Hüküm Dergisi 84. Sayı, Mahmut Sami GÜLCÜ, Makaleler

AVRUPA’DA TÜYLER ÜRPERİR Mİ?

Nisan 2014’te on günlük Lübnan, Tunus ve Libya ziyaretimiz olmuştu. Ziyaretimizin asıl amacı Müslümanların durumunu yerinde görmek, dertlerine şahid olmak, tarihi mekanları, medreseleri gezmek ve kitapçıları dolaşmaktı. Ziyaretimiz esnasında birtakım problemlerle karşılaştık; ama bunlardan en büyüğü Beyrut-Tunus arası geçişlerin olmaması ve Tunus-Trablusgarp arası geçişlerde ise kitap krizlerinin yaşanmasıydı. Türkiye’den Beyrut’a hareket ederken Beyrut’tan Tunus’a geçişin yasak olduğunu, Tunus için tekrar Türkiye’ye dönmek gerektiğini söylediklerinde ne diyeceğimizi bilememiştik. Mecburen dönüş biletimizi aldık ve Türkiye’ye döndük. Kitaplarımızı evlerimize kargolayıp tekrar Tunus için bilet alıp yola koyulduk. Tunus’ta da meşhur Zeytune Medresesi’ni ve hocalarını ziyaret ettikten sonra kitapçılara gidip aradığımız kitapları bulup aldık. Oradan Libya’ya geçişte problem yoktu; fakat kitap krizi ülkeler arası krize dönüşmüş gibiydi. Libya havalimanına indiğimizde farklı bir hava esiyordu. Önceden duyduklarımızın da tesiri ile biraz korku düşmüştü içimize. Kitap kolileri ile nasıl geçecektik bu kadar kalaşnikoflu adamın arasından. Havalimanında herkesin elinde bu silahlardan vardı. Hakikaten çok kasvetli bir havalimanıydı. Biraz sonra beklediğimiz oldu, etrafımızı sarıp kitaplarımıza el koydular. Yusuf Kaplan Hoca çileden çıktı, bağırdı. Bağırdıkça daha fazla toplandılar. Bu kitapların tefsir, hadis ve fıkıh kitapları olduğunu söylememize rağmen kolilerimizi açıp kitaplara baktılar ve “İnceleyeceğiz, uygun görürsek Türkiye’ye dönüşte alacaksınız; ama ülkemize bu kitapları sokamazsınız.” diye kestirip attılar.  İlginç! Neredeyse yediden yetmişe herkeste silah vardı; ama kitaptan korkuyorlardı. Bizim Türkiye’den geldiğimizi anlayan iki genç yanımıza yaklaşarak “Ne işiniz var burada?” diye sordu. “Medrese, hoca ve Müslümanları ziyarete geldik.” dediğimizde “Siz kafayı mı yediniz? Biz buradan kaçıyoruz, siz geliyorsunuz!” diye karşılık verdiler. Bizi karşılayıp gezdiren arkadaşlar da “Burası facebooktan tank satılan bir ülke” diye Libya’yı tanıtmıştı. Ne yazık ki aynı problemleri Hindistan ve Pakistan sınırında da yaşamış bundan dolayı Pakistan ziyaretimizi iptal emek zorunda kalmıştık.

Batı’nın Gülmesi için Doğu’nun Ağlaması mı Gerekir?

Yıllar sonra Lübnan, Tunus ve Libya’yı bu hâle getiren; Bağdat’ı Şam’ı, Kahire’yi İstanbul’dan koparan; İslamabad, Semerkand, Buhara’yı Anadolu’ya yabancılaştıran Avrupa’ya gittik. Fransa’nın Paris, Lyon; Almanya’nın Frankfurt ve Nürnberg şehirlerini gördük. Avrupa’nın herhangi bir ülkesine girdiyseniz artık kimse size pasaport sormuyor. Diğer yirmi yedi ülkesine de elinizi kolunuzu sallayarak girebilir, kitap alabilirsiniz. Koli koli kitapları bir ülkeden diğerine götürebilirsiniz. Havalimanlarında güvenlik bölgeleri hariç silahlı adamlar göremezsiniz. Huzur ve saadet var demiyorum. Evet, yapmacık bir şeyler var ve kendi halkı adına bir adaletten söz edebiliriz. Ancak Avrupa’nın lüks ve refaha kavuşmasının nedeni nedir? Özgürlük anıtları ile süsledikleri şehirlerine refah getirmek için Tunus’un ağlaması mı gerekiyordu? Libya’nın sokaklarından kan ve gözyaşı mı akmalıydı? Beyrut’un arka sokakları sabahlara kadar uyuyamayan annelerin feryatları ile mi inlemeliydi? Hani Beyrut Doğu’nun Parisi’ydi? Evet; İngiliz, Amerikan, Alman ve Fransız kolejlerinin olduğu sokaklar öyle. Ama insaf sahibi bir Batılı bile bir arka sokağa girecek olsa karşılaşacağı manzaradan ötürü günlerce kendisine gelemeyecektir. Sahil kenarlarına yaptıkları devasa otellere garibanların bakması dahi yasakken hangi Paris’ten bahsediyoruz? 

Zulmün Patenti Kimde?

Avrupa’yı görenler, orada yaşayanlar Âlem-i İslâm’ı tanımıyorlarsa bu söylediklerimize anlam veremeyebilirler. Üstad Necip Fazıl “Avrupa’yı gördüğünüz zaman, orada tüylerinizi ürpertici dalaletler bulacaksınız. Sakametler, abesler…”[1] derken ne kastetmiştir? Fransa’nın Cezayir ve Ruanda’da yaptığı soykırımı bilen her Müslümanın Paris sokaklarında tüyleri ürperecektir.  Bir devlet küfürle idare edilir belki; ama zulümle asla. Bunun Batı da farkında. Dışarısını kana boğduğu kadar içerisini refaha kavuşturmalıdır. Sağlamasını İngiltere üzerinden yapabilirsiniz. Müslümanlarla hiçbir şekilde sınırdaş olmayan bir ülke olmasına rağmen her taşın altından İngiliz siyasetinin çıktığını artık çocuklar bile bilir. Müslümanları yok etmeyi hedefleyen bu siyaset yüz yıldır başımıza çöreklenmiş durumda. En önemli iki merkezimiz olan Mekke ve Kudüs’te oynanan oyunların da baş müsebbibi yine onlardır. Kudüs’e Yahudileri sinsi bir oyunla yerleştiren de Mekke ve Medine’nin başına vahhabileri bela eden de İngilizler değil midir? Zannediyor musunuz ki Irak’ın harabeye çevrilmesinde, Suriye’nin dağılmasında, Filistin’in ümmetten koparılmasında İngilizlerin payı olmasın? Sultan Abdülhamid Han Hazretleri, “Hangi taşı kaldırsam altından İngiliz parmağı (siyaseti) çıkıyor.” diye boşuna demiyor. Yani kim ne derse desin zulmün patenti İngilizlere aittir. Öyle zannediyorum ki şu anda Avrupa ve Amerika da dahil olmak üzere İngiltere’deki adalet hiçbir memlekette bulunmuyordur. Belki de Müslümanların dahi en rahat ettikleri ülkedir orası. Dışarda ne kadar zulüm, içerde o kadar adalet. Eğer bu dengeyi sağlayamazlarsa ayakta duramayacaklarını çok iyi biliyorlar. İşte Batı’daki güzelliklerin sebebi. Bundan dolayı onların sokaklarında rastladığımız yapmacık faziletlere aldanmamalıyız.

Müslümanlar, ruhlarının bu yapmacık refahlarla zehirlendiğini görmezse iman ve irfanına büyük darbeler alacaktır. Sokakları sarhoş kusmuğundan geçilmeyen, her köşe başında meyhane ve umumhane bulunan, sinema ve tiyatrolarında izan ve vicdan düşmanı sanatçıların alkışlandığı bir memlekete dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Batı’ya gidenler Anadolu’nun henüz orası gibi olmadığını ama gittikçe daha da benzediğini rahatlıkla görecektir. Bizdeki hayat ve cemiyet nizâmının birtakım problemleri olsa da Batı’da bu nizâmı görmek asla mümkün değildir. Onların sokaklarını bir kenara bırakın bahçelerinde bile gerçek bir ruh ve heyecan göremezsiniz. Duvarları ve binaları durgun ve cansız bir vücut gibidir. Batı’ya böyle bakmazsak kaybederiz.


[1]-Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, s. 12

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir