Hüküm Dergisi 85. Sayı, Mahmut Sami GÜLCÜ, Makaleler

ARZ-I HADİS Mİ, ARZ-I ENDAM MI?

Son yıllarda gerek yazılı gerek görsel medyada oldukça fazla bilgi kirliliği ile karşı karşıyayız. Umumi planda İslâm ile alakalı olan bu kirlilik, hususi anlamda da hadisleri ilgilendirmektedir. İmam Buhari ve Cami’si ile alakalı araştırma yapmak isteyen bir araştırmacı ilk önce iftira ve bühtan içeren videolar, ilmi üsluptan uzak makaleler ile karşılaşmaktadır. İlim ve insaf ehli olmayan herkes bu tuzağa çabucak düşüp Buhari düşmanı olabilmektedir. Bunun yanında bir de üslup ve usulü bir öncekilere göre biraz daha seviyeli olan akademik makalelerimiz var ki kirli bir hava oluşturma noktasında diğerlerinden aşağı kalmadıkları âşikârdır. Bilakis ilim çevrelerinde muteber olması bakımından tahribatı daha kuvvetlidir. Sosyal paylaşım sitelerine bakanlar ne demek istediğimi daha net anlayacaktır.

Tarihi veriler, hadislere dair yapılan tenkid faaliyetlerinin yeni olmadığını, bunun Sahâbe  dönemine kadar uzandığını bize gösteriyor. Sahâbîlerin kendi aralarında yaptıkları müzakere ve mütalaaları, Allah Rasûlü’nün ﷺ muradını anlamaya yönelik sarfettikleri gayretleri, bu tenkid faaliyetlerinin başlangıcı sayılabilir. Hz. Peygamber’in ﷺ ağzından çıkan sözleri ve ondan sadır olan fiilleri ilk gören ve onu aktaran kişiden, bu bilgilerin müteselsilen günümüze taşınmasını sağlayan ravilere kadar hepsi mahfuz ve müsecceldir. Bu ümmete hususi olan bu sistemi başka hiçbir medeniyette görmek mümkün değildir.[1]Her ne kadar müsteşrikler ve bazı Müslümanlar, “Romalılarda, Yahudilik ve diğer medeniyetlerde oldukça gelişmiş bir isnad sistemleri” olduğunu iddia etse de[2]bu hususta birbirlerini yalanlayıp bu muazzam sistem karşısında hayranlıklarını gizleyemezler.[3]  Rical tenkidi dediğimiz bu muazzam sistem, Allah Rasûlü’ne ﷺ yalan isnad etmenin önünde âdeta bir set gibi bugüne kadar durmuş ve bundan sonra da duracaktır. Her ne kadar bazı oryantalistler tarafından geçerliliğinin olmadığı[4] bazı Müslümanlar tarafından ise güncelliğini yitirdiği iddia edilse de[5]öyle görünüyor ki bu sözler ilmi altyapısı olmayan hiçbir disiplinden referans alamayan birtakım kuruntulardan ibarettir.

Hem İsnad Hem de Muhteva Tenkidi

Ulema-i İslâm, tarih boyunca isnad sistemini hadisleri muhafaza eden en önemli yöntem olarak görmüş, son yüzyıla gelene kadar bu sistem aleyhinde neredeyse yazıp çizen olmamıştır. Dinin bir parçası olarak gördükleri bu sistemi[6] Allah Rasûlü’nden ﷺ gelecek bütün bilgileri doğru bir şekilde alacakları yegâne sistem olarak kabul etmişlerdir. Bunun yanında bilginin doğruluğundan önce bu bilginin Allah Rasûlü’ne ﷺ nisbetine bakan âlimlerimiz, senedinde problem görmedikleri hadislerin muhteva tenkidini yapmayı da ihmal etmemişlerdir. Goldziherin iddia ettiği gibi ulema, muhteva tenkidini terketmemiş; bilakis Zâhid el-Kevseri’nin dediği gibi bu hususta iş paylaşımı yapmıştır.[7] Buradan şu sonuç çıkarılmamalıdır: Muhaddis, sened ile; fakih ise metin ile ilgilenmiştir. Böyle anlamak iki tarafı da zan altında bırakmak anlamına gelir. Çünkü Ehl-i Hadis’in bir hadise sahih, zayıf ya da mevzu hükmünü verirken metni de esas aldığını görmekteyiz. Hadisin mevzu ya da münker olduğunu tesbit noktasında Kur’ân’a muhalif olan rivayetleri nazara vermeleri bu meseleye muhteva açısından da baktıklarını göstermektedir.[8]Mevzuat eserlerine baktığımızda dahi bunlarla ilgili oldukça fazla rivayet görmekteyiz. Fakat şu da bir gerçektir ki görevi, bilginin Allah Rasûlü’ne ﷺ ulaştığını tesbit etmek olan muhaddis, isnada daha fazla ağırlık verirken fakih, bu bilginin amele konu olup olmayacağını değerlendirdiği için sened açısından sıhhatini tespit ettiği bilgiyi muhteva açısından da derinlemesine incelemeye tabi tutmuştur. Bu iki farklı bakış açısını Sahâbîlerden itibaren bütün tabakalarda müşahede etmekteyiz. Ateşin değdiği şeylerden dolayı abdestin gerekeceğini söyleyen Ebu Hureyre’ye  İbn-i Abbas : “Kaynar sudan dolayı da abdest alacak mıyım?” diyerek[9]orada kastedilenin ağzı çalkalamak olduğuna işaret etmesi[10]bu iki farklı bakış açısını göstermesi bakımından önemli bir örnektir. Hz.Peygamber’in ﷺ hac yolculuğu esnasında Mina’dan dönerken Muhassab/Ebtah denilen mevkide konaklaması,[11] Bedir’de orduyu konuşlandırdığı yeri istişare ile değiştirmesi,[12] Kureyza oğulları üzerine orduyu sevkederken namazı tehir etmelerini ashaptan istemesi[13] meselelerinde bu iki farklı bakışı görmekteyiz.  İşte bu iki farklı bakış daha sonraları Ehl-i rey ve Ehl-i hadis adı ile önemli iki akım olarak karşımıza çıkacaktır.

Üst Katta Ulema

Alt Katta Avam

Hadis uydurma faaliyetlerine karşı alınmış tedbirlerin başında gelen muhteva tenkidine oldukça ehemmiyet veren fukaha, gelen rivayetleri mütevatir, meşhur ve âhad olarak taksim ettikten sonra[14] âhad haberin senedi sahih olsa bile zan ifade etmesinden dolayı muhtevanın Kur’ân-ı Hakîm ve sünneti marufe/meşhure’ye arz edilmesini öngörmüşlerdir.[15] Fukahanın bu usûl farklılığı naslardan farklı hükümler istinbat etmelerine buna bağlı olarak farklı mezheplerin teşekkülüne imkân hazırlamış; Hanefi, Maliki, Şafi ve Hanbeli mezhebleri ümmet tarafından kabul görürken diğerleri inkıraza uğrayarak zaman içinde etkilerini yitirmiştir. İmamiye ya da Şiiliğin diğer fırkalarını bir kenara bırakacak olursak Ehli Sünnet’in kendi arasındaki bu ihtilaflarının ümmete rahmet olarak döndüğüne rahatlıkla şahitlik edebiliriz. Alt katta avam dediğimiz tabakanın bu ihtilaflardan haberinin olmaması, haberdar olsa dahi bunlarla ilgilenmemesi; üst katta tartışan, zaman zaman birbirlerini kırıp döken ulemanın ise bu avam tabakayı hiçbir zaman mağdur etmemesi bunun en büyük şahidi değil midir? Avamın mezhebi olmaz sözünü yanlış anlamamak gerek. Avam müftüsünün mezhebi üzeredir. Müftünün fetvasına göre amel etmekle mükelleftir. İlimle iştigal edenler bu tabakaya kıyasla binde bir bile değildir. Bütün yazılan, çizilen ve konuşulan meselelere rahatlıkla ulaşılan şu internet çağında bile bu böyledir. Hanefiler ve şafiler arasındaki haberin taksimi meselesini bugün ilim ehli bile zor kavrarken avamın bu tartışmaların varlığından haberi bile olmaz. Onu asıl ilgilendiren mesele, ameldir. Hal böyleyken bu ihtilafları umuma teşmil edip ulema bizi mahkûm etti, mağdur etti demek ilmi bir üslupla bağdaşmaz. Eğer sağlıklı okumalar yapılacak olsa Ulema-i İslâm’ın bu ihtilaflarla bizi mamur ettiği görülecektir.

Arz Programları

Fukahanın hükümleri istinbat ederken kullandığı yöntem Ehl-i Hadis tarafından eleştirildiği gibi; Ehl-i Hadis de itikadi ve ameli konularla alakalı gelen meşhur ve mütevatir dışındaki haberleri Kur’ân ve sünnete yeterince arz etmediklerinden dolayı fukahanın eleştirilerine maruz kalmıştır.[16] Fakat gelen rivayetler arasında mutabakatı gözetmek bütün İslâm âlimlerinin önemsediği bir konu olmuştur. Bundan dolayı sened tenkidi yaptıktan sonra metin tenkidi de yapmışlardır. Fukahadaki bu arz metodu asıl itibari ile Sahâbeden itibaren uygulanagelen bir yöntemdir. Muarazanın altı farklı durumundan bahseden Mustafa el-Azamî, altıncı olarak rivayetlerin Kur’ân’a arz edilmesine vurgu yaparak Hz. Ömer’in  Fatıma bnt. Kays  hakkında “Unutup unutmadığını, doğru mu yanlış mı söylediğini bilmediğimiz bir kadının sözüne dayanarak Allah’ın kitabını ve Peygamberin sünnetini terk edemeyiz”[17] meşhur sözünü hatırlatmaktadır.[18] Burada Hz. Ömer’in  rivayetleri sadece Kur’ân’a değil, sünnete de arz ettiğini görmekteyiz. Çok açıktır ki Sahâbe döneminden itibaren bu yöntem her dönemde uygulanmıştır. Ancak şu kadar var ki bunun en sistemli halini Hanefi ulemasında görmekteyiz.

Burada Goldziher ve arkadaşlarının iddia ettiği gibi ulema, metin tenkidi yapmamıştır diyerek onları zan altında bırakıp kadim hadis usûlü eleştirisi yapayım derken hadisleri akla arzederek metin tenkidi yapıp Buhari’de 120 civarı mevzu hadis vardır komikliğine de düşmemek gerekir.[19] Yukarıda da izah ettiğimiz gibi İslâmî ilimler ile alakası olmayanların yazıp çizdiklerinden ziyade üniversite kürsülerinde hadis hocalarının akademik çalışma adı altında yayınladıkları makalelerin tahribat gücü ve oluşturduğu hava kirliliği çok daha müessir olmaktadır. Bugün muhteva tenkidi yapıp en sağlam kaynaklardaki hadisleri mevzu diye nitelendirenler, yaptıkları çalışmaları müsteşriklerin “İslâm âlimleri muhteva tenkidi yapmamışlardır.” yalanı üzerine bina ettikleri için başarılı olamayacaktır. İlginç olan ise referans aldıkları ekol Hanefi ekolüdür. Fakat bu insanlar arz yöntemini uygulayan Hanefi âlimlerinin Kur’ân-ı Hakîm’e vukûfiyette zirve şahsiyetler olduklarını bilmemektedirler. Öyle olunca asırlarca problemleri çözüme kavuşturan bu usûl, problem üretme noktasına getirilmekte, arapça bilmediğini rahatlıkla söylemesine ve Kur’ân’ı ancak meallerden okuduğu kadar anlamasına rağmen kanal kanal dolaşıp “arz” programları yapan adamların[20] sayısı gittikçe artmaktadır.

Arapça bilmeyen ve İslâmî ilimlerin bütününe vukûfiyet kesbetmeden hadis ile iştigal edenlerin rivayetleri, Kur’ân ya da sünnete değil, akıllarına arzettikleri âşikârdır. Buhari’de bile 120 mevzu hadis bulan akıl, modernite ile doğru orantılı olarak ilerde Kur’ân-ı Kerîm’i de akla arzederek inkâr edecektir. Nitekim tarihselcilik adı altında son yüz yıldır bu akım da İslâm dünyasında oldukça makes bulmaya başlamıştır. Zaten Tarihselciliğe, Kur’ân Müslümanlığı adı altında hadisleri inkâr edenler köprü olmamış mıdır?[21]

Ümmet nazarında kabul gören bir kitabın tenkide tabi tutulmasını garip karşılamıyoruz. Nitekim Buhari de yazdığı muhalled eseri de bir takım tenkidlere uğramıştır. Bizim burada vurgulamak istediğimiz husus böyle bir kitapta 120 tane mevzu rivayetin varlığını iddia etmektir.

Buhari’yi İsrailiyattan Temizlemek!

el-Advau’l-Kur’âniyye fi’ktisâhi’l-eh’adîsi’l-İsrailiyye ve tathiri’l-Buhârî minha. Adından da anlaşılacağı üzere müellif kitabını israiliyat rivayetlerini gidermek ve Buhari’yi bunlardan temizlemek(!) için telif ettiğini söylüyor. Bu kitabın tanıtımını Kırbaşoğlu, İslâm Düşüncesinde Hadis Metodolojisi adlı eserinde yapmaktadır. Kitabına Sahih-i Buhari adlı bir başlık açan Kırbaşoğlu, Buhari’nin Kur’ân gibi hatimlerinin yapıldığını, Osmanlı deniz savaşlarında zafer ve galibiyet için, insanların veba v.b hastalıklardan kurtulmak için Kur’ân-ı Kerîm’in değil de Buhari’nin okunduğunu söyleyerek Kur’ân gibi kutsallaştırıldığını bundan dolayı da tarih boyunca bu kitabın ciddi bir tenkide tabi tutulmadığını söylemektedir. Böyle kapsamlı bir çalışma günümüze kadar sadece mezkûr kitabın sahibi es-Seyyid Salih Ebubekir tarafından yapıldığını ama yazarının tanınmadığından ve kitabında baskı yeri ve tarihi olmadığından, uydurma(!) dediği 120 hadisi nazara verip yazarı birçok tespitinde başarılı bulduğundan bahsetmektedir.[22]  Ebu Reyye’nin[23]kopyası, kim olduğu bilinmeyen, ismi sosyal paylaşım sitelerine yazıldığında “كذاب مفتري/ yalancı müfteri” olarak karşımıza çıkan bu adamın kitabına ilim dünyası reddiye yazmayı dahi vakit israfı görmüş olacak ki yazılanlar üç beş çalışmayı geçmeyecek kadar azdır. Buhari’yi mevzu rivayetlerden kurtarmak(!) isteyen müellifin yazdıklarına kısa bir atfı nazar edecek olsanız bir müsteşrikteki kadar insaf ve izana bile rastlamanız neredeyse imkânsızdır. Ebu Reyye gibi “Kur’ân ve sünnet ışığı!” adı altında Sahâbe , özellikle de Ebu Hureyre  karalaması yapan bu adam kitabının lafzen ve manen Kur’ân’a dayandığını iddia etmekte kitabını yazarken ulemanın izini takip ettiğini ve onların hatasını bulurken de onların kadrini kıymetini bilerek bunu yaptığını ifade etmektedir. Bu hataların Buhari’ye zarar vermeyeceğini söyleyen yazar onun bu hatalardan beri olduğunu vurgulamayı da ihmal etmiyor.[24]

Akla Arz

Sahâbeye iftiralar atan bu insanların hadisleri Kur’ân’a arzettiklerini iddia etmeleri tehlikeli bir yalandır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi rivayetleri Allah’ın  kitabına arzetmek doğru bir iş fakat ağır bir sorumluluktur. Zira Kur’ân’ı anlamaktan aciz insanların yaptığı bu arz, arz-ı hadis değil; arz-ı endamdır. Öte yandan bu adamların kitaplarına bakıldığında hadislerin Kitabullah’a değil akla arz edildiği görülecektir. Bugün “Hadisler Kur’ân’a arz edilmelidir!” söylemi aslında bir akla arz söylemidir. Böyle olunca da kendisini akıllı zanneden herkes Kur’ân ve sünneti bilmese de Buhari ya da Müslim gibi kaynaklarda bol miktarda mevzu hadis bulacaktır.

İmam Leknevî, İmam Muhammed’in “Camiu’s-Sağîr” adlı kitabına ”en-Nafiu’l-Kebîr li men yutali‘u el-Camiu’s-Sağîr” adlı bir haşiye yazdıktan sonra mukaddimede İmam Muhammed’in bu kitabına haşiye yazan diğer şarihlerin hayat hikayelerinden kısaca bahsedince bu kitaba şerh yazanlar arasına girdiğinden dolayı kendi hayat hikayesini de kısaca anlatmaya karar verir ve şöyle der: “Her ne kadar hayatları hakkında bilgi verdiğim kimselerden biri olmasam da Rabbimin beni onlarla beraber haşredeceğini ümit ederek kendi hayatıma dair de bilgi vereceğim.”

Ben de ulemaya talebe olmaya dahi layık olmasam da safımı belli etme adına ve oluşturulan hava kirliliğini milyonda birde olsa giderme adına Buhari’de uydurma olduğu iddia edilen 120 hadisi Allah Teâlâ’nın yardımıyla bundan sonraki yazılarımda izah etmeye çalışacağım. Belki bu vesile ile bende İmam Buhari’nin Sahih’ine hizmet edenlerden olurum ve Allah Azze ve Celle beni de İmam Leknevî ve diğer üstadlarla beraber haşreder.

Gayret bizden Tevfik Allah Teâlâ’dandır.


[1]-İbn Salah, Ulumu’l-Hadîs, Dâru İbn Kayyim, Riyad, 2011, I, s. 93; Muhammed b. Hatim “Allah, Muhammed ümmetini isnad ile şereflendirmiştir. Önceki eski ya da yeni hiçbir ümmette aralarında kopukluk olmayan bir isnad sistemi yoktur. (el-Leknevi, Ecvibetü’l-Fadıla, Mektebetü’l-Matbuâti’l-İslamiyye, Beyrût, 2005, s. 25.)

[2]-Bazı müsteşrikler Müslümanlardan önce de isnadın varlığını iddia edip ispata çalışmalardır. Mesela Horovitz, isnad sisteminin menşei itibarıyla Yahudilikten geldiğini savunurken Margoliouth ise Yunanlılar ve Romalıların nadiren de olsa kullandıklarını söylerler. (Ayrıntılı bkz. Salahattin Polat, Hadis Araştırmaları, Kimlik Yay., Kayseri, 2017, s.s. 11-14). Kırbaşoğlu’nun iddiası için şu linke bkz.  https://www.youtube.com/watch?v=0N3AtllrRPs&t=28s

[3]-Sprenger, A Biographical Dictionary of Persons Who Knew Mohammad, vol.1, p.1.

[4]-Muhammed Mustafa el-Azamî, İslam Fıkhı ve Sünnet, (Çev. Mustafa Ertürk), İz Yay. İstanbul, 2015, s. 200.

[5]-Mehmet APAYDIN, Hadislerin Tespitinde Bütünsel Yaklaşım, Kuramer Yay., İstanbul, 2018, s. 25.

[6]-Müslim, Sahih-i Müslim Mukaddimesi, s. 15; el-Leknevî, Ecvibe, s. 21-27.

[7]-M. Zâhid el-Kevserî, Makâlât, 57; Abdülmecid Türkmânî, Dirâsâtun fî usûlü’l-hadîs ala menheci’l-Hanefiyye, Daru İbn-i Kesir, s. 282.

[8]-İbn-i Hacer, Nüzhetü’n-Nazar, thk. Nureddin ITIR, 87; Suyuti, Tedribu’r-Ravi, thk. Muhammed Avvame; İbn-i Arrak, Tenzihü’ş-Şeria, thk. Abdulvehhab Abdullatif, Daru’l-kütübi’l-ilmiyye, I, s. 6.

[9]-İbn Mace, Tahâre, 65; Tirmizî, Tahâre, 58, Ahmed, Müsned, IV, s. 399.

[10]-Buhârî, Vudû, 51; Müslim, Hayz, 95; İbn Mace, Tahâre, 66.

[11]-Buhari, Hacc, 147; Müslim, Hacc, 338, 339, 340.

Kısaca meselenin özeti şöyledir: Rasûlullah ﷺ hac ibadeti sırasında Mina’dan dönüşte Muhassab/Ebtah denilen yerde konaklamış, bundan dolayı Sahâbîlerin bir kısmı burada konaklamayı sünnet sayarken bir kısmı ise orada konaklamanın sebebi oradan Medine’ye doğru yola çıkmak daha kolay olduğundan dolayıdır demişlerdir.

[12]-İbn Hişam, Sîretü’n-nebeviyye, II, s. 263; Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed b. Osmân ez-Zehebî, Târihu’l-İslâm, thk. Ömer Abdusselam Tedmuri, Beyrut, Daru’l Kitabi’l Arabi, 1990, 1, s. 53; İbn Sa‘d, Kitabu’t-Tabakâti’l-Kebîr, Beyrut, ts., II, s.s. 14-15.

Kısaca meselenin özeti şöyledir: Hz. Peygamber ﷺ Bedir’de ordunun nereye karargâh kuracağı hususunda düşüncesini ifade eden Hübab b. Münzir’in görüşü kabul edilmiş ve Hz. Peygamber ﷺ bu görüşe katılmıştır. Aslında Rasûlullah ﷺ, Bedir kuyusunun yanına gelip kuyunun arka tarafına mevzilenmeyi düşünmüştür. Hübab b. Münzir de “Ya Rasûlallah! Seçtiğin bu yer Allah tarafından vahiyle mi sana bildirildi yoksa rey, harp ve hile gereği düşünceniz bu yönde midir?” diye sormuştur. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz o rey, harp ve hiledir.”buyurdu.

[13]-Buhari, Havf, 5; Müslim, Cihad, 69.

Kısaca meselenin özeti şöyledir: Nitekim Hazreti Peygamber ﷺ Ahzab günü ashabını Beni Kurayza Yahudilerine gönderirken onlara “Herkes öğle namazını ancak Kurayza oğulları yurdunda kılsın” emrini vermişti. Yolda giderken namazın vakti girdi. Onlardan bir kısmı “Vakit geçse bile biz ancak Rasûlullah’ın emrettiğini yapacak ve oraya varmadıkça kılmayacağız.” diğerleri ise namaz vaktinin geçmesinden korkarak “Bilakis biz kalacağız. Çünkü Rasûlullah sizin namazı terk etmenizi kastetmedi.” diyerek hedeflerine varmadan kıldılar. Sonra bu durumu Peygambere ﷺ anlattıklarında onlardan hiçbirini tashih etmedi.

[14]-İbnü’l ‘Aynî, Şerhu Metni’l-Menâr, Daru’l-Beyrûtî, Beyrut, 2010, s. 200; Kasım b. Kutluboğa, Hülasâtü’l-efkâr şerhu muhtasari’l-Menâr, Daru İbn-i Hazm, Beyrut, 2003, s. 128.

[15]-Abdülmecîd Türkmânî, Dirâsât fî usûlü’l-hadîs ala menheci’l-hanefiyye, Daru İbn-i Kesîr, Beyrut, 2015, s.s. 280-320.

[16]-Ebu Zeyd ed-Debbusî, Takvîmu’l-edille, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2007, s. 197.

[17]-Müslim, Talak, 42; Tirmizî, Talak, 5.

[18]-M.Mustafa el-Azamî, Menhecü’n-Nakd ‘ınde’l-Muhaddisin, Mektebetü’l-Kevser, 1990, s. 77.

[19]-Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi, Ankara Okulu Yay., Ankara, 2015, s. 276. 

[20]-https://www.youtube.com/watch?v=85d1fuLkZLQ&t=379s

[21]-Mahmut Sami GÜLCÜ, “Kur’an Müslümanlığı Tarihselciliğe Köprü mü?” Hüküm Dergisi, Yıl:7, sayı:74, s.53

[22]-Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi, s. 276. 

[23]-Mahmud Ebu Reyye, Edvâ ale’s-sünneti’l-Muhammediyye adlı eserinde ortaya koyduğu hadis ve sünnete dair şüpheci fikirleriyle genel olarak Sahâbe , özellikle de Ebu Hüreyre hakkındaki ithamları ile meşhur olan, ehli beyte methiyeler dizmekte bir şiiyi, ashaba dil uzatmada ise bir oryantalisti geride bırakan, İmam Şafi ve İmam Âzam’dan daha alim olduğunu öne sürerek hiçbir mezhebe mensup olmadığını iddia eden bir yerli oryantalisttir. (Ayrıntılar için bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, X,  s. 214-215)

[24]-es-Seyyid Salih Ebubekir, el-Advau’l-Kur’aniyye fi’ktisâhi’l-eh’adîsi’l-israiliyye ve tathiri’l-Buhârî minha, t.y., s.s. 2-6.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir