Hüküm Dergisi 81. Sayı, Mahmut Sami GÜLCÜ

AGNOSTİK ARKADAŞ

Önceki ay askerdeydim. Tezkereyi almaya iki gün vardı. Ayak ucumda yatan arkadaşın agnostik olduğunu öğrendim. Olay şöyle gelişti: Yanımdaki arkadaş nikahsız ilişki yaşayan birisiydi. Ona namazdan bahsedince pişmanlığını dile getirerek “Nasıl bir Müslüman olduğumu bende bilmiyorum. Belki her türlü günahı irtikab ettiğim hâlde nefsim her daim yenilerini istiyor. Ama sana söz bu hafta cumaya seninle geleceğim.” dedi. Birkaç kelam daha ettikten sonra diğer arkadaşlarına “Bu hafta cumaya gidiyoruz” diyerek kendince onlardan söz almaya çalıştı. Sonra ayak ucumuzdaki çocuk “Ben gelmem; çünkü ben Agnostiğim” dedi. Yanımdaki atılarak “Dostum! Çarpılırsın, düzgün konuş!” diye uyarıda bulununca “Ben Müslüman değilim diyorum, sen bana çarpılırsın diye çıkışıyorsun.” diye tepki gösterdi. Heyecanlı arkadaş, agnostiğin ne demek olduğunu sorunca “Tanrının bilinmesinin imkansızlığını savunan bir dinin adıdır.” diye cevap verdi. Ben:“Neden bu yolu seçtin, kolaya kaçmak değil midir bu yaptığın? Ateist olsan bir iddian olurdu; ama bilinmez diyor, kenara çekiliyorsun.” deyince “Hayır kenara çekilmiyorum, ben devamlı tanrı rivayetlerini okuyorum” diye cevap verdi. Bende ona Kur’ân okuyup okumadığını sordum ve Hac Sûresi’nin ilk iki ayetinin arapça olarak okuyup tercümesini yaptım. “Ey insanlar! Rabb’inize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirmekte olduğu çocuğundan vazgeçer ve her hamile kadın da karnındaki çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş görürsün; hâlbuki onlar sarhoş değillerdir. Ne var ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” Devamla dedim ki: “Sence Allah Teâlâ’nın haber verdiği böyle bir günün gerçekleşme ihtimali nedir? Yüzde bir ihtimal dahi olsa böyle dehşet verici bir gün için hazırlık yapmak gerekmez mi?” Haklısın dedi ve babasının da agnostik olduğundan dolayısıyla Kur’ân’ı kimsenin kendisine anlatmadığından bahsetti.

ÇIKTIK AÇIK ALINLA

Emin olabilirsiniz ki Müslümanların çocuklarının da Kur’ân’a yabancılığı bu agnostik çocuktan daha iyi değildir. Çünkü Agnostik arkadaş konuştukça yanımdaki Müslüman kardeşim kendisinin de hayatında hiç Kur’ân okumadığını ve namaz kılmadığını söylüyordu. Şimdi ben kimi suçlayayım? Bu çocukların anne babasını mı, okuldaki öğretmeni mi, mahalle camisindeki imamı mı, o şehirdeki müftüyü mü, askerdeki komutanı mı, onunla karşılaşıp da İslâm’dan bahsetmeyen Müslümanları mı? Yoksa 20 günlük askerlik süresince aynı odada ayak ucunda yattığı hâlde Müslüman olmadığını ancak ayrılırken anlayan kendimi mi suçluyayım? Evet, hayatımda ilk defa bu denli ahlaksız ifadelerin konuşulduğu ve nikahsız ilişkilerin gururla anlatıldığı bir ortamda 20 gün kaldım. Oradaki kardeşlerim ile irtibat kurmakta o kadar zorlandım ki anlatmak istediklerimin neredeyse hiçbirisini dile getiremedim. Fakat konuştuklarım itibari ile üç kişi hariç hem dinledi hem de kabul ettiler. Dinleyip kabul etmeyenler ise Müslüman olmadıklarını kibarca ifade ettiler. Ortalama 25 ila 30 yaş arasında olan bu arkadaşlar bu yaşlarına kadar gelmiş olmalarına rağmen birçoğu Kur’ân ile henüz tanışamamış kimseler. İlkokul çağından itibaren sıfıra müncer bir din ve ahlak eğitimi olan bir sistemde bu kardeşlerimi suçlamak insafsızlık olacaktır. Evde ebeveyn uykusu kaçar korkusu ile namazdan, sınavda başarısız olacak diye oruçtan soğutur, okulda öğretmeni adeta bir makine gibi kafasını teknikle doldurur, askere geldiğinde ise komutan bel altı muhabbetle zihnini iğdiş etmeye devam ederse bu gençlikten ne ekleyebilirsiniz? Hakikaten “Milletin istiklâlini kazanıp mektebin istiklâl ve istikbâlinden vazgeçmek”sözünün doğruluğu ortaya çıkıyor. Daha sonra da nasipsiz adamlar “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan, on yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” diye övünüp dururlar. Kur’ân-ı Hakim ve Sünnet-i Seniyye’den değil, Amerikan ve Batı menşeli öğretilerden medet umar hâle gelen; pedagojide baş öğretmenimiz Hz. Muhammed’in (ﷺ) uyarılarını değil Frued ve benzerlerini dikkate alan yığınla gencimiz var. Sevinsinler!

REFAH DÜZEYİ VE CEHÂLET

Emri bi’ l-ma’rufu terk etmeye sebep olan en önemli iki mesele vardır. Birincisi refah düzeyidir. Rahatlık ve buna bağlı olarak artan dünyevileşme, her dönem iyiliği emretme ve kötülüğü men etme ile ters orantılı olarak değişim göstermiştir. Arabası yokken cemaatten hiç geri kalmayan bir Müslümanın, arabası olduğunda cemaatten ayrı düştüğünü gözlemlersiniz. Memur değilken konuştuklarını memur iken konuşamayanları bilirsiniz. Hasta iken çektiğini sağlıklı hâlinde unutanları müşahede edersiniz. Diyeceğim odur ki refah düzeyi, iyiliği emredip kötülükten men etmenin en büyük düşmanıdır.

İkincisi ise cehâlettir. Bir genci eğitmezseniz vicdan sahibi olmasını sağlayamazsınız. Zâlimin en büyük amacı vicdanların tepki gücünü kırmaktır. Vicdanlı gençleri olan bir vatanın toprağını işgal etmek şöyle dursun, kem gözle bile bakamazsınız. Düşman bunu çok iyi bildiği için vicdanlarının tepki gücünü kırma adına ilk darbeyi yavaş indirir. Tepkiye göre darbenin şiddetini ayarlar. Suriye yanı başımızda. Ona bakabilirsiniz. İran ve Rusya orayı yavaş yavaş işgal etti. Sonunda kimyasal bile kullandı. Daha sonra Amerika “Neden kimyasal kullanıyorsunuz?” diyerek Suriye’yi bombaladı. Âlem-i İslâm olarak biz de Amerika’yı alkışladık. Çünkü vicdanlarımızı yitirmiştik. Vicdanı olmayan yanlış ve doğruyu tefrik edemediği gibi tepki de veremez. Yanlışa tepki koymak ise iyiliği emretmek, kötülükten men etmektir. Dolayısıyla cehâlet de refah düzeyi gibi iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek ile ters orantılıdır.

PİMİ ÇEKİLMİŞ BOMBA

Ama en kötüsü de cehâlet ile refah düzeyinin birbiri ile doğru orantılı olarak artış göstermesidir. Böyle bir insan cemiyet için iman ve irfan motorunun pistonları arasına sıkışmış paslı demir parçası gibidir. Bu insanın genç olması ise pimi çekilmiş bombanın kalabalık bir grubun içine atılmasından başka bir şey değildir. Bu işin köklü çözümü gençleri kazanarak tahakkuk edecektir. Cehâlet içinde dünyevileşme çukuruna düşen bir gencin cemiyete zararı ne kadar büyük ise oradan sâlimen kurtarılıp cehâleti giderildikten sonra ahlâk elbisesinin giydirilmesiyle insanlığa faydası da o oranda büyük olacaktır.

Şu önemlidir: Eğitim demek; insanımızın kafasını makine hâline getirip oraya tekniği doldurmak ve ahlâk yerine fen koymak değil, bilakis fen ve tekniği ahlâklı adamların dimağına yerleştirmektir. Ahlâklı adam ise Allah Teâlâ’dan hakkıyla korkan, sevgililer sevgilisine muhabbette sınır tanımayan, Allah’a (ﷻ) isyan olmayan bütün işlerde annebabasına itaat eden, din ve vatan uğrunda şehit olmayı şeb-i arus olarak gören, Allah (ﷻ) ve Rasûl (ﷺ) düşmanlarının ifsat ettiği her insan ya da kurumu tekrar imar etmek için emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker müessesesini diri tutan adam demektir.

PARATONERLER

Şimşek çakmaları, havanın iletken olduğu yerlerde daha çok meydana gelir. Bir şimşek çeşidi olan yıldırım çakması da yüksek binalar, dağlar, ağaçlar, iletken cisimlerin olduğu bölgelerde daha çok görülür. Bundan dolayı insanlar paratoner dediğimiz yıldırımsavarlar ile önlem almaya çalışırlar. Mesela bir bölgenin en yüksek binasının üzerine yerleştirilen bu iletken aletler, bulut ile yer arasında meydana gelen yüksek gerilimli bu elektriğin zararsız bir şekilde toprağa aktarımını sağlar.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: “İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmiyorlardı. Yaptıkları ne kadar da kötüdür…. Onlar azap içinde kalacaklardır.” (Maide/79,80).

Paratonerler, yıldırımlar, paratonerlerin yerleştirileceği mekanlar ve çirkin işler yaptıklarında birbirlerini uyarmayan toplulukların gazaba uğrayacağından haber veren ayetten bahsettik. Yıldırım, Allah’ın (ﷻ) gazabı; yüksek mekanlar, dağlar, ağaçlar ise İslâm cemiyeti; paratonerler de İslâm toplumunun ahlâklı ve eğitimli gençleridir. Paratoner mesabesinde olan İslâm Gençliği, eğitilip İslâm cemiyeti içerisinde uygun yerlere yerleştirmezse yani yıldırımın aktardığı enerjiyi alıp toprağa ulaştırmazsa o yıldırım herkesi yakacak. Çevremizde refah düzeyi yüksek, Allah (ﷻ) ve Rasûlü’nün (ﷺ) emirlerini bilmeyen yığınla Müslüman, Allah Teâlâ’nın gazap yıldırımını celbedecek yığınla işleri irtikab ederken aramızdan birileri paratoner olup bu gazaptan Âlem-i İslâm’ı kurtarmak zorundadır.

DERDİ OLANLARA…

Derdi olanlara diyeceğim şudur: Bizim ekonomiyi, iktisadı, uluslararası ilişkileri dikkate almadan önce gençliğin bu gidişatına dur diyecek; durmasını sağladıktan sonra da uygun şekilde onlara yön verecek bir sisteme ihtiyacımız var. Cemaat ve cemiyeti dört tarafından kavrayacak; ilimde, fikirde, sanatta, iktisatta ve en önemlisi ahlâkta zirve üstadlar yetiştirmeden ne siyasete ne kamu kurumlarına ne de Fatihleri, Yavuzları yetiştirmeyi hayal ettiğimiz okullarımıza ruh gelmeyecektir. Fakülte ya da medrese kendisine hizmetkar olduğu milletinin ruh ve şuur inkişafını gerçekleştirecek adımlar atmaz, husûsî planda Âlem-i İslâm’ın umûmî planda da bütün bir cihanın ilim ve fikir hayatıyla bağlarını koparmış olursa değil âleme, ailesine ya da sınıfına dahi tesir edemeyecekt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir