rasûlü (ﷺ) güneşimizdi. Uzaklaşınca son baharı yaşadık, sonrasında kışı gördük, zannediyorum şu anda da zemheriyi yaşıyoruz. Kıştan etkilenmemek için üzerimizi sıkı giyindik mi? Evet kıştan sonra yaz tekrar gelecektir; ama bizim güneşimiz bir daha dönmeyecek, kıyamete kadar zemheriyi yaşayacağız. Günahsız bir cemiyet elbette istemiyoruz. Bu sünnetullaha da uygun düşmez. Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Necm Sûresi’nin ‘Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur’an’a mı) şaşıyorsunuz, dalga geçiyorsunuz da ağlamıyorsunuz?’[4] mealindeki ayetler nazil olunca suffe ashabı ağlamaya başladı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Rasûlullah (ﷺ) ağladıklarını görünce O’da ağlamaya başladı ve dedi ki: ‘Allah korkusundan ağlayan bir kimse cehenneme girmez. Günahlarında ısrar edenler de cennete giremez; ama eğer sizler günah işlemeyen bir toplum olsaydınız Allah (ﷻ) günah işleyen; ama istiğfar eden bir topluluk getirirdi.’ dedi.”[5] En azından günahın pasını giderecek gönül ateşinden de mahrum mu kalalım? Ebu Hanife gibi şadırvanda abdest alanların günahlarını görecek ehli keşfi bulamayız belki ama o günahkarları şadırvana getirecek davetçilerimiz de mi olmasın? Bundan da mı ümit keselim? Cennet umrunda olmayan günahkarların sayısı kadar olmasa da her bin günahkara gözyaşı dökecek bir Müslüman da mı kalmadı?

PAS NE İLE GİDERİLİR?

Metaldeki pası sökmezseniz o pasın o demiri yemesini önleyemezsiniz. Pası sökmek için ise özel yöntemler ve çözeltiler kullanmak zorundasınız. Su kullanmanız işe yaramaz. Kimyacılar sitrik asit kullanmanız gerektiğini söylerler. Peki kalbimiz paslandığında ne yapmalıyız? Nasıl bir müdahale bu pasa engel olur? Bunun tek yolunun gözyaşı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Gözyaşı pınarlarını akıtanlar, söküp atacak kalbini yiyip bitiren o pasları. Sadece kendi kalbindeki değil, ümmetin kalbindeki pasları da söküp atacaktır. Mektebe giden bir çocuğun başarısı için evde gözyaşını içine akıtan annesi, işinde muvaffak olan bir babanın arkasında dua eden bir eşi, cephede savaşan kahramanların da ardında gözyaşı döken milleti olmak zorundadır.

Bilsinler ki seccadesinin başında sükûnet içinde kendisinin ve ümmetin günahlarını gözyaşı pınarı ile yıkayanlar, cephede vatan ve mukaddesat için barış pınarı harekatını yapanlar kadar önemli bir görev üstlenmişlerdir.


[1] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, er-Risale el-Âlemiyye, Beyrut, thk. Şuayb el-Arnavûd, XXIII, 47

[2] Nasr, 3

[3] Şebbir Osmanî, Fethu’l-Mülhim bi Şerhi Sahîh-i Müslim, Daru’l-Kalem, Beyrut, III, 314-315

[4] Necm, 59-60.

[5] Muhammed Yusuf Kandehlevi, Şerhu Hayati’s-Sahabe, III, 148.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir