Hüküm Dergisi 81. Sayı, Selim SEYHAN

AVCININ ŞEBEKESİNE AYAĞI DOLAŞAN KUŞLAR

Başkentler başkenti Cennetten sürgünler ülkesi dünyâya gönderilen insanoğlu, büyük bir özlem duyduğu asıl vatanına kanatlanabilmek için avcının şebekesine ayağı dolaşan kuş misali çırpınıp durur. Allah dostlarının ifâdesiyle “Abdestle mâsivadan infisâl eden musalli, namazla Hakk’a ittisâl eder.” Bunun içindir ki güzelce abdest alan Mü’min, avcının şebekesi mesâbesinde olan mâsivadan kurtulur, namazını ikâme ederek de zindanı olan bu dünyâdan bir başka âleme, mâverâya; asıl vatanı olan Cennete kanat vurur. Mâsivadan infisâl edemeyenler ise dünyâ zindanında asıl vatan özlemiyle acı çekmeye devâm ederler. Fakat çektikleri bu acı elbette sâdece bu dünyâ ile sınırlı değildir. Bu dünyâda yaşadıkları Hakk’a ittisâlden mahrûmiyetin elemiyle birlikte öte dünyâda da va’d edilen azabla acı çekmeye devâm ederler.

ADALET HER SUÇA BİR CEZÂ TAKDÎR EDER

Bir hükümdârın bir elçiyi veya bir âmirin bir memuru varlık sebebi olan çok önemli bir vazîfe ile vazîfelendirdiğini düşünelim; kendisine tanınan süre zarfında mâlâyâni ile meşgûl olan vazîfeli kimse hesap verirken havadan sudan mazeretler beyân edip çok üzgün olduğunu söyleyerek kanunlarda öngörülen cezadan kendisini kurtarabilir mi? O hükümdâr veya âmire:“Verdiğiniz asıl vazîfeyi yapamadım; bir öğretmen olarak bana emânet edilen yavrulara bir şey öğretemedim, bir emniyet mensubu olarak emniyeti sağlayamadım, bir doktor olarak hastaları tedâvi edemedim; fakat sizin için türlü türlü balıklar yakaladım, kuşlar avladım, çeşit çeşit meyveler topladım.” diyerek kendini temize çıkarabilir mi? Adâlet ona:“Ne hâlin varsa gör; çektiğin vicdan azabı sana yeter!” mi der, yoksa kanunların öngördüğü, hak ettiği cezayı mı verir? Elbette hiç bir katil çekmiş olduğu vicdan azabıyla cezadan kurtulamadığı gibi o elçinin, o memurun da sadece çekmiş olduğu vicdan azabıyla kurtulması mümkün değildir.

Allah (ﷻ), Kerîm Kitabı’nda insanoğlunun yaratılış gâyesini îzâh sadedinde “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım.” (Zâriyât:56) buyurmaktadır. O hâlde hiç bir insan öfkesinden kudurup üzerine atılmak için sabırsızlanan cehennemi (Mülk: 8) görünce yaratılış gâyesini, aslî vazîfesini yerine getirmediğinden dolayı özür dileyerek kurtulamaz. Bu dünyâda işlerin âhenk içinde yürüyebilmesi için akıl, tevdî edilen vazîfeleri hakkıyla îfâ edenlerin mükâfatlandırılmasını emrettiği gibi aslî vazîfelerini ihmâl edip mâlâyâni ile meşgûl olanların da cezâlandırılmasını emreder.

“BU HADİSİ SAHÎH ZANNEDİYORDUK”

Nitekim Allah Rasûlü ﷺ de Ebu Davûd’un Sünen’inde Ahmed bin Hanbel’in de Müsned’inde rivâyet etmiş olduğu sahîh bir hadiste: مُرُوا أولادكم بالصلاة وهم أبناء سبع سنين، واضربوهم عليها وهم أبناء عَشْر، وفرقوا بينهم في المضاجع / Çocuklarınız yedi yaşına geldiklerinde onlara namazı emredin. On yaşlarına gelince (namaz kılmazlarsa) onları dövün. Ve yataklarda aralarını ayırın.” buyurmaktadır.

Bir gün bir kardeşimiz yanıma gelerek: “Hocam biz bu hadîsi sahîh zannediyorduk; fakat ‘Hayatı boyunca hiç kimseye bir fiske bile atmamış olan, rahmet Peygamberinin bir çocuğun dövülmesini emretmesi mümkün değildir.’ diyerek bu hadîsi inkâr ediyorlar, ne dersiniz?” diye sordu. Bende kendisine “Evet Peygamber-i Ekber’in kimseyi dövmediği doğrudur; fakat unutmamak gerekir ki O’nun zamanında Müslüman olduğunu iddiâ ettiği hâlde namaz kılmayan hiç kimse yoktu!” dedikten sonra “Sana göre Allah Azze ve Celle mi yoksa Rasûlü mü daha merhametlidir?” diye bir soruyla mukâbelede bulundum. Bunun üzerine “Elbette Allah (ﷻ) daha merhametlidir hocam.” diye cevâb verdi. Ben de kendisine Kuran-ı Kerim’de namazı hafife alanlara, gösteriş için namaz kılanlara Cehennemin dahi şerrinden Allah’a (ﷻ) sığındığı Veyl Vadisi’nde, hiç namaz kılmayanlara ise Sakar denilen korkunç yerde azab edeceğine dâir âyetler var. Ayrıca Allah Azze ve Celle’nin emir ve talimâtlarına göre yaşamayanların kemik kıran anlamına gelen Cehennemin Hutame, Leza ve Hâviye gibi insanı dehşete düşüren bölümlerinde azab göreceklerine dâir başka âyetler de var. Şimdi biz aklını ilâh edinen o modernistin sığ anlayışıyla hareket ederek bunca âyet-i kerîmeyi “Erhamu’r-Râhimîn/Merhametlilerin En Merhametlisi olan Allah Azze ve Celle böyle âyetler göndermez” diyerek inkâr mi edeceğiz?” dedim. “Hâşâ hocam olur mu öyle şey, şimdi anladım.” diyerek teşekkür etti.

ATEŞ ATEŞİ YAKAR MI?

Namaz o kadar o kadar önemli bir vazîfedir ki bu yüzden yeterince ehemmiyet göstermeyen mükellefler Mâûn Sûresinde “Vay hâline o namaz kılanların ki kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler. Gösteriş yaparlar onlar” (Mâûn: 4-6)  buyrularak çok sert bir şekilde kınanmıştır. Arapça’da “veyl” yazıklar olsun anlamına geldiği gibi müfessirlerimiz cehennemde bir vadinin bir tabakanın adı da olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Peygamber-i Ekber ﷺ bir gün yine Tirmîzî’nin bir rivâyetine göre içine düşen kâfirin tam kırk yılda ancak dibini bulacağı “Hüzün kuyusundan Allah’a sığının” buyurdular. Orada bulunanlar: “Ey Allah’ın Elçisi! Hüzün kuyusu nedir?” dediler. Allah Rasûlü ﷺ: “O, cehennemde bir vâdinin adıdır. Cehennem o vâdinin azabından her gün yüz defa Allah’a sığınır.” buyurdular. Sordular: “Oraya kimler girecektir?” Peygamberimiz ﷺ: “Oraya amelleri ile riyâ katarak dinini dünyaya âlet edenler girerler” buyurdular. (Tirmizi, Zühd, 48) Bir rivâyette Hüzün Kuyusu’na “Veyl Deresi” de denilmiştir. (Buhari, Fiten, 17; Müslim, Zühd, 51)

İşte bu vâdi namazda “sahûn” olanlar için hazırlanmıştır. Bazı müfessirlerimiz sahûn kelimesini vaktinde namazını kılmayanlar olarak açıklarken bazıları da namaz kılarken hafife alıp tembellik yapanlar olarak îzâh etmişlerdir. Burada akıllara “Acaba ateş ateşe azab edebilir mi?” gibi bir sual gelebilir. Fakat unutmayalım ki insanoğlu da topraktan yaratılmış olmasına rağmen yine kendisi gibi aslı toprak olan bir kiremit ya da bir tuğla parçasıyla kafasına vuracak olursak başı yarılır ve acı hisseder. O hâlde toprağın toprağa zarar vermesi gibi Âlemlerin Rabbi dilerse ateş de ateşe zarar verebilir. Rakımı sıfır olan bir yerde suyun 100°’de kaynadığı malûmdur; fakat siz bu kadarcık bir ısıyla metalleri eritemezsiniz. Meselâ demiri eritebilmek için 1200 küsûr santigrat derece gibi bir ısıya ihtiyacınız vardır. O hâlde toprağa daha sert bir toprakla zarar verebildiğiniz gibi ateşe de daha yakıcı olan bir ateşle zarar verebilirsiniz.

SAKAR’A GÖTÜREN BÜYÜK GÜNAH

“Namazda ihmâlkar davrananların akîbeti böyle olunca hiç namaz kılmayanların akîbeti nasıl olur acaba?” diye düşünmeden edemiyor insanoğlu. Bu konuda da merakımızı gideren Kerîm Kitâbımızdan Cennetliklerin günahkârları görünce “Sakar’a sizi sokan nedir?” diye sorduklarında onların:“Biz namaz kılanlardan değildik…”(Müddessir:42 43) diyerek cevâb verdiklerini öğreniyoruz. Aynı sûrenin yirmi yedi ve yirmi sekizinci âyetlerinden de Sakar’ın “Hiçbir şeye acımayan, içine atılanları yakan ve insanın derisini kavuran korkunç bir yer” olarak detaylandırıldığını öğreniyoruz. Her ne kadar müfessirlerimizin bazıları ayette geçen “لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلّينَ / Biz namaz kılanlardan değildik” kavlini “ لم نك من المؤمنين / Biz iman edenlerden değildik”olarak açıklamış, îzâh etmiş olsalar da imân yerinde namaz ifâdesinin kullanılması imân-namaz ilişkisi açısından oldukça câlib-i dikkattir. Belki bu yüzden Allah Rasülü ﷺ: “İnsan ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır.” (Müslim, Îmân 134; Ebû Dâvûd, Sünnet 15) buyurarak bu hakîkâti nazara vermiştir.

MÜŞAHHAS BİRKAÇ MİSAL

Bir hocamızın bu bapta anlattıkları da belki âyet-i kerimeyi daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. O zamanki yönetmeliklere göre okul müdürleri beraber çalışacakları muâvinlerini kendileri seçme hakkına sahiptiler. Özellikle öğrenci sayısı kalabalık olan okullarda müdürler disiplini sağlayabilmek için mutlaka müdür muâvinlerinden birini iri kıyım, cüsseli öğretmenlerden seçerlerdi. Bahsi geçen hocamız genç yaşta üniversiteden mezun olduktan sonra oldukça kalabalık olan böyle bir okula atanır. Ders esnasında nöbetçi öğrenci kapıyı çalar, elinde bir liste olduğu hâlde gelir ve ismini okuduğu öğrencileri disiplini ile maruf müdür muâvininin odasında beklediğini söyleyince bütün öğrenciler hep bir ağızdan “Allah-u ekber, Allah-u ekber, La ilâhe illêllahu vellâhu ekber, Allah-u ekber velillâlhilhamd” diyerek arkadaşlarını mûzip bir edâ ile yolcu ettiklerini hayretle müşâhade eder. Bir süre sonra öğrenciler yanaklarında güller açmış olduğu hâlde sınıfa dönerler. Sınıftakiler fısıltı hâlinde onlara: “Ne yaptınız, suçunuz neydi?” diye merak edip sorarlar. Muhalfarz o öğrencilerden bir tanesinin ağzı burnu kırılmış, âmiyâne tâbirle “Çarşamba çanağına dönmüş” vaziyette olsa, herkes diğer öğrencilerin suçunu merak etmekle birlikte özellikle ona:“Tamam bunları anladık da sen nasıl bir suç işledin ki böyle bir cezaya müstehak oldun?” diye merak eder, sorarlar. İşte tıpkı bunun gibi Cennetlikler de Cehennemin en korkunç yerlerinden biri olan sakara gidenlerin nasıl bir suç işlediklerini merak edip sorarlar.

28 Şubat sürecinde İmam-Hatip Okulu için deri topladığından dolayı hapse düşen bir imam kardeşimizin mevzuyla alâkalı yaşadıkları da ilginçtir: Devir İmam-Hatip Okulları’nın parya muamelesi gördüğü, vatandaşın kurban derilerinin içkili balolar tertip eden bir kuruma kanun zoruyla vermeye icbâr edildiği bir devirdir. İmam kardeşimiz kurban derilerini hayat memat mücâdelesi veren bu okullara vermek isteyen vatandaşlardan toplar ve bir kamyonete yükler. Fakat Olimpos Dağı’nın çocukları boş durmaz, kardeşimizi şikâyet ederler. Görülen mahkeme neticesi kardeşimiz dört ay cezâ alır; fakat iyi hâl, temiz sicil indiriminden istifâde ederek cezâsı kırk gün olarak kesinleşir. Kesinleşen cezânın infâzı için âilesiyle vedalaşarak Cezâ İnfâz Kurumu’na teslîm olan kardeşimizi gardiyan alır, bir koğuşa götürür ve kalacağı ranzayı gösterir. Uğradığı zulümle dünyâsı yıkılan kardeşimiz diğer mahkûmların “Allah kurtarsın” temennileri arasında ranzasına oturur, başını öne eğer, elini alnına dayayarak gözlerini yumar ve olanlara bir anlam vermeye çalışır. Birazdan yanına grand tuvalet birisi gelir, oturur. Fakat o kendi dünyasına dalıp gittiğinden dolayı yanına gelen kişinin farkında bile değildir. Birazdan yanındakinin koğuşu inleten “Sen ne biçim adamsın!” feryadıyla irkilir, kendine gelir. “Hayrola, yanlış bir şey mi yaptım abi?” der hayretler içinde. Adam: “Sen evine gelen misafiri böyle mi karşılarsın?” diye çıkışır. Hayreti bir kat daha artan kardeşimiz mahcûb bir edâ ile adama kulak verir. Meğer her yerin bir kuralı olduğu gibi mahkûmların ifâdesi ile hapishânenin de bir “raconu” varmış. Yeni gelen mahkûma diğer koğuşta bulunanlar Allah kurtarsın deyince buna mukâbil o da kendini tanıtır, nasıl hapse düştüğünü anlatırmış. Mahkûmlar sivil hayattan kopmamak, hapishânede zamanın nasıl geçtiğini anlamamak için sabahleyin erkenden kalkar; sanki işe gidiyormuş gibi traş olur, giyinir, ellerinde tesbih bir süre volta atarlarmış. Zaman zaman spor yapar, bir ranzadan öbür ranzaya da komşu ziyaretine giderlermiş. Ranzasına misafir gelen ev sahibi sanki yıllarca görmediği bir arkadaşını, bir akrabasını görmüşçesine ona sarılır, hoşbeş eder, hâlini hatırını sorar, ikrâmda bulunurmuş. Anlatılanları dinleyen kardeşimiz ilk defa hapishâneye düştüğünü ifâde edip raconu bilmediği için gelen misafiri karşılayıp ağırlamadığından dolayı özür beyân eder. Özrünü kabûl eden misafir, sivil hayatta ne iş yaptığını ve niçin hapse düştüğünü sorar. Kardeşimiz, imam olduğunu ve İmam-Hatip Okulu için deri topladığından dolayı cezâ yedigini söylese de yemin billah etmesine rağmen koğuştaki kimseyi inandıramaz. İşte cezâevindeki mahkûmların birbirinin hikayesini merak edip sorması gibi Cehennemlikler de Cennetlikler de birbirlerinin hikâyesini merak edip sorarlar.

Son olarak namazın ne derece mühim olduğunu sözün gücünü kullanarak vecîz bir şekilde ifâde eden Üstad Necip Fazıl’dan bir beyit ile bitirelim;

Namaz, sancıma ilaç, yarık yerime merhem;

Onsuz, ebedi hayat benim olsa istemem!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir