Hüküm Dergisi 8. Sayı, Selim SEYHAN

ADEVİYYE’DEN YÜKSELEN SES: “HASBUNELLAHU VE Nİ’ME’L-VEKİL”

Allah Rasûlü (ﷺ) Mi’râca çıkarken Mısır tarafından gelen güzel kokular hissedince “Ma hazihi raiha ya cibril / Bu koku da neyin nesi ya Cebrail?” diye sorar yol arkadaşına. Hz. Cebrail “ Hazihi raihatü maşide/ Bu Maşite’nin kokusudur.” şeklinde cevap verir. Evvelâ Tahrir Meydanından çağdaş Firavun’a Maşitevâri direnen Aişelerin, Fatımaların baharı müjdeleyen kokuları yayıldı Âlem-i İslâm’a. Gösterilere katılanlar zalim idareyi devirmekte kararlıydı. Tahrir Meydanında Müslüman Kardeşler’in başını çektiği kalabalıkların oluşturduğu dip dalgaları vurdukça son Firavun’un sarayı sallandı. Sonunda bu sarsıntılara daha fazla dayanamayarak pes etmek zorunda kaldı. Derdest edilip adâletin karşısına çıkarıldı. Fakat bir ahtapot gibi ülkeyi saran taraftarlarının, iktidarı kolay kolay sahiplerine devretmeyeceği görüldü.

İslam coğrafyasının farklı noktalarında Müslüman kardeşler büyük buluşma için prangalardan kurtulurken onları vuran müstevlilerin boş durmaları beklenemezdi. Nitekim Mursi’nin parmaklarının ucunda oynatabilecekleri bir kukla olmadığını anlayanlar seçimde alamadıklarını çeşitli odakların desteğiyle alabileceklerini zannettiler. On yıl öncesine kadar Türkiye’de düzenlenen Cumhuriyet mitinglerine benzer mitingler düzenleyerek iktidarı kuşatma altına almayı denediler. Netice alamayınca iktidarın başarılı olmaması için kredi muslukları kısıldı, bürokrasi direndi. Her şeye rağmen devam etmekte kararlı gördükleri Mursi’nin yolunu kesebilmek için çoğu sivil kıyafetli ordu mensuplarından oluşan Mübarekçi-Nasırcı-Liberal-Kıptî gürûh Tahrir Meydanını işgal etti. Oyların yüzde elli ikisini alarak iktidara gelen Mursi’ye yazılan senaryo gereği yirmi dört saat zaman tanındı. Sonunda ABD Savunma Bakanıyla son bir haftada iki kere bir araya gelen Sisî yönetime el koydu.

Demokrasi havarileri, gözleri önünde cereyan eden bu hadiseyi değil kınamak darbe olarak dahi isimlendirmedi. Tunus ve Türkiye darbeye karşı çıkarken İsrail, Suriye, Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve İran açıkça destek verdi. Demokrasi masallarıyla dünya kamuoyunun gözlerini boyayan ABD, Fransa, ve İngiltere gibi ülkeler ise halkın iradesi gasp edilmesine darbe bile demeyerek ikiyüzlülüğün en aymazını sergiledi.

Darbecilerin ilk icraat olarak Refah sınır kapısını kapatmaları kimlerle neyin pazarlığının yapıldığını izhar ediyor aslında. Bir habis ur gibi 1948’den itibâren Ortadoğu’ya resmen yerleşen İsrail Müslüman Kardeşlerin iktidara gelip Refah sınır kapısını açmasıyla ne kadar da çok telaşlanmıştı oysa. Bir türlü boyun eğdiremedikleri Halid Meşal, 13 yaşında terk etmek zorunda kaldığı vatanına tam 45 yıl sonra Müslüman Kardeşler iktidârıyla açılan Refah kapısından giriş yapmıştı. Böylece denizden uygulanan ambargonun pek bir anlamı kalmamıştı.

Bütün bu olan bitenlerden sonra akibetinden duyduğu endişeden dolayı Hahambaşının Yahudi dünyasını Mübarek için duâya davet etmesinin ne anlama geldiğini daha iyi anlıyoruz. Bu kirli ilişkileri görmeden Mübarek’in ne denli büyük bir Firavun olduğunu anlamamız, Ortadoğu fotoğrafını doğru okumamız mümkün değildir.

Ordunun desteği ile kurucu meclisi lağveden, Parlamentoyu fesheden Anayasa Mahkemesi başkanı değilmiş de Mursî’ymiş, seçimi kaybedenler, yeni anayasa sürecini engelleyenler, muhalefet değil de Müslüman Kardeşlermiş gibi gösteren yalan yobazları! Tahrir Meydanındaki kalabalığı çekim madrabazlıklarıyla yüz binler diye lânse edip, Adeviyye ve diğer meydanlardaki milyonları görmemezlikten gelenler! Oluk gibi akıtılan Müslüman kanına “katliam” bile demeyenler, yeter artık! Bu ümmet siyonizmin etkisi altındaki ajanslarınızda haberlerin nasıl ters yüz edilip medyanız vasıtasıyla servis edildiğini çok iyi biliyor. Ve yine biliyor ki Nuaym b. Mesûd’un izinden gidenler dün başaramadıkları gibi bugün de başaramayacaklar.

Nuaym b. Mesûd

Uhud günü yapılan antlaşma mûcibince, Mekkeli müşriklerle müslümanlar, bir yıl sonra tekrar savaşacaklardı. Bu sözleşme dolayısıyla Ebû Süfyân, ordusunun başında Merru’z-Zahrân mevkiine kadar geldi, ancak yüreğini bir korku sardı ve geri dönmek zorunda kaldı. Fakat gurûrunu çiğnetmek de istemediğinden on deve vadederek Medîne’ye Nuaym b. Mesûd el-Eşcaî’yi yolladı. Kendilerinin büyük bir ordu ile yola çıktıklarını söyletip, aklınca, müminleri korkutarak harbe çıkmamalarını te’mîn etmek istiyordu. Haber Medîne’ye ulaştığında Allâh Rasûlü (ﷺ) savaş hazırlıklarını çoktan tamamlamış, yola koyulmak için emir bile vermişti. Haberci, Ebû Süfyân’ın korkup da geri döndüğünü bildiğinden, müslümanları iyice tedirgin edip harpten korkutarak yola çıkmalarına mânî olmak için elinden geleni yapıyordu. Kendisine tembih edilen yalanların üstüne yeni yalanlar ilâve ediyor, şâyet müslümanlar Mekkelilerle şehir dışında harp ederlerse âkıbetlerinin çok kötü olacağını söylüyordu. Onun ve münâfıkların gayretleri netîcesinde bâzı müslümanların kalblerine korku düştü ve sefere çıkmak istemediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (ﷺ) şöyle buyurdu:“Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin olsun ki, yanımda hiç kimse olmasa bile, ben tek başıma Bedr’e gideceğim!” Bundan sonra, Allâh Teâlâ müslümanların kalblerine sebat ihsân etti (İbn-i Sa’d, II, 59; Vâkıdî, I, 386-387). İslâm ordusu Bedr’e vardı. Fakat düşmandan hiçbir iz yoktu. Orada kurulmuş bir panayırdan başka bir şeye rastlamadılar. Bu durumda müminlere ticaretten başka yapacak iş kalmamıştı. Rasûlullâh (ﷺ) Bedir’de sekiz gün Ebû Süfyân ve ordusunun gelmesini bekledikten sonra hiçbir nâhoş durumla karşılaşmadan, elde edilen ticâret kazancı ile Medîne’ye döndü. Mü’minlerin bu cesâret ve şecaati Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle senâ edilmiştir:

“Bir kısım insanlar, müminlere: «Düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman ha, sakının onlardan!» dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve «Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!» dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir.” (Al-i İmran, 173-74)

Nuaym b. Mesûd’un torunlarının ordunun iktidara el koyduğu günden itibaren Mursî’nin Türkiye ve Katar’dan sığınma talebinde bulunduğu gibi yalanlarla Müslümanları sindirmeye çalıştığı görüldü. Fakat milyonlar “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.” diyerek tıpkı Bedr-i Suğra’ya çıkan Peygamberleri gibi Adeviyye Meydanını doldurunca sarsıldılar. Allah Azze ve Celle’ye secde ederken şu kadar şehit vermelerine rağmen bu sözü ateşe girerken ilk söyleyen İbrahim gibi haykıran kalabalıklarla karşı karşıya olduklarını görünce Arap baharı diye isimlendirdikleri şeyin aslında bir İslâm baharının müjdecisi olduğunu anladılar.

Süreç henüz tamamlanmamış olsa da tarih bize Mısır’da ortaya çıkan ya da orada yankı bulan tüm siyâsi, kültürel ya da dinî hareketlerin bölgedeki diğer ülkeleri derinden etkilediğini göstermektedir. Vahdete gebe gecelerin yakın olduğu ümidiyle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir