Hüküm Dergisi 4. Sayı, Murat TÜRKER

‘ANTİKAPİTALİST MÜSLÜMAN’ YA DA ARABAYI ATIN ÖNÜNE KOŞMAK!

Bir kişi, “Sosyal adalet mi arıyorsun; âlâsı İslâm’da var” derse, o kişinin zihninde İslâm değil, sosyal adalet merkezî bir konum ihraz ediyor demektir. [İsmet Özel]

Peygamberlerin davetlerinin merkezinde tevhid hakikati vardı. Bunu, bilinen bir gerçeği yinelemek için ifade ediyor değiliz; mefhum-u muhalifi üzerinden gidersek, peygamberler, ümmetlerini tevhidin, Allah’a bağlılığın ve emirlerine râm olmanın dışında dünyevî bir projeye, harekete ve oluşuma çağırmamışlardı.

Evet, kimi peygamberlerin tebliğe memur kılındıkları dönemde, devrin nüfuz sahibi elitlerinin kurdukları, zulme dayalı bir düzen söz konusuydu. Zayıfın ezildiği, mustazafların hakir görülerek dışlandığı ve sömürünün gemi azıya aldığı bir içtimâî vasattan söz ediyoruz.

Fakat dikkate değerdir ki; toplumun en hayatî meselesinin ve sorununun bu sosyal dengesizlik-adaletsizlik olduğu atmosferde tavzif olunan Elçiler, tüm güncelliğine ve gündem belirleyiciliğine rağmen davetlerinin merkezine bu sosyal vakıayı yerleştirmediler. Hiçbir peygamberi, zulüm düzenine karşı isyan bayrağı açmış ve bu manada kitleleri örgütleyen bir dünyevî projeksiyonun önderi olarak göremiyoruz.

Mesela Hz. İsa (a.s), Romalıların zulmü altında inim inim inleyen İsrailoğullarını, Roma imparatorluğuna karşı bir isyan hareketine değil, Allah’a kayıtsız-şartsız boyun eğmeye davet ediyordu.

İşte tam burası, meselenin ciddi yanlış anlamalara kurban gittiği nirengi noktasıdır.

Elbette, insanlığı zulmetten nura, küfrün ve şirkin karanlığından nurun aydınlığına çıkarmak için dünyevî anlamda her türlü fedakârlığı omuzlamış bu kutlu insanların, zulüm eksenli cari düzene kayıtsız kaldıklarını söylemiyoruz. Dini salt Allah inancına ve iyi insan olmaya hapseden, hayatın en canlı aktığı ünitelerden dinin mesajını soyutlayan, suya sabuna dokunmamayı bir yöntem olarak kabullenen ve ‘tapınak dini’ terkibinde ifadesini bulan anlayışın sözcülüğünü de yapıyor değiliz. Dikkat çekmeye çalıştığımız husus, zulüm düzenine itiraz etmekle, zulüm düzenine itirazı davanın merkezine oturtmak arasındaki çizginin hayli ince olduğudur.

Başka bir deyişle, peygamberlerin davetçisi oldukları tevhid eksenli hayat tarzı ve çağırdıkları hakikat, doğası itibariyle zulmün tekerine çomak sokuyor; güçlünün zayıfa tahakkümüne son veriyor ve sosyal manada adaleti tesis ediyordu ama tebliğlerinin böyle bir boyut da taşıyor oluşunu, bunu merkeze alan bir tebliğ dilini sahiplenip hayata geçirdiklerine yormak hakikati tersyüz etmek demekti.

Bu ayrımın farkına varmak şunun için önemli: Zulme ve beşerin kanını emen sömürü düzenine itiraz etmeyi davetin bir boyutu, doğal sonucu değil de; özü, omurgası olarak görmek, parçayı bütünün yerine koymak demektir ve bugün dolaşımda olan ‘dini ideolojikleştirme’ terkibi, bu tür bir algı arızasından beslenmektedir.

Dinin, muhatabı olan insanların dünyevî açmaz ve buhranlarına çözümler sunan bir ideolojik boyutu olduğunu kabullenmekle; dini tamamen, dünya hayatındaki sosyo-ekonomik dengesizlikleri, gelir dağılımındaki adaletsizliği ve güçlülerin menfaatlerine göre şekillenen zulüm düzenini bertaraf etmeye kilitlenmiş bir ideoloji olarak araçsallaştırmak arasında, -sonuçları itibariyle- sanıldığından çok daha büyük bir fark var ve bu fark, ne yazık ki, vahyi türlü türlü beşerî yordamların gölgesine itip, onlarla aynı yatay seviyede eşitliyor.

İlk başlarda beşerî yordamlara sıcak bakma ile zemin bulan bu zihnî teveccüh, zamanla o yordamların temel perspektif olarak benimsendiği ve İslâm’ın, fikir yelpazesinde yer alan renklerden bir renk olarak önemsizleştiği, sapkın bir tasavvura evriliyor.

İşte bu zaviyeden, müslümanın antikapitalist olmasını anlarız ama antikapitalist oluşu, bir kimlik işareti olarak müslümanlığın da önüne geçirerek kıymetlendirmeye itirazımız var. Ve bu nedenle, ‘müslümanın antikapitalist’ (de) olması başka şeydir; ‘antikapitalist müslüman’ etiketini bir kimlik ifadesi olarak üzerinde taşıması başka şey…

Din’i, sadece bu dünyayı imara odaklı beşerî düşünme yollarıyla bir tutmak, son tahlilde hakikati rencide eder.

Neyi merkeze, neyi onun yedeğine aldığımız konusunda bir kez daha muhasebe yapmaya muhtacız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir