Hüküm Dergisi 8. Sayı, Makaleler, Muhammed Musa AKINCI

ALLAH ADALETLE HÜKMEDER

İnsan düz bir yolda yürüdükçe küçülür, bir müddet sonrada kaybolur. Yol, yürüyüşü de yürüyeni de içine alır. Bu yüzden yola “sırat” denir (Nesefî, Medârik, I, 32). Müslüman, her gün onlarca defa “Fâtihâ” okur, “İhdinâ’s-sırade’l-mustakîm/Bizi sırat-ı müstakim’de sabit kıl.” diyerek, “Nimet verilenlerin” yolunda kaybolma niyazında bulunur. Müstakim oldukları hükme bağlanan Peygamberlerin yolunda kaybolma arzusu, aslında ebediyyen yaşama hedefine matuftur.

Kul için zor olan, yola girmek değil yolda kalmaktır. Büyük mükâfatların büyük belalarda saklı olduğuna inanıp (Tirmizî, H. no: 2396), “Lütfunda hoş kahrında hoş” diyebilmektir. Bunu diyebilen hadiseleri kader planında değerlendirir ve musibeti kemale vesile görür. Mezarlık artık onun nazarında hayatın en sahici suretidir. Çünkü kabir, her şeyin fâni, sadece Onun baki olduğunu anlatır.

Hamd Sarayı

Allah Resulü (ﷺ) her mevzuda olduğu gibi musibet anında da nasıl yolda/sıratta kalınacağını bizzat gösterdi. Oğlu İbrahim vefat edince kalbi hüzünlendi, gözünden yaş geldi. Fakat “hamd”e halel getirecek tek bir kelime sarf etmedi. Bir vesileyle teselli babında şunları söyledi: “Bir kulun evladı öldüğünde Allah Azze ve Celle meleklere buyurur ki:

– Kulumun yavrusunu aldınız mı?

– Evet.

– Kalbinin meyvesini mi /semerete fuâdihi aldınız?

– Evet.

– Peki ne dedi?

– Hamdetti, ‘innâ lillahi ve innâ ileyhi raciûn’ dedi.

– O halde Cennette bu kulum için bir köşk yapın, adını da hamd köşkü koyun/ semmûhu beyte’l-hamdi” (Tirmizî, H. no: 1021).

Musibette Ayakta Kalma Rehberi

Allah Resulü (ﷺ) Refik-i A‘la’ya giderken de aynı haldeydi. Şiddetli ateşi vardı. Takati kalmamış mescide ancak Hz. Abbas ve Hz. Ali’nin (radiyallahu anhuma) kolları asasında mübarek ayaklarını yere sürerek çıkabilmişti. Ezvâc-ı tahirât da yanında iken kerimesi Hz. Fatıma (radiyallahu anha) meclise girmiş, onu görünce, “Merhaba yavruma” deyip sağ tarafına oturtmuştu. Fatıma’ya hanımlarının duymayacağı şekilde bir şeyler söyledi. Fatıma da derin derin ağladı. Kızının hüznünü görünce ikinci defa Ona bir şeyler söyledi. Bu defa Hz. Fatıma tebessüm etti. Hz. Aişe bütün Peygamber eşleri adına Fatıma’ya hâle dair sorunca, Fatıma, “Babamın sırrını ifşa edemem.” dedi. Hz. Aişe Allah Resulü (ﷺ) ahirete irtihal edince Hz. Fatıma’ya o hâli hatırlatıp, açıklama yapmasını istedi. Bu defa Hz. Fatıma: “Ne konuştuğumuzu şimdi anlatabilirim” dedi ve şunları söyledi: “İlk olarak, ecelinin geldiğini, benim de ailesinden ona ilk kavuşan kişi olacağımı haber verdi. Bunları duyunca ağladım. Hüznümü görünce ikinci defa: ‘Fatıma! Cennette bu ümmetin kadınlarının efendisi olmaya razı olmaz mısın?’ buyurdu. Bunun için de sevindim.” (Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 15).

Allah Resulü (ﷺ) musibet anında kerimesini istikamet üzere kalmaya davet etti. Buharî’nin rivayetinde Ona: “Fettekillahe ve’sbiri /takva hali üzere kal ve sabret” buyurdu. Efendimiz (ﷺ) ahiretteki buluşmaya kadar dünyada yalnız kalacak kızına ayrılık günlerinde “hamd”i kuşanmayı, sabrı da yaşamayı telkin etti. O gitti, altı ay sonra da Hz. Fatıma (radiyallahu anha) büyük bütüne karıştı. Her iki gidişten geriye bela ve musibet anında yolda nasıl istikamet üzere yürünüleceğine dair halidî bir duruş kaldı. Ne Allah Resulü’nde (ﷺ) ne de Kerimesi’nde savrulmaya dair en küçük bir emare zahir oldu. Her iki tablo da ahiret ayarı yapılan bir hayatın nasıl olması gerektiğini anlattı. Babalarını kaybedenler, kızlarından ayrılanlar O en büyük baba ve Onun kerimesiyle teselli buldu.

Büyük Yolun Büyük Yolcuları

Allah Resulü’nün (ﷺ) ümmet kadrosuna dâhil olan allamelerin hayatlarını ihtiva eden tabakât kitapları, Onun gibi gidenler ve Fatıma (radiyallahu anha) gibi halef olanların hikayeleri ile doludur. Büyük yolun Büyük Yolcu’suna (ﷺ) ittiba edenler musibet anında Rabbe şah damarından daha yakın olmanın ne demek olduğunu hissetmişlerdir.

Yirmi Çocuğunu Defneden Anne

Mevlana musibet anında yolda kalmaya dair şöyle bir hikâye nakleder:

“Bir kadın vardı, her yıl bir çocuk doğururdu. Lakin çocuk altı aydan fazla yaşamazdı.

Ya üç aylık veya dört aylıkken ölür giderlerdi. Nihayet o kadın feryad-ü figân edip dedi ki: ‘Yâ Rabbi, dokuz ay yük taşıyorum, üç ay seviniyorum. Bana verdiğin nimet gökkuşağından daha tez geçip gidiyor.’ Kadın, Allah dostlarının huzurunda ağlayıp yalvarmakta, çocuklarının ölümünden şikâyet etmekteydi.

Nihayet bir gece rüyasında ona yemyeşil, güzel, kusursuz, ebediyyet yurdu olan Cenneti gösterildi.

Hülasa: O kadın, Cenneti görünce mest oldu ve bu tecelli dolayısıyla kendinden geçti. Bir köşkün üzerinde adının yazılmış olduğunu gördü.

Kadın dedi ki: “Yâ Rabbi! Yüz yıl ve hatta daha fazla bir müddet bana böyle musibetler ver ve kanımı dök.

İlahi! Çocuklarım benden kayboldu fakat sende kaybolmadı. Anladım ki gaybı gören gözleri olmayan gerçek anlamda insan değildir.” (Tahir Mevlevi, Şerh-i Mesnevî, XI, 888-92).

Gayb Perdesi

Kadın kabre koyduğu çocuklarını kaybettiğini düşünmüştü. Bu yüzden yıllarca gözyaşı döktü. Yeni doğacakların yaşaması için niyazda bulundu. Salih kulların meclisinde dua etti. Bir gün rüyada kendisine, üzerinde adı yazılan ve yirmi çocuğunu içerisinde saklayan köşk gösterilince anladı ki insanlar katındaki her şey tükenir ya da kaybolur, Allah’ın indindeki ise bakidir (Nahl: 96). Kadın böylece gördüğü ve yaşadığı dünyada büyük bir mahrumiyet içerisinde olduğunu anladı. Ona malum olanın hakikatte meçhul olduğunu ise ancak gayb perdesi kalkınca görebildi.

En büyük belalar eşyayı en doğru okuyan Allah Resulü’ne (ﷺ) geldi. Yedi çocuğunun altısını elleriyle kabre koydu. Kalbi hüzünlendi. Gözünden yaş geldi. Fakat dili hamd, bütün hasseleri ise şükre devam etti (Hamd şükür münasebeti için bkz. Nesefî, Medârik; 29). Ölümün pek çok hikmetlere de vabeste olduğunu öğretti. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer öğrencileri (radiyallahu anhum) belalar mahşerinde sırat-ı müstakimde kalmayı Ondan (ﷺ) öğrendi. Yermük’te İslam orduları dağıldığında, “Men yubayı’u ale’l-mevt /Allah Resulü’ne (ﷺ) şehadete dair biat edenler gelsin!” çağrısıyla dört yüz kişiyi tekrar İslam sancağı altında toplayıp savaşın seyrini değiştiren İkrime, Melekü’l-Mevt’i: “Bu ne büyük sevinç!” diye karşılayan Bilal b. Rebah, ölümün işaretlerini Arab’ın en kıymetli malı olan “kızıl develer”den daha kıymetli gören Muaz b. Cebel, Onun (ﷺ) öğrencisiydi.

Mustafa Lütfi Menfelutî “Defnu’sSağîr” adlı yazısında dört evladını elleriyle kabre koyan bir babayı anlatır. Son çocuğunu defnettikten sonra eve gidişini ise yenilen bir kumandanın harp sahasından ayrılmasına benzetir. Doktor, tedavi süreci, gittikçe eriyen vucud, zorla içirilen ilaçlar ve bir anda soğuk bedenini babasının kucağına bırakan çocuğun son hali. Menfelutî diyor ki: “O zaman anladım ki ‘İnne’l-Emre Emru’lKada /Hüküm Allah’ındır’; doktor ve ilaç teferruatmış.” Hasılı, “Sırat-ı Mustakîm”de kalmak, onda kaybolmak ve ardından ebedileşmek zor. İşte bunun için her gün onlarca defa şuurumuza hitab, Allah Azze ve Celle’ye niyazda bulunuyoruz: “İhdinâ’s-sırade’l-mustakîm/Bizi sırat-ı müstakîm’de sabit kıl.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir